Seretan: "Live in Dreams Rüyalara, Uzak Diyarlara, Belirsizliğe ve Hafızaya Dair Bir Övgü"

Hiç yorum yok

Seretan'ı keşfedişimiz,  geçtiğimiz günlerde Partapart etiketiyle yayınlanan "Live in Dreams" EP'sinin Arkaoda'daki lansman konserine denk düşüyor. O gece özenle kurgulanmış atmosferik seslerin, yer yer krautrock'ı andıran davul ritimleriyle bir araya gelerek oluşturduğu müzik evreni öyle heyecan vericiydi ki, devamını keşfetmeden bırakmak olmayacaktı.

İstanbul'un yavaş yavaş hareketlenmeye başlayan bağımsız sahnesine eşsiz Berlin sound'unu  taşıyan Seretan, nam-ı diğer Özcan Ertek, mühendislik eğitimi alırken, içindeki müziğin yükselişine kayıtsız kalamamış bir müzisyen. Seretan'dan önce "soundcollage" ve Jungleskin projelerini hayata geçirmiş, dünyanın farklı şehirlerindeki sahnelerde müziğini dinleyicilerle paylaşmış ve kayıt stüdyolarında müziğin matematiğine epeyce kafa yormuş. 

Bu söyleşi sayesinde gördük ki, Ertek'in ilham kaynakları yalnızca sayısal alanla kısıtlı da değil. Müzik dinlerken kulağına çalınan bir söz dizisinden ya da okuduğu bir kitaptan etkilenip müziğini yapmak istiyor, seslerin iyileştirici gücü olduğuna inanıyor ya da şehrin seslerini salt gürültü olarak değil, müziği yapılabilir titreşimler olarak görüyor. Elektronik sahnenin kadın müzisyenlerine dair "Tona ve dokuya erkek müzisyenlere kıyasla daha çok odaklanıyorlar" yorumu ise "İşte bu! Nihayet Kleopatra'nın hakkını Kleopatra'ya veren biri çıktı!" dedirtecek güzellikte.

Farklı disiplinlerden feyz alan müzisyenleri keşfetmeyi seven dinleyicinin ilgisini çekebilecek bir isim Seretan. "Live in Dreams" EP'sinin çıkışını takriben yarın Salon İKSV'de gerçekleşek Indicity'deki performansı öncesinde yaptığımız bu söyleşiyi müzik hakkında kafa yoran ve yeni ses deneyimlerine açık tüm dinleyicilerin ilgiyle okuyacağı kesin. 

Artık aradan çekilecek ve sizi Seretan ile başbaşa bırakacağız ancak önce Arkaoda'daki "Together or Alone" performansına geri dönelim:



Seretan olarak çıktığınız müzik serüveniniz nasıl başladı?

Seretan üç senelik bir serüven. Onun öncesinde yaptıklarımdan daha farklı bir şeyler yapma ihtiyacıyla ortaya çıkan bir proje. İsim İhsan Oktay Anar'ın 'Puslu Kıtalar Atlası' kitabından geliyor. O romanda, Galata'da kör olmasına rağmen gökteki gezegenlerin hepsi eliyle işaret edebilen bir bilge var, gösterdiği gezegenleden biri 'Seretan'. Yani Osmanlıca, Yengeç. 

Müziğe 'soundcollage' projemle başladım. İsim Bradford Cox'un Atlas Sound projesinin bir parçasından geliyor. soundcollage ile iki EP yayınladım. İlki 'uzayda astronotların bırakmak zorunda kaldıkları çöpler' anlamına gelen “Moon Junk”, 5 şarkıdan oluşuyor. Bir diğeri Bedroom Spirit isme daha yeryüzü ve hatta doğa temalı bir albüm. Tabii odalarımızdan hayal edebildiğimiz kadarıyla.
(EP'leri dinlemek için: http://soundcollagetr.bandcamp.com/)

Bir de Jungleskin var. 'Energy Drains' albümü beş şarkıdan oluşuyor. Jungleskin, ormanda doğup büyüyen, sonradan şehirde yaşamak zorunda kalan bir masal kahramanı. Daha tempolu ve deneysel işlerimi yayınlamak için güzel bir fikirdi. 
(Dinlemek için; http://jungleskin.bandcamp.com)

