[SALT'ta Bugünüm] Oyuncu ve Senarist Mert Fırat ile Sinema, Sosyal Girişimcilik ve Toplumsal Haklar Üzerine

Hiç yorum yok


Bazı insanların yaptıklarını tek cümleye sığdıramıyorsunuz.  Mert Fırat da onlardan biri. Kendisiyle uzun zamandır söyleşmek istiyorduk. Oyuncu, senarist ve yapımcı kimliklerinin yanı sıra,  toplumsal olaylara duyarlılığı ve sosyal girişimciliği gibi nice konu vardı masaya yatırmak istediğimiz.

Mert Fırat da bizi kırmadı,  güneşli bir Pazar sabahında SALT Galata’da buluştuk. Hem güzel bir kahvaltı ettik, hem de sinemadan sosyal girişimciliğe, Türkiye’de hala üstü örtülü bir konu olan ensestten Karaman’da yaşanan çocuk istismarına kadar pek çok konuda sohbet ettik.

Bu röportajın mekanı olarak SALT Galata’yı seçme nedenimiz, hem sizin  SALT’ın etkinliklerini takip ettiğinizi sosyal medyadaki paylaşımlarınızdan bilmemiz, hem de SALT’ın faaliyetlerinin sizin ilgi alanlarınızla örtüştüğünü düşünmemiz. SALT, öğrenci, akademisyen, araştırmacılar ve ilgili olan herkese güncel sanat, tasarım, mimarlık, şehircilik, toplumsal ve ekonomik tarih konularında kapsamlı ve güncel arşiv sunan bir kurum. Tüm yıl boyunca sergiler ve kamuya açık etkinlikler gerçekleştiriyor. Üstelik ücretsiz olması erişimi kolaylaştırıp, genişletiyor. SALT gibi bir kurumun varlığı size sizce şehre neler katıyor? 

Sanatın kamusal alanda yapılmasını son derece önemsiyorum. Sanat yalnızca bir sahnede ya da dört duvarın içinde yapılan bir şey olmaktan çıkmalı. 21. yüzyılın başlarında sanat adına her şey çok daha fütüristik ve cesurdu.  Bu yüzyılda olması gereken aslında bu.  SALT,  tam da bu anlayıştaki bir sanatın mekanı gibi. Birçok sanat dalına açık, sanatçıları kucaklayan ve onların kitleyle karşılaşmasını sağlayabilen bir yapısı var.  Çağdaş sanatçılar için de uğrak yeri haline gelmeye başladı. Böyle oluşumlar bize genelde ithal bir şekilde geliyor ve çevreye dayatılıyor. SALT’ta ise  kitlenin kendi kendine oluşması ve birbirini beslemesi söz konusu.  Burası Türkiye’de görmeye çok alışık olmadığımız ama Avrupa’dan bildiğimiz statü yaratmayan müzelere benziyor. Sanatın mesafe oluşturan ve “statü kazandıran” biçimindense, SALT ve onun anlayışına sahip mekanların varlığı mutluluk verici. SALT, insanların merak ederek geldiği; kütüphanenin herkes tarafından kullanımına imkan tanıyan, kafesindeki fiyatların dahi gelen kitlenin profili baz alınarak belirlenen ve herkese olduğu hissini yaşatan bir mekan. Keşke SALT Ankara ve diğer başka şehirlerde de olabilse.

Ankara’daki SALT Ulus tam da  bu amaçla kurulan bir merkez.

Evet, dediğim gibi SALT’ın sunduğu olanakları bu imkanlarla ve bu büyüklükte başka şehirlerde de görmek çok güzel.


 SALT Galata’ya geldiğinizde buradaki hangi olanaklardan yararlanırsınız?

SALT Galata benim arkadaşlarımla buluşmak için tercih ettiğim bir yer. Kütüphanesini çok sık kullanıyorum. Mesela, bir senaryo için mimari ile ilgili kaynaklara bakmıştım. SALT Galata’nın mimari detayları, felsefesi ve binanın kullanımı ile ilgili çok güzel kaynaklar var arşivde. Bunun yanında, Özen Yula’nın “Pusulasız” performansını izlemeye geldim. Robinson Crusoe 389 Kitapevi’ne de sıkça kitap almak için geliyorum.

