[SALT'ta Bugünüm] Yönetmen Cem Kaya ile Yeşilçam'daki Kopya Kültürü ve Yeniden Yapımlar Üzerine

Hiç yorum yok

"Tek ve Çok" Sergisi 13 Kasım'a kadar SALT Galata'da

1955-95 yılları arasında Türkiye’deki sanayileşme sürecini ve topluma yansımalarını 80’li yıllarda halkın kullandığı ürün ve eşyalar üzerinden aktaran “Tek ve Çok” sergisi, 13 Kasım tarihine kadar SALT Galata’da görülebilir. Türkiye’deki üretim tarihine başka bir açıdan bakmayı öneren sergide Arçelik’in merdaneli çamaşır makinası, Paşabahçe’nin cam eşyaları ya da Fatoş Oyuncakları gibi hepimizin kendi hayatlarından aşina olduğu eşyaların öyküleri anlatılıyor.
Sergi kapsamında Cem Kaya’nın Yeşilçam’daki kopyalama kültürünü ve yeniden yapımları mizahi bir dille ele aldığı “Motör” filmi, günde dört seansta (12:00, 14:00, 16:00 ve 18:00) ziyaretçilerle buluşuyor. Sergide ayrıca Kaya’nın serginin teması kapsamında seçtiği filmlerden oluşan Tek ve Çok Gösterimleri 2 Kasım’a kadar SALT Galata’da devam edecek.  


Kopyalama kültürünü ve bu kültürün Yeşilçam’a yansımalarını yönetmen Cem Kaya ile masaya yatırdık.
Fatoş Oyuncakları ("Tek ve Çok" Sergisi - SALT Galata)

SALT Galata’daki “Tek ve Çok” sergisinin bir parçası olarak gösterimi yapılan “Motör”, bir döneme damgasını vuran Yeşilçam’daki film üretim sürecini ve yeniden yapımları ele alan bir belgesel. Sizi bu konuyu ele almaya yönelten etmenler nelerdi?
Ben 70’li yıllarda Almanya’ya göç etmiş bir ailenin çocuğuyum. Almanya’da Yeşilçam ve Türkçe dublajlı Hint filmlerini izleyerek büyüdüm. 80’li yıllarda video icat edilince Almanya’da bir video kaset furyası başlamıştı. Türk filmleri de Almanya’daki Türk videoteklerinde kiralanabiliyor veya satın alınabiliyordu. Bizim jenerasyonumuz uydu teknolojisi daha ortada yokken Türk filmlerine bu video kasetlerle ulaşabilmişti. Alman televizyonunda Türkiye’ye dair hiçbir şey olmazdı, bu nedenle misafirlikte bile bu video kasetler arka planda dönerdi. Ailemin de videoteki olduğu için bu kültürün içine doğmuştum zaten. 2003 yılında Türk Sineması ile akademik olarak ilgilenmeye başladım. Türk Sineması’nda yeniden yapımlar (remake) üzerine bir diploma ve master tezi hazırladım. Bu film de aslında o akademik araştırmaların bir ürünü.
60'larda Migros ("Tek ve Çok" Sergisi - SALT Galata)

“Motör”, Türkiye’nin ürettiği endüstri ürünlerini özellikle 80’li yıllarda dolaşımda olan objeler ve toplumdaki tüketim alışkanlıkları yönüyle ele alan “Tek ve Çok” sergisinin bir parçası. Bu filmin sergi içinde gösterilmesi fikri nasıl oluştu?
“Tek ve Çok” sergisinin ve “Motör” filminin ortak noktası, kopya kültürü. Endüstri ürünlerinde de kopya bir ürün üretirken Türk tüketicisini düşünmek ve o şekilde uyarlama yapmak zorunda üretici. Kopyanın hep negatif bir algısı var ama “Motör” filmi kopyanın kendi içinde bir değeri var mı sorusunu ele aldığı için sergi içerisinde yer alması uygun görüldü.
Cem Kaya

Almanya’da doğup büyüdüğünüzü biliyoruz. “Tek ve Çok” sergisinde sergilenen ve öyküsü anlatılan objeler içerisinde 80’li yıllar Almanya’sı için size tanıdık/benzer gelen detaylar oldu mu?

Almanya’da Türkiye’den gelen endüstriyel bir ürün olduğunu hatırlamıyorum. Türkiye’den Almanya’ya o dönem gelen ürünler daha çok kırsaldan gelen kilim, patik, kese, örgü eşyalar ya da el yapımı ürünlerdi. Almanya’da Türk bakkalları vardı. Temel ihtiyacınızdan tutun da uçak biletine kadar her şeyi bu bakkallardan alırdınız. Almanya’da olmayan kimi objeler (Paşabahçe bardak, cezve, çaydanlık vs.) ve video kasetler de satılırdı. Aslında düşününce, Türkiye’den keşke Almanya’ya gelseydi dediğim bir obje var ki, o da gırgır! Çok pratik bir gereçti o.