İlk konserim 2011 yılında Arka Oda’da Chad Valley ile birlikteydi. Chad Valley çıktığı tur kapsamında İstanbul’a uğramıştı. Daha ilginç olanı ise, üçüncü konserimi Berlin’de Madame Claude’da vermiş olmam. Çevremde Facebook'tan ziyade last.fm'in daha popüler olduğu, müzisyenlerin konserler verip turlayarak hayatlarını kazandıkları, bir anlamda müzikte sınırların olmadığı dönemin tam ortasıydı. Peyote, Arkaoda, Dogzstar ve Babylon ve Ankara Tenedos dahil çeşitli mekanlarda otuzu aşkın performans sergiledim. Bu durumun, büyük bir efor sarfetmeden kendiliğinden gelişen bir süreç olması da ayrıca güzeldi. O sırada Yıldız Teknik’te Makine Mühendisliği'nde okuyordum. Üniversiteyi bitirdikten sonra müziğin hayatımdaki temel uğraş olacağını çoktan benimsemiştim. Lisans'tan mezun olduktan sonra İstanbul Teknik Üniversitesi Müzik İleri Araştırmalar Merkezinde Ses Mühendisliği master programına başladım.

MIAM’ın müziğinize nasıl bir katkısı oldu?

Bugünün müziğini algılamak için biraz zamana ihtiyaç duyuyoruz. Bir sürü farklı janr, parçalar içinde değişik ses objeleri, farklı ses olayları… Modern teknoloji ev stüdyolarında bize değişik türlerden etkilenip farklı müzikler yapma imkanı tanıdı. Üstelik bunu yaparken stüdyolardaki gibi ekonomik ve zamansal kısıtlamaların da dışındayız. Bir sürü değişik etkiyle istediğimiz kadar müzik yapabiliriz. 

Ancak, evde çalışmanın avantajları olsa da, deneyimleyemediğimiz bazı şeyler olabiliyor. Stüdyo ortamında enstrümanların ve akustik alanın bildiğimiz dışındaki potansiyellerini görme imkanımız var. MIAM ve Babajim Stüdyoları bana bu imkanı sağladı. Mikrofonlar, amfiler ve farklı farklı odalar bir süre sonra kompozisyonel elementler haline geliyorlar. Bu bir müzisyen için büyük bir keşif. Bir mikrofonla preampin birleşimi kayda giren sesi şans eseri bile olsa düşündüğümüzden biraz daha farklı parlatabiliyor. Bu durum o an için içimizdeki coşkuyu en iyi ifade eden şeylerden biri olabilir. Bu tip durumlar stüdyolarda günlük kayıt rutininin bir parçası. 

Okulda ses mühendisliği derslerinin yanında klasik  Batı müziği, Müzik Tarihi, müzikoloji ve etnomüzikoloji gibi dersler görüyoruz. Bu da öğrencilere farklı sesleri tanıma imkanı sağlıyor. Bu tarz bir temel müzik eğitiminin de bana büyük katkısı olduğunu düşünüyorum.

Müzik eğitimine devam etmek gibi planınız var mı?

Evet, devam etmeyi düşünüyorum. Yurt içinde ya da dışında olabilir. MIAM’da okurken derslerde farklı türden projeler yapma imkanım oldu. Bu sayede değişik disiplinlerden sanatçılarla çalışma fırsatı buldum. Ses mekan ilişkisini merkezine alan enstalasyonlarım oldu, farklı sanatçılara eşlik ettim. O yüzden akademiye karşı her zaman iyi şeyler hissediyorum. Müzik ve onun etrafında şekillenen tüm diğer disiplinler üzerine çalışmayı seviyorum. Farklı fikirlere bir altyapı bulabilmek için akademide ilerlemek istiyorum. Hem sesi konsept olarak ele alan, hem de disiplinlerarası bir çalışmayı teşvik eden tüm üniversite ve bölümler benim için iyi olabilir. Artistic residencyler de güzel bir yol. Şu anda müziğin bir alt kültürü için üretim yapıyor olsam da, hatta sesleri düşündüğümüzde okulda ya da galerilerde yaptığım işler biraz daha avant-garde kalsa da bunu bir handikap olarak görmüyorum. Şüphe duymak normal.


Redbull Müzik Akademi’ye dahil olma sürecinizden bahsedebilir misiniz?

