[SALT'ta Bugünüm] İllüstratör Sadi Güran ile Ressam Sabiha Rüştü Bozcalı Sergisi Üzerine

Hiç yorum yok
Sadi Güran ile birlikte gezdiğimiz Ressam Sabiha Rüştü Bozcalı sergisi, 28 Şubat'a kadar SALT Galata'da görülebilir.

Farklı dönemlerden iki illüstratör: Biri, Cumhuriyet Türkiyesi’nin ilk kadın illüstratörlerinden, Reşad Ekrem Koçu’nun İstanbul Ansiklopedisi’ne çizgileriyle hayat veren Sabiha Bozcalı. Diğeri, Bant Dergisi ve kitaplar için çizdiği özgün illüstrasyonlarla bu sanatı yeni kuşağa sevdiren Sadi Güran.

Sadi Güran’ın İstanbul’da gerek araştırma yapıp okumak, gerekse şehrin kalabalığından uzakta bir kahve içip, sakin bir gün geçirmek için sıklıkla gittiği SALT Galata, 28 Şubat’a dek Ressam Sabiha Rüştü Bozcalı sergisine ev sahipliği yapıyor. Sanatçının 2014’te SALT Araştırma’ya bağışlanan arşivi ve şimdiye dek kapsamlı olarak incelenmemiş üretimini kamuya açan sergi, farklı ve özgün bir kimliği tanıtmayı amaçlıyor.

Bu kadar çok ortak noktayı bulunca, uzun süredir söyleşmek istediğimiz Sadi Güran ile hem çok sevdiği SALT Galata’da Ressam Sabiha Rüştü Bozcalı sergisi üzerine sohbet etmek, hem de çok sevdiğimiz çizimlerinin öyküsünü dinlemek fikriyle yola çıktık. Önce sergiyi birlikte gezip, Bozcalı’nın farklı tekniklerle yaptığı çizim ve desenleri, kartpostalları, günlük ve mektuplarında hayatına dair paylaştıklarını hayranlıkla izledik. Sonra da, Güran’ın sergi hakkındaki izlenimlerini, kendi çalışmalarını ve Sabiha Bozcalı döneminden bugüne illüstrasyon sanatını uzun uzun konuştuk.

Sizinle bu röportaj için SALT Galata’da buluştuk. Burada zaman geçirmekten hoşlandığınızı biliyoruz. SALT’ın etkinliklerini takip ediyorsunuz. Bugüne kadar izlediklerinizden  aklınızda özellikle yer eden bir sergi ya da etkinlik oldu mu?

SALT Galata’da gidip unutamadığım etkinlik, Okan Urun ve Gökçe Yiğitel’in “Salon ve Öyküler” isimli performatif okumasıydı. iç mimarlar Bediz Koz ve Azmi Koz’un 50’lerde yaptıkları harika mobilyalardan oluşturulan bir salon içinde Vüs’at O. Bener, Tezer Özlü, Tomris Uyar ve Özen Yula’nın mobilyaların yaşıyla orantılı zamanlardan öykülerini birbirlerine cevap olarak okudukları çok etkileyici bir performanstı.

Sadi Güran'ın SALT Galata ve SALT Beyoğlu'nda en sık uğradığı mekanların başında Robinson Crusoe Kitapevi geliyor
Bildiğiniz üzere SALT, tüm yıl boyunca sergiler ve kamuya açık etkinlikler gerçekleştiriyor. SALT Galata’daki  SALT Araştırma ise öğrenci, akademisyen, araştırmacılar ve ilgili olan herkese güncel sanat, tasarım, mimarlık, şehircilik, toplumsal ve ekonomik tarih konularında benzersiz bir imkan sunuyor. Üstelik bütün bunlar ücretsiz. İstanbul’da yaşayan bir sanatçı olarak böyle bir kurumun varlığı size ne hissettiriyor?

Akademi’de okurken bile böyle güzel bir araştırma mekanı görmedim. Bütün gününüzü SALT Galata’da geçirebilirsiniz. Konumu ve konforu dışında, harika ve güncel bir arşive sahip. Rafların arasında dolanırken aklımdaki konulardan sapıp, bambaşka bir konudaki kitaplarla koltuklara gömülmüş buluyorum kendimi. Robinson Crusoe’da saatler geçirmeyi ya da Neolokal’de bir şeyler atıştırıp, dinlenmeyi seviyorum. Açıkçası, biz Kadıköy’de yaşayanlar tüm işlerimizi aynı güne sığdırıp, çabucak dönmeyi istiyoruz. İşlerim arasında birkaç saatlik bir boşluk bulduğumda SALT Galata’ya gelmeyi tercih ediyorum.

Sadi Güran'ın ev-atölyesinden başka bir yerde çalışmak