Hatırlıyorum da, 80’li yıllarda Almanya’da ya da diğer Avrupa şehirlerinde yaşayan akrabalarımız hediye olarak Betacam cihazları ve video kasetler getirirdi hediye olarak. Sokaklarda orjinalinden kopyalanmış video kasetleri kiralayan küçük, izbe dükkanlar vardı. Şimdiki kuşağa çok yabancı gelen bu yerler sayesinde sinemaya gitmeye başlayana kadar bir kuşak sinemaya dair ilk fikirlerini edindi. Sizin ilk sinemayla tanışmanız bu kopya kasetlerle mi oldu?

Öyle diyebiliriz. Almanya video kasetler açısından çok zengindi. Çocukken Çetin İnanç’ın çok fazla şiddet içeren filmlerinden, Kemal Film’in salon filmi diye adlandırılan filmlerine kadar her şeyi ayırt etmeksizin izliyorduk açıkçası. Türkan Şoray ve Öztürk Serengil’in “Ne Şeker Şey” filmi de vardı, Yılmaz Güney’in “Yol” filmi de.
Dünyayı Kurtaran Adam - Çetin İnanç

Yeni kuşak video kaset furyasına pek aşina değil. Biraz anlatır mısınız, nasıl bir dönemdi?

Yesilçam’ın çöküşü 12 Mart muhtırası ile başlıyor. Tam bir film endüstrisi yerine oturuyorken, ülkedeki belirsizlik yapım şirketlerinin sinemaya yatırım yapmasını engelliyor. 1972 yılında film sayısı zirve yapıyor. Seks komedilerinin bu artışta rolü büyük. Ama ardından sayılar gitgide düşüyor. 1980 darbesinin etkisi de çok ağır ama çöküş 1971 sonrası başlıyor. Bu çöküş dönemi 1989-1990 yılına kadar devam ediyor. Bizim Almanya’da yaşadığımız video kaset dönemi de aslında tam bu zamana denk geliyor. Almanya’ya 50’li yılların Yeşilçam filmleri pek gelmedi. Biz Almanya’da daha çok 60’lı ve 70’li yılların filmlerini izleme olanağı bulduk, ki bunlar ailelerimizin sinemaya gidip izlediği eserlerdi. Video şirketi sahipleri Yeşilçam’a gidip yapımcılara “biz bu filmleri videoya çekip Almanya’da piyasaya verelim, çok para kazanırız” dediler. Videodan önce filmleriyle ne yapacağını bilmeyen yapımcılar da bu teknoloji sayesinde yeniden para kazanabileceklerini duyunca depolarda bekleyen, hatta çöpe atılmış filmleri yeniden ortaya çıkardılar. 1983-1984’e kadar Türkiye’de videoya kayıt teknolojisi olmadığı için filmleri kasete aktarma işi Almanya’da yapılıyordu. Hatta kimi kopyalanan filmler Türkiye’ye bir daha dönmedi. Türkiye’den Almanya’ya sansürlenmiş olarak gelen filmler Almanya’da video şirketi tarafından bir daha sansürlenip öyle piyasaya veriliyordu. Mesela, Almanya’daki bazı video şirketleri Türkiye’de sorunsuz izleyebileceğiniz soft bir aşk sahnesini kesebiliyorlardı. Öte yandan, Türkiye’de sansüre uğrayan siyasi olaylara Almanya’da dokunulmuyordu. Gerçi Almanya’nın gençleri sansürden koruma kurallarına aykırı kimi Yeşilçam filmleri içerdiği şiddet yüzünden kara listeye düşüyordu, mesela Çetin İnanç’ın “Dünyayı Kurtaran Adam” ile başlayan film serisi gibi. İşin komik yanı, biz çocukken bu şiddet sahnelerini izliyorduk.