Sinema çeşitli toplumsal sorunları konuşup,  tartışmak için çok güçlü bir araç. Yıl boyunca düzenlenen tematik film programları ise belli bir tema üzerinde farklı görüşleri bir araya getiren bir platform. Bir senarist ve oyuncu olarak tematik film gösterimlerini takip ediyor musunuz? Bu programlar üretimlerinize nasıl katkıda bulunuyor? Eğitimini sinema ya da tiyatro alanında yapan gençler ya da sinema meraklıları için faydalı bir kaynak olarak görüyor musunuz?

İnternet çağında bir film üretmek çok daha kolay bir hale geldi.  Öte yandan, artık filmleri daha kaliteli bir şekilde izlemek de önem kazandı.  Tematik programlar bu açıdan çok değerli.  Tematik filmler, bir yandan kişilerin gelmeden önce bir konuya odaklanmalarına olanak tanıyor, bir yandan da filmi nasıl okuyacaklarına küçük de olsa bir yönlendirme yapıyor. İçeriğe dair konuşabileceğimiz bir zemin yaratmak önemli.  Bunu yaparken o zeminle ilgili bir şeyleri dikte etmemek de çok önemli. Benim şimdiye kadar gözlemlediğim söyleşilerde hiç akla hayale gelmeyecek sorular, çıkarımlar ve okumalar oldu. Bence filmin yazarı ve yönetmeni de oradaysa, seyirciler için büyük bir şans.

SALT tarafından hazırlanan Perşembe Sineması da gündemdeki toplumsal ve kültürel konularla ilgili farkındalık ve tartışma ortamı sunmayı amaçlayan bir program. Bu seneki teması dünya fuarları, dünya kupaları ve olimpiyat oyunlarının şehirlere etkileri olarak belirlendi. Nisan başından bu yana her Perşembe bu temaya odaklanan kurgu, anime ve belgeseller seyirciyle buluşuyor. Sizin kürek sporuyla ilgilendiğinizi biliyoruz, dünyanın herhangi bir yerinde bir olimpiyat ya da uluslararası bir spor organizasyonuna katılmış mıydınız? Orada bulunduğunuz sürede şehirde olup bitenleri gözlemleme olanağınız oldu mu?

Sporcu olarak hiç olimpiyata katılmadım ama uluslararası yarışmalarda yer aldım. Balkan Şampiyonası’nda Büyük B kategorisinde 6’ıncılığım var. Açıkçası, ben olimpiyatların şehirlere daha çok zarar verdiğini düşünüyorum. Şehirlerin “kullan-at” muamelesi gördüğü bir durum söz konusu. Olimpiyatların hazırlığı o kadar kavramsal bir şey ki; şehri tarumar eden, çok hızlı tüketen, çevreye ve 100 km. civarında deformasyon yaratan ve sürdürülebilirliği olmayan bir dönüşüm yaratıyor. Sadece olimpiyat süresince şehirde biraz hareket yaratıyor ve sonrasında bu alanlar terk ediliyor. Bireylerin ve onların ürettiği ekonominin dengesini bozuyor. Kültürel altyapının da. Bunun çok örnekleri var.  

SALT’ın programı da sadece olimpiyatlara değil, büyük fuarlara da odaklanıyor. Örneğin kimi şehirler sadece fuar şehrine dönüşmüş durumda.

Modena, Milano ve Cannes buna çok iyi örnekler. Cannes’da bu konuyu çok iyi idare ediyorlar mesela. Festivali yapıyorlar ve bitince her şey bir anda eski haline dönüyor. Fuar gibi büyük organizasyonlarda şehri çok iyi seçmek önemli. Cannes’da festivalin öncesini de, sonrasını da gördüm. Her şey toparlanıp, bittiğinde sokaklarda yaşlı amca ve teyzeleri yürürken görüyorsunuz.