Redbull Müzik Akademi’ye 2012’nin Mart’ında ve başvuru sürecinin son gününde başvurdum. Biraz komik de bir hikayesi var. O zamanlar günlerim Arkaoda’da DJ’lik yapmakla geçiriyor, bir yandan da MIAM’a hazırlanıyordum. Bir anket doldurulması gerekiyordu, onu doldurup Köln’e postaladım. Yaz aylarında bir e-mail aldım. E-mailin konu kısmında “New York seni bekliyor” yazıyordu ve ben bunu GreenCard spam e-maili zannedip, sildim. Sonradan yabancı ülkelerden birkaç insan ‘soundcollage’ projemin Facebook sayfasını beğenip, soundcloud profilimi takip etmeye başladılar. Hesaplarda değişik bir hareketlilik hissettim. Bir başka email daha geldi, “Özcan sana email atmıştık, ulaştı mı acaba, cevap alamadık” şeklinde. Ordan sonra çöp kutusuna attığım e-maili yeniden açıp Akademi’yi kazandığımın farkına vardım. Mart’ta başvurmuştum, Temmuz’da cevap geldi. Eylül’de gerçekleşecekken bir sebeple ertelendi ve 2013’ün Mayıs ayında gittik. Toplamda 2 haftalık bir programdı, ben bir hafta erken gidip üç hafta kaldım. Bir hayli güzel geçti. Akademi,  Chelsea District’te, kaldığımız yer de Broadway’de çok güzel bir yerdeydi.  31 ülkeden 62 katılımcı vardı. Farklı ülkelerden müzisyenlerle çalışma imkanı bulduk. Four Tet, Morgan Geist, Steven Ellison (Flying Lotus) gibi isimlerle bolca vakit geçirdik. Onlardan ders alma, birlikte aynı stüdyoda kayıt yapma imkanı bulduk. O dönemde tanıştığımız müzisyenlerle hala iletişimimiz sürüyor. Onlar buraya geldiklerinde ya da ben gittiğimde birlikte vakit geçiriyoruz. Birlikte ortak çalışmalar yapıyoruz. Akademi’nin kazandırdığı en büyük şey dünyanın değişik ülkelerinden arkadaş edinmiş olmak.

“Dinleyici ve müzisyen arasındaki sınırın kalkması daha iyi iletişimin yolunu açacak”

“Live In Dreams” adlı debut EP’nizi geçtiğimiz günlerde yayınladınız. 4 şarkılık bu EP müzikte yeni ses keşifleri yapmayı seven dinleyicilerin dikkatini çekeceğini düşündüğümüz bir çalışma. Bu albümün yaratım sürecinden bahsedebilir misiniz?

“Live in Dreams” benim uzun zamandır üzerinde düşündüğüm parçalardan oluşuyor. Ambient müzik kafamda çok baskın. Brian Eno’nun bu genre üzerine yoğunlaşmasına dair sevdiğim bir öykü var: Bir gün yalnız başına ve hasta yatıyorken, evin içinde kısık sesle çalan müziği dışarıdaki yağmur sesini dinliyor. Kalkıp müziğin sesini açmak istiyor ama hatırladığım kadarıyla takati de olmadığı için bir süre bu şekilde dinlemeye devam ediyor ve dışarıdaki yağmurla odadaki düşük volümlü müzik sesinin çok iyi uyum sağladığını düşünmeye başlıyor. Böylece ön plana çıkmak için mücadele eden figürler yerine arka planda diğer şeylere eşlik eden ambiyanslar üzerine kafa yormaya başlıyor. Ben de bu türe tutkuyla bağlıyım. “Live in Dreams” deki dokular ve formlar da buna yönelik. Albümde bir dizi ses var ve hiçbiri diğerinin önüne çıkmaya çalışmıyor. Rüyalara, uzak diyarlara, belirsizliğe ve hafızaya bir övgü var. Dinlerken herkesin kendinden bir şeyler bulmasını istiyorum.

Albümdeki görseller kime ait?

Bir albüm yayınladığımda mutlaka bir görsel sanatçıyla çalışıyorum. "Live in Dreams"te Bahçeşehir Üniversitesi Fotoğraf ve Video Bölümün’den Selim Kocaaydın’la çalıştım. DJ’lik yapan, İstanbul ve Meinheim’da yaşayan bir sanatçı. Kendisini düzenlediği Clubtrix gecelerinde yakalayabilirsiniz.  ‘soundcollage’ albümlerinde yine Selim ve Aslı Narin’le çalışmıştım. Jungeskin - Energy Drains'in kapağı ise Alphan Nukan tarafından tasarlandı.