Yeşilçam, Türkiye’nin özellikle 70’li ve 80’li yıllarına damgasını vuran bir yapıydı. Çoğunlukla İstanbul merkezinde çekilen filmler tüm Anadolu’da büyük bir ilgiyle izleniyordu. “Motör”ün merkezinde yer alan Yeşilçam’ı bu kadar özel kılan sizce neydi?
Yeşilçam İstanbul merkezliydi ama onu yönlendiren de Anadolu’ydu. Türkiye’de yedi dağıtımcı bölgesi vardı, filmler bu dağıtımcıların parasıyla çekilirdi. Yeşilçam’ı ayakta tutan bölge, Adana’ydı mesela. Adana, Türkiye’nin en büyük sinema bölgesi olduğundan buradaki yapımcıların verdiği siparişler doğrultusunda filmler çekiliyordu. 50’li yıllarda Demokrat Parti döneminde Anadolu’ya elektriğin gelmesiyle de birden açılan sinema sayısı çoğaldı ve Yeşilçam filmlerine olan talep de arttı. Uygulanan vergi indirimleri nedeniyle yerli film üretmek, dışarıdan film getirmekten daha karlıydı. Talebin artmasıyla dağıtımcılar “çok ilgi gören bir Amerikan filmi vardı, onun Türkan Şoray ve Cüneyt Arkın’lı versiyonu çekilsin”, “bu yıl rekolte çok azdı, insanları güldüren, moralini düzeltecek filmler gönderin”, “Ramazan geliyor, dini filmler yapılsın” demeye başladı. Böylelikle daha altyapısı oturmamış bir sinema endüstrisi doğmuş oldu. Orijinal filmlerin birebir kopyalaması mümkün olmadığından senaryolar Türk insanına göre adapte edilerek yeniden yapıldı. İşte “Motör” filminin konusu da aslında bu kopyalama kültürü.

Korkusuz - Çetin İnanç

Konusu gelmişken, kopyalama kültürü kavramını biraz açabilir miyiz? Yeşilçam için neden önemliydi?
Yaptığımız, ürettiğimiz her şey kopyalamanın bir ürünü ama kopya kavramının algılanmasında sorun var. Orijinal kavramı çok kutsanmış bir kavram, bu anlayıştan çıkmak gerekiyor. Orijinalin bu kadar yüceltilmesi, telif haklarıyla alakalı bir durum. Telif hakları günümüzde büyük şirketlerin konsolide olabilmek için kullandıkları araç. Mesela, video kaset çıktığında da Hollywood kasete karşı çıkmıştı. Sonra ne oldu? Yeni bir piyasa doğdu video sayesinde ve daha çok para kazanmaya başladılar. Kültürel alanda baktığınızda her şey her şeyin kopyası. Mesela “Dünyayı Kurtaran Adam” “Star Wars’tan kopyalanmış” deniyor. Evet ama şunu sormak gerekiyor: Türkiye’de o dönem telif yasaları hangi durumdaydı? Mesela, filmlerde yabancı müzikler kullanılıyordu çünkü yasalar buna izin veriyordu. Public domain’de bulunan eserler kullanılıyor ya da  müzik Türkiye’de hiç yayınlanmamış, yapımcı seyahatten dönerken Türkiye’ye getirmiş gibi durumlar var. Global yasalar henüz Türkiye’de uygulanmadığından bu müzikler rahatça filmlerde kullanılabilmiş. İkincisi, Türkiye yeni gelişen bir ekonomi olduğu için telif hakkı konusu çok yeni. Yeşilçam’da çalışanlar bunu anlamıyordu bile. “Tabii ki kopyasını yaparız, ne var bunda?” diyorlardı. Günümüz değer sisteminde bu konuyu değerlendirmemek gerekiyor. Yeşilçam’dakilerin yaptığına “çalmak” diyemeyiz, buna yasal çerçeveler içinde kullanmak diyebiliriz. Hollywood da sürekli kopyalıyor, sürekli yeniden yapımlar ya da seri filmler çekiliyor. Yeşilçam da aslında bir benzerini yapıyor ama kendi koşulları içinde. Bunu yaptığı için de Yeşilçam oluyor. Şu noktayı açmam lazım, ben Yeşilçam’ı koruma altına almıyorum. Ama çalışan bir sürü oyuncu, emektar ve yapımcının kopyalarken bile yaratıcı oldukları bir gerçek. Bu emeği takdir etmek gerekiyor. Beni Yeşilçam’da en çok etkileyen şey, duygu yoğunluğu.
“Motör” için epey zahmetli bir arşiv çalışması yapıldığını tahmin ediyoruz. Filmde yer alan arşiv görüntüleri için hangi kaynaklardan yararlandınız?
Türkiye’de arşivci olmadığı için en çok yararlandığım kaynak korsan. 2000’li yıllarda internetten de bu kadar kolay yararlanamadığımız için sahaflar, korsan film satanlar ve koleksiyonerler en yakın arkadaşlarım oldular. Korsan mevzusunun özellikle üçüncü dünyada kültür mevzusuna önemli katkılarda bulunduğunu düşünüyorum ki zaten başından beri sözünü ettiğimiz sinema da üçüncü dünya sineması.