Son zamanlarda sinemada, özellikle belgesellerde şehirlerin başlı başına bir karakter olduğu yapıtlarla karşılaşıyoruz. Sizin daha önce izleyip, aklınızda kalan örnekler var mı?

En son Madrid ile ilgili bir film izlemiştim, çok zaman oldu ama. Sizin önerebileceğiniz bir şeyler var mı?
  
Geçtiğimiz günlerde İstanbul Film Festivali’nde “I Am Belfast” diye bir film izledik. Yönetmen, Belfast şehrini yaşlı bir kadın olarak karakterize etmiş. Yakın plan çekimlerle, kadının iç sesi ile sohbet ederek Belfast’ın sokaklarında dolaştırarak, şehrin tarihine götürüyor izleyicisini. Müzikleri de çok etkileyiciydi.

İyi hatırlattınız, geçen sene Meksika’daki Guanojuato Film Festivali’ne gitmiştim. İngiliz ve Alman ajanlarının çektiği kısa filmleri birleştirip Osmanlı belgeseli yapmışlar. Osmanlı’nın üç kıtadaki halini anlatan bir seriydi. Arkada ise Babazula’nın çaldığı doğaçlama bir müzik vardı.

“Ensest konusu Türkiye’de daha çok konuşulmalı ve hakkında daha fazla film çekilmeli”


Sinema hakkında konuşmaya başladık madem, filmografinizden söz edelim isteriz. “Atlıkarınca”da çocuklarını cinsel açıdan istismar eden bir baba, “Gece”de kadın satıcısı, “Başka Dilde Aşk”ta işitme engelli bir kütüphane görevlisi ve “Kelebeğin Rüyası”nda  bir şair. Rol seçiminizde asla kolaya kaçmıyor, belli bir kalıba girmiyor ve  karakter çeşitliliğine önem veriyorsunuz. Bütün bu roller içinde hazırlığına en çok zaman ayırdığınız, sınırlarınızı en çok zorlayan karakter hangisiydi?

“Atlıkarınca” filmi biraz zordu çünkü kendime referans alabileceğim ya da deneyiminden yararlanabileceğim bir kişi yoktu. Atlıkarınca’daki rolümü birçok oyuncuya teklif ettik. Ama cesaret edilemedi. Hatta bana “sen de oynama, kariyerin için hiç iyi olmaz” dendi. Türkiye sinemasında ana konusu ensest olan bir başka film hala yok. Bu konuda epey bir araştırma ve okuma yapmamız gerekti. Ensestin nedenleri, sonuçları ve türleri üzerinde yazılmış yayınlar, Türkiye’deki raporları, tezleri ve Birleşmiş Milletler raporlarını okuduk.  O raporlardaki veriler hala aklımda. Türkiye’de ensest, nüfus yoğunluğunun da etkisiyle en çok Marmara bölgesinde görülüyor.

Bizce de İlksen Başarır ile birlikte yazdığınız “Atlıkarınca” bambaşka bir yerde duruyor.  Film ensest gibi çoğu zaman ikiyüzlü ahlak anlayışı nedeniyle üstü örtülen bir konuyu tüm gerçekliğiyle ele alıyordu. Sinemada gösterildiği dönemde konunun tartışılmasını sağlamak gibi bir etkisi de olmuştu. Bu senaryo ve film nasıl ortaya çıktı?

Biz filmi 2009’da yazmaya başladık, 2010’da çektik. İlksen bir süredir ensestle ilgili bir iş yapmak istiyordu. Bu konuda çok fazla okumuş ve yakından tanıdığı bir arkadaşının da vakasına şahit olmuş. O yüzden onu çok etkiliyordu. Ben de benzer konularda rahatsızlık duyuyordum. Önce “Başka Dilde Aşk”ı mı yapsak, yoksa “Atlıkarınca”yı mı diye ikilemde kalmıştık. Önce “Başka Dilde Aşk”ı çekip, sonra “Atlıkarınca”yı yapmaya karar verdik. 