Canlı performanslarda davulcu Arcan Akduman ile birlikte çalıyorsunuz. İşbirliğiniz nasıl başladı?

Arcan Akduman Kadıköylü, aynı zamanda davulcu da yetiştiren bir müzisyen. Onunla Soundgarden’da tanışmıştım. Benim zaman zaman müzikle ilgili dokunamadığım, kafamın açılmasını istediğim, önyargılarımı yıkmak istediğim yerler oluyor. Bunları yenmek için farklı müzisyenlerle çalışmak istiyorum. İçimde bir yer bazı sesleri sevemiyor, bunlardan kurtulmak istiyorum. Arcan Akduman ile bu anlamda birlikte çalışmayı sevdiğim bir müzisyen.

Vector Lover isimli kendi üretiminiz bir enstrüman kullanıyorsunuz performanslarınızda. Böyle bir icada neden gereksinim duymuştunuz?

Vector Lover MIAM’da eğitim alırken yaptığım bir enstrümandı. Yüksek lisans konum, Müziğin Bedenselliği üzerineydi. Akustik ve elektronik enstrümanların bir ifade biçimi olduğu gibi, kendimize uygun enstrümanlar da yapabiliriz ve dinleyiciye geçmesini istediğimiz duyguyu o enstrümanla verebiliriz düşüncesiyle yola çıkmıştım. ‘Vector Lover’ ile waveform synthesis tekniğini kullanarak sesler üretebiliyor, bu sesleri ya da dışarıda kaydettiğim alan seslerini hızlarını değiştirerek ya da değişik başka şekillerde oynatabiliyorum. Performanslarda kullanıyorum ancak daha çok eksiği var, çözmem gereken bir sürü problemi var. Müzisyenler alıp kullansın, görüşlerini aktarsın istiyorum. İfade biçimleri çoğalıyor, gün geçtikçe daha çok insan müzik yapacak. Belki herkesin daha kolay ‘interact’ edebileceği bir enstrüman yaptığımızda, müzik yapmakla ilgili deneyimi olmayan insanlarından çok daha farklı, orijinal sesler duyacağız. Dinleyicinin de katkıda bulunduğu interaktif performansların çıktısı aradaki duvar ortadan kalktığı için daha farklı olacak. Dinleyicinin katkısı müzisyenin performansını daha üretken hale getirebilir. Bunları değişik performans kurgularıyla, ifade biçimleriyle ve enstrümanlarla başarmamız mümkün.


Çaldığınız başka bir enstrüman var mı?

Önceden bas gitar çalıyordum. Gitarım şu anda kenarda duruyor ama bunun için üzgün olduğumu söyleyebilirim. Uzun zamandır dokunmadığım için kendimi kötü hissediyorum. Yeniden çalmayı istiyor ve bekliyorum bence çünkü kimseye vermeyi ya da satmayı hiç düşünmedim.

İlerleyen zamanlarda müziğinize akustik enstrümanları dahil etme gibi bir düşünceniz var mı?

Evet, mesela bas gitarı eklemek gibi bir düşüncem var. 5 Mart’ta Salon İKSV’de Indiecity adında bir etkinlik var, oradaki performansta bas gitar çalacağım. Akustik enstrümanlarla da çalışmak istiyorum, keman ya da üflemeli çalgılar ekleyebilirim. Müziği tonal olarak açabilecek her şeye açığım.

"İnsanın ya da medeniyetin girmediği yerlerde doğanın ürettiği seslerle daha çok ilgiliyim"




Şehirde yürürken şehrin gürültülerine kulak verir misiniz? Kulağınıza ulaştığında “evet bu bir müzik” dediğiniz ya da müziğinizde kullandığınız gürültüler ve sesler var mı?

Bir haber veren sesleri seviyorum. Uzaktan çalan bir vapurun kornası ya da başka türlü bazı kornalar mesela. R Murray Schafer ‘Tuning of the World’ kitabında tarihin ilk çağlarından bugüne kadar ki sesleri sınıflandırılmış: doğanın ürettiği sesler ‘geophony’, hayvanların ürettiği sesler ‘biophony’, medeniyetle birlikte ortaya çıkan sesler ise ‘antrophony’. Tarih öncesinde varolmuş sesler daha büyük bir merak konusu benim için. İnsanın ya da medeniyetin girmediği yerlerde doğanın ürettiği seslerle daha çok ilgiliyim. İnsan sesini de ilginç buluyorum ama henüz yeterince çalışmadım. İstanbul için konuşacak olursak, şehri hatırlatacak sesleri bir albümde kullanmayı çok isterim. Yabancı birinin dinlediğinde İstanbul’u fark etmesi çok hoşuma gider çünkü bu benim şehirle olan bağlantımı da arttırır.