“Motör” için film için 7 yıl boyunca hazırlık yaptığınızı ve binden fazla film izlediğinizi biliyoruz. Yer verdiğiniz filmleri nasıl seçtiniz?
2 bin - 3 bin kadar film izleyerek! Sinema okuyan öğrencilerle film izleme ekipleri kurduk. Filmin konusu yeniden yapım ve tekrar olduğu için filmlerde aynı olan sahneleri aradık. Yeşilçam’daki kör olma ya da hastane klişelerini bir kenara ayırdık. Yeşilçam filmlerinde ummadığımız yerlerde birdenbire sinemaya referans veren sahneler olabiliyor. Örneğin; Salih Güney ve Deniz Gökçer’in oynadığı, “Love Story”nin Türkiye’deki yeniden yapımı olan “Aşk Hikayesi” filminde adam kadına “gözlerime bak, nasıl da seni seviyorum diyorlar” diyor, kadın da “hiç mi göz görmedik, senin gözlerinin ne söylediğini sana tekrar etmeye kalksak sansür keser bir kere” şeklinde cevap veriyor. Aslında film olduğuna referans veriyor yani. İşte böyle detaylar aradık, bunu yaparken de adeta iğneyle kuyu kazdık.

Film için yüzlerce söyleşi gerçekleştirmişsiniz, muazzam bir emek. Anlatılanlar içinde en çok aklınızda kalan ilginç bir anı var mıydı?

Bizim konuştuğumuz insanların anlattıkları kitaplarda yer almış, röportajlarda söylenmiş şeyler. Çok yeni bir şey öğrenmedik ama söyleşi yaptığımız kimi insanlarla çok zaman geçirip arkadaş olduk. Bu yakınlık da bize Yeşilçam’ın DNA’sını anlamaya dair bir fikir verdi. İlginç bir anı olarak İzzet Günay’ın anlattığı bir detayı paylaşabilirim. Yeşilçam’da starlara çok para döküldüğü bir gerçek. İzzet Günay “Yeşilçam’da bir star gibi davranamazdınız, starlığın tüm masraflarını da siz finanse etmek zorundaydınız. Sırf starlık için statü belirten semboller alınırdı.” diye anlatmıştı bu durumu. Bu koşulları anlamak için biraz Yeşilçam’ın mali yapısını bilmek gerekiyor. Sinema Yasası olmadığı için yıllarca vergi veremiyorlar. Ayhan Işık defalarca vergi dairesine gidip oyuncu olduğunu söyleyip vergi ödemek istiyor ama vergi dairesindekiler hep geri gönderiyorlar. Türkiye’de “oyuncu” diye mesleki bir kavram olmadığından panayır ya da genelevde çalışanlar kategorisindeler. Yıllar sonra bir kanun çıkıyor ve birikmiş vergi borçları talep ediliyor. Sinema sektöründe çalışan bazı insanlar iflas ediyor ve büyük maddi sıkıntılar baş gösteriyor. Şunu eklemek isterim: Zaten emekçiler çoğu kez sigortasız çalışıyorlar ve yaşlanınca emeklilikleri olmuyor. Mali yapıyla ilgili bilinmesi gereken bir konu da şu:  Yeşilçam’ın mali yapısı büyük ölçüde bono sistemine bağlı. Buna çok az kişi direnebiliyor. Yeşilçam’ın döndüğü sermayenin kaynakları çok ilginç.
Bir de şöyle bir şey var: Türkiye'de sinema sektöründe sinema yapımcıları filmin maliyetinin yüzde 60'ını vergide gider olarak gösterebiliyor. Bu da film bittiğinde yüzde kırk kârdasınız demek oluyor. İşte bu nedenle yıl sonuna doğru Eylül-Ekim aylarında amortisman filmi denilen ve zarar yapan filmler yapılıyor. Kârı düşük göstermek için yapılan bu filmlerde masraf yapılmıyor. Bunlar var olan senaryolardan hızlı hızlı çekilen filmler. Bütün bunları vergi sisteminin ve o dönemki zorlukların neden olduğu şeyler olarak nitelendirmek gerekiyor.


Remake Remix Rip-Off Trailer from MONOLIT on Vimeo.

“Motör” bu zamana dek hangi festivallerde gösterildi? Bundan sonraki süreçte seyirciye nasıl ulaşacak?

“Motör” 2014’te Locarno Film Festivali’nde dünya prömiyerini yaptı ve yüze yakın festivale gitti. Yeşilçam ve Yeşilçam’daki kopya kültürü yurtdışında çok bilinmiyordu, bu film aslında Yeşilçam’ı tanıttı. Almanya’da televizyon ve sinemada gösterildi. Şunu da belirtmek isterim,  Türkiye’de vizyona girmediğinden “Motör” şu anda sadece SALT Galata’da izlenebiliyor. Bu yüzden filmi merak eden gidip muhakkak görsün isterim.

Ayrıca “Tek ve Çok” sergisine paralel, Türkiye’de sanayileşme, iç göç ve işçi sınıfının sıkıntılarını anlatan filmlerden oluşan bir bir program belirledik. “Bitmeyen Yol”, “Karanlıkta Uyananlar” ve “Gecelerin Ötesi” gibi filmler gösterilecek.

Hiç yorum yok :