Türkiye’nin bugünlerde en çok konuştuğu ve daha da konuşması gereken konuların başında Karaman’daki 45 çocuğun yaşadığı cinsel istismar geliyor. “Atlıkarınca” gibi bir filmi ortaya çıkarmış bir oyuncu ve senarist olarak, siyasetçilerin ve kimi gazetecilerin bu feci olay ve benzerlerine bakışındaki çarpıklık konusunda ne düşünüyorsunuz?

Biz 2010’da tam da bugün yaşananlara işaret etmek için “Atlıkarınca”yı çektik.  Ensest konusunun önü kesilmezse bu sorun büyür ve toplumu hasta eder, dedik. Kimse sorgulamamaya başladığı, sorunun örtbas edildiği bir duruma gelinmemesi için tepki oluşmalı şeklinde düşündük ve üstüne gittik. Türkiye ensest konusunda dünyada 5’inci sırada. Şimdilerde delicesine Ensar Vakfı’nı koruyanlara benzer zihniyetle eskiden ensestle ilgili bu açıklamaları yapmışlardı. Aliye Kavaf’ın bakan olduğu dönemde bir canlı yayında “Atlıkarınca” üzerinden ensest ile ilgili bir şeyler söylemiştim. Kavaf da bizim konuyu manipüle ettiğimizi, konunun ensest değil, aile içi şiddet olarak adlandırılması gerektiğini belirtmişti. Bu açıklamadan sonra katıldığım bir canlı yayında “Bakanımız aile içi şiddetle tacizi ayırt edemiyor. İkisi arasında büyük bir fark var.” diye yanıt vermiştim. Her şey yeniden tanımlanıyor ama suçu suç olmaktan çıkarmamak gerekir. Bir çocuğu dövmekle, onu taciz etmek ya da ona tecavüz etmek arasında ceza olarak büyük bir fark var. Tacize ya da tecavüze uğrayan çocuk bunu asla unutmuyor ve yaşamı boyunca kendisini suçluyor.  Bu konu toplumda çok daha fazla konuşulmalı, belki üzerine daha çok film çekilmeli. En önemlisi de, erkekler eğitilmeli.

Sabahattin Ali’nin “Kürk Mantolu Madonna” romanının beyazperdeye uyarlaması üzerinde çalışıyordunuz. Hangi aşamada bu proje?

“Kürk Mantolu Madonna” için Kültür ve Turizm Bakanlığı’ndan destek aldık ve ortaklar bulduk. Ancak şu anda telifle ilgili bazı sıkıntılar var. Biz telif kalkmadan projeyi hayata geçirmek istiyoruz. Bir iki ay içinde proje ile ilgili detaylar belli olacak gibi görünüyor. Proje üzerinde çok çalıştık, o yüzden iyi olmayacaksa hiç çekmeyelim diyoruz. Romanın birebir aktarımı olmayacak, içinde muhakkak hayal gücü de olan bir uyarlama film olacak.


“Sanatmahal mahalleyle iç içe, mahalle ile birlikte yaşayan bir oluşum”


Mert Fırat - Sanatmahal
Önce İstanbul’da arkadaşlarınızla “patronsuz tiyatro” hayalinizi gerçekleştirmek adına Moda Sahnesi’ni, daha sonra da Bursa’da Sanatmahal’i kurdunuz. Sanat mekanlarının gerek maddi koşullardan, gerekse baskılardan dolayı ardı ardına kapandığı günlerde bu iki mekanı açarken neleri yapmak için yola çıkmıştınız?

Kadıköy’deki Oyun Atölyesi’nde 7 yıl boyunca tiyatro yaptıktan sonra oradan ayrılıp, yıllardır birlikte tiyatro yaptığımız insanlarla Moda Sahnesi’ni kurmaya karar verdik. 2-3 yıldır atıl durumda olan Moda Sineması’nı  yeniden kullanılan bir mekan haline getirip, canlandırdık. Oyun Atölyesi’nden dolayı zaten var olan bir tanınırlığımız vardı, oyunlarımız da gayet güzel hazırlandı. Şu anda tüm oyunlar seyirciden büyük ilgi görüyor ve Moda Sahnesi dolu salonlarla hayatına devam ediyor.