Brian Eno “Music For Airports” isimli bir albüm yapmıştı. Siz de  müziğin farklı disiplinlerle etkileşime geçmesini seven bir müzisyensiniz. Bir mekan ya da mimari yapı için müzik yapacak olsaydınız, neresi olurdu?

Brian Eno’nun o albümünü ben de çok seviyorum. Hatta tam akademiye gittiğim dönem hastaneler için iyileştirici müzik projesini yayınlamıştı, bence çok ilginçti. Kendimi düşündüğümde terk edilmiş mekanları, endüstriyel havası olan alanları çok seviyorum. Mesela Haydarpaşa’da konteynırların olduğu alan gibi.  Berlin’de büyük binaların ve boşlukların olduğu yerleri çok seviyorum. Oralar için bir şeyler bestelemek isterdim. İstanbul’un en dar sokaklarında, otobüs duraklarında ya da başka benzer kamusal alanlarda performanslar yapmak isterdim.

Belki çok kavramsal bir soru olacak ama, İstanbul dışında bir şehirde müzik yapacak olsaydınız, neresi olabilirdi?

İstanbul’un tam tersi bir şehir olabilirdi. İtalya’nın güneyinde sakin bir kasabada mesela. Sakinliğin ve doğanın müziğime etkisi nasıl olurdu acaba, öğrenmek isterdim. Orada belki daha sert bir müzik çıkabilirdi!

"İstanbul’daki kadın müzisyenler tona ve dokuya erkek müzisyenlere kıyasla daha çok odaklanıyorlar"




Seretan dışında üzerinde çalıştığınız başka projeler de var mı?

Halihazırda devam eden film müziği projeleri var. Edebiyat, sinema ve tiyatro ile açılan aramı olabildiğince kapatmaya çalışıyorum. Bir kitaba müzik yapmayı çok isterim.  

En çok hangi kitaba müzik yapmak isterdiniz?

Louis Ferdinand Celine’in ‘Gecenin Sonuna Yolculuk’ kitabı için bir şeyler bestelemek isterdim.  Bardamu’nun kitap boyunca yaşadığı çatışmalarını yansıtacak parçalar yapma fikri kulağa baya hoş geliyor. Anti-kahramanlığın sessel karşılığını bulmaya çalıştığım, oldukça karanlık bir müzik olurdu. Müziği üretme süreci de benim için biraz böyle. Çatışma ne kadar büyükse, ortaya çıkan şey de o kadar yoğun olur.

Son soru; Bağımsız müzik sahnesinde özellikle takip ettiğiniz müzisyenler hangileri?

Teknosag Records’un ve Partapart’ın yayınladığı işleri seviyorum. Bunun yanında Ah Kozmos!, Biblo, İpek Görgün ve Ekin Fil’in işlerini takip ediyorum. İstanbul’daki kadın müzisyenler tona ve dokuya erkek müzisyenlere kıyasla daha çok odaklanıyorlar. Bu çok hoş bir durum. Kim ki O’nun son albümü eskisine göre daha bir No-Wave etkileşimli olmuş, çok beğendim. Palmiyeler’in son albümünü ise büyük bir merakla bekliyorum. Subgreen’in son albümü harika duyuluyor. Pitohui de son EP’si ile daha sert ve çiğ duyguları nasıl ifade edebileceğimizle ilgili güzel bir formül bulmuştu, umarım devamı gelir. İçinde kendimden bir şeyler bulabildiğim her müziği seviyorum. Hedonutopia!, She Past Away, Efe Demiral, Percussive, Havantepe, Age Reform, Men With A Plan, Mindshifter, TSU!, Pullahs gibi isimler bu müzisyenlerden bazıları. 

Bu dönem Cevdet Erek’in ‘Otopark’ ında çok güzel performanslar yapılıyor. Bunun yanında A.I.D Room etkinlikleri çok güzel geçiyor, lütfen kulak verin.

Eskilerden ise favorim I Create Soundscapes!


Röportaj: Ezgi Aktaş & Gökşen Çalışkan

Hiç yorum yok :