Sanatmahal nasıl bir oluşum,  biraz anlatır mısınız?

Benim hayalim hep İstanbul, Ankara ve İzmir üçgeninden farklı bir yerde tiyatro yapmaktı. Bursa, Adana ve Antalya gibi şehirlerin izleyici potansiyelleri beni hep heyecanlandırmıştı. Benim bir Halkevi geçmişim var. Onur Uysal, Volkan Yosunlu ve birkaç arkadaşımızla Halkevi Sanat Atölyesi kurmuştuk. O dönemde dans dersleri, tiyatro ve enstrüman derslerinin verildiği bir alan yaratmıştık. O zamandan beri böyle bir oluşumu tekrar hayata geçirmeyi istiyordum. “Atlıkarınca” filmini çektiğimiz Bursa’nın Kumyaka Köyü’nde çalışırken filmin Bursa prodüksiyonunun başında duran arkadaşım beni arayıp, atıl durumda olan bir sahne olduğundan bahsetti.  Çağdaş Eğitim Kooperatifi’nin mülkü olan bir yerdi. Burayı alıp,  İlksen Başarır, Özgür Balcı, Volkan Yosunlu, Didem Balçın ve Yağmur Mısırlılıoğlu’nun da yer aldığı 10 kişilik bir ekip ile kolektif bakış açısıyla Sanatmahal’i kurduk. Sanatmahal, mahalle ile iç içe, mahalle ile birlikte yaşayan bir oluşum. Mahallenin ihtiyaçlarını belirleyip, ona göre çalışmalarımızı yürütüyoruz. Bursa’da özel tiyatro sayısı çok az.  Biz Bursa’daki var olan üç özel tiyatro grubuna sahne açmaya çabalıyoruz. Amatör tiyatro gruplarının prova yapacakları ve oyunlarını sahneleyebilecekleri bir sahne burası. Tiyatronun yanı sıra dans okulu, masal okuma ve roman çözümleme gibi daha başka pek çok alanı da kapsayan çalışmalarımız oluyor Sanatmahal’de.

Sanatmahal’in bulunduğu yer Görükle isimli bir köy. Bu köyde kadınlar zaman zaman bir araya gelip toplantılar yapıyorlar, çeşitli etkinlikler düzenliyorlar. Onlarla birlikte Tiyatro Sporu adında bir çalışma yapmaya başladık. Tuluat tiyatrosu mantığı ile doğaçlama oyunlar oynuyorlar. “Türkü Söyleyen Kadınlar” isimli, yöresel türküleri yeniden hatırlatıp, hep birlikte söylemeyi amaçlayan bir projeyi hayata geçirdik. Bir de kitapevimiz bulunuyor. Kitap satışımız giderek yükseliyor, çok sevindirici. Bütün bunların yanında Sanatmahal’i müzisyenlerin de kullanabileceği bir sahne haline getirmek gibi bir hayalimiz de var.

Başka yerlerde de böyle merkezler açma gibi düşünceniz var mı?

Düşünüyoruz ama Bursa’daki yerimizi biraz daha oturtmak gerekiyor. İhtiyaçlara göre başka şehirlerde de hayata geçirmek istiyoruz.

Kültür ve Turizm Bakanlığı’ndan destek alıyor musunuz sanat oluşumlarınızı ayakta tutmak için? Sizce sanat kurumları ya da sanatçılar devlet tarafından desteklenmeli mi, yoksa tamamen seyirci desteği, bilet satışı ya da özel sponsorluklar gibi alternatif yollar mı bulmalı?

Devletten bir şey beklemeden hareket etmek gerekiyor. Avrupa’da yüzde 70 sponsorlukla, yüzde 30 kendi gelirleriyle dönen bir çok kurum var. Türkiye’de sponsorluğun payı neredeyse yüzde 1 ya da 2.  Böyle bir gerçeklik varken ben neden sponsorlukla gideyim? Ben kendi ekonomisini yaratacak işler peşindeyim, böyle işler yazmak istiyorum. Kendi kendini döndürebilecek, yapım maliyeti daha düşük ama öte yandan etki alanı daha yüksek işler. Burada biçim içeriği de belirliyor belirli bir süreden sonra. O içerik biçimi de belirliyor. Benim için ne kadar para harcandığı önemli değil, aslolan içerik. Dünyaca ünlü yönetmenlerin çektiği dev projelerin karşısında küçük yapımlı işler ortalığın tozunu silip süpürebiliyor. Ashgar Farhadi’nin “A Seperation” filmi sadece güçlü hikayesiyle karşısındaki milyonlarca dolarlık filmlere kıyasla her şeyi silip süpürdü. Özetle ben devletten ya da herhangi bir kurumdan gelecek desteğe yüzde yüz bel bağlanmaması gerektiğini düşünüyorum. Devlet desteği elbette bir katkıdır, ama asla bir model olamaz.

Siz “İhtiyaç Haritası” isimli proje ile aslında farklı bir yardımlaşma modelini hayata geçiren ekibin içinde yer alıyorsunuz.  İhtiyaç sahipleriyle bu ihtiyaçları karşılayabilecek kişileri bir araya getiren online bir platform kurma nedenlerinizi basından biliyoruz. Bu proje sayesinde kimler, kimlere ulaşabildi  ve hangi hayallerini gerçekleştirebildi?

İhtiyaç Haritası’na kurulduğu günden bu yana 81 ilden 81 ihtiyaç girildi. Bizimle çalışmak isteyen 15 binden fazla gönüllüye ulaştık. Bu zamana kadar Beta versiyonla erişime açıktı. Binden fazla ihtiyaç paketi karşılandı. Şimdiki hedefimiz, üniversiteleri dolaşarak İhtiyaç Haritası oluşumları kurmak. TED Koleji ile bir protokol imzaladık, mezun olan arkadaşlarımız gittikleri okullarda kendi İhtiyaç Haritası gruplarını kuruyorlar. Bu arkadaşlarımız zaten belli bir farkındalığa sahip arkadaşlar, onlar gittikleri yerlerde bizi temsil etmiş oluyorlar. İhtiyaç Haritası, gerçek ihtiyaç sahibiyle o ihtiyacı karşılayabilecek kişi ve kurumları buluşturan bir platform. Kurumsal sosyal sorumluluk projesi yapmak isteyen dernek ya da kurumlar da bizim üzerimizden bir sayfa açarak insanlara ulaşabiliyorlar.  Sitede “kitap ya da müzik odası” gibi ihtiyaçları arattığınızda bu konudaki girişlere ulaşabiliyorsunuz. TEGV, TOG, AÇEV, Mor Salkım Kadın Derneği gibi daha pek çok kuruluşla birlikte çalıştık. Sistem, ihtiyacın olduğu konumu pinleyerek o ihtiyacın haritada işaretlenmesi şeklinde işlediği için o konumun yakınındaki destekçilerle buluşmayı da kolaylaştırıyor. Aynı mahalleden pek çok insanı birbiriyle yakınlaştırmayı, imece kültüründeki gibi dayanışmalarını sağlamayı başaran bir proje İhtiyaç Haritası. Buna armağan ekonomisi adı veriliyor ve içinde bulunduğumuz çağda çok önemli bir model.

“Kadınlar kendileriyle ilgili konuları ancak bir araya gelerek çözebilirler, aksi halde konu erkek iktidarına doğru çekilir”



Kadına yönelik erkek şiddetinin sona ermesi ve “Özgecan Yasası” olarak ifade edilen kanunun çıkması için yürütülen projelere destek vermiştiniz. Ayrıca Bianet’in yayınladığı, 2014 yılında gerçekleşen kadın cinayetlerini istatiklerle anlatılan videoyu seslendirdiniz. Türkiye’de ne yazık ki neredeyse her gün kadınlar herkesin gözü önünde öldürülüyor. Tecavüz vakalarında yasal indirimleri konuşmadığımız bir tek gün bile yok. LGBTİ bireylere yönelik nefret suçları durmak bilmiyor. Bütün bunlardan hayvanlara yönelik şiddeti ve cinayetleri konuşmaya sıra dahi gelmiyor, halbuki bu da ne kadar nefretle dolu olduğunun göstergesi toplumun. Sizce bütün bu karanlık içinde çıkış yolu bulabilecek miyiz?

Ben bu konuda hiç umutsuz değilim. Halklar kısa sürede değişebiliyorlarsa ve bundaki motivasyon güç, iktidar ve paraysa; demek ki başka koşullarda halk aynı hızla hatta çok daha çabuk bir şekilde daha vicdanlı bir yere doğru da çekilebilecektir. Direnişler bir şekilde kırılabiliyor ama bu toplum bir yanlışın içinde olduğunu biliyor aslında. Görmezden geldiği cinsel istismar meselesi o yüzden onu bu kadar öfkelendiriyor çünkü yan komşusu ya da akrabası yaparken görmezden geldiği için suç ortağı haline geliyor.  Toplum olarak görmezden geldiğimiz her konuda suç ortaklığı içindeyiz. Sadece susarak her sabah Sur’un yıkılmasını, onlarca askerin hayatını kaybetmesini, birilerinin birilerini hortumlamasını onaylıyoruz. Ama hepimizde vicdan denen bir olgu var, bir gün bu vicdan kat be kat hızla geri dönecek. Döngüye ve insanın doğasına güvenerek söylüyorum bunu.



“He For She” adlı kadın erkek eşitliğinde erkeklerin rol alması gerektiğini savunan oluşumun içinde yer aldınız. Erkeklerin bu alanda daha çok görünür olması neden önemli sizce?

Türkiye’de inanılmaz kadın yöneticiler var. Benim iş hayatımda hep kadın yöneticiler etkin. Bunun avantajlarını çok yaşıyorum. İşler daha temkinli ve çok yönlü oluyor. Açıkça söylemek gerekirse, kadın meselelerini kadınların tartışması taraftarıyım. Erkekler sadece güçlü oldukları noktaları kadınlar lehine kullansın, kolaylaştıran ve olanak sağlayan olsun. Ben konuya destek vererek ve konuya dikkat çekerek yardımcı olabilirim ama kadınlar kendileriyle ilgili sorunları bir araya gelerek çözüme ulaştırabilirler.  Aksi halde meselenin yine erkek iktidarına ve erkek bakış açısına doğru çekilme durumu oluşuyor. Ben bunun içinde olmaktan rahatsızlık duyuyorum. Buraya doğru çekildiğinde de erkek tahakkümünü kabul edip, baştan 1-0 yenik başladığın bir durum haline geliyor. Tartışmalara sadece kadın bakış açısına sahip erkekleri değil, tam tersi mücadele ettiğin şeylerin temsili olan erkekleri de dahil etmek gerekiyor. Bizim yaptığımız en büyük hata, maço erkekleri anlamıyor addedip aşağılamak. Aslında çok net anlıyorlar. İktidarın kadınla olan ilişkisi de buna benziyor: atıllaştırmak, değersizleştirmek ve yetkiyi sadece bir yanda toplamak. 

*Söyleşiyi yayına hazırladığımız sırada Mert Fırat ve ekibi tarafından hayata geçirilen İhtiyaç Haritası projesinin Deutsche Welle tarafından verilen "İyilik İçin Teknoloji" ödüllerinde finale kaldığı bilgisini aldık. Bu özel projeye destek olmak için bu linkten oy kullanabilirsiniz.

**Bu röportajın gerçekleşmesindeki değerli katkıları için başta SALT ekibi olmak üzere, sevgili Erdal Çiftçi ve Duygu Gürler'e  çok teşekkür ediyoruz.

Hiç yorum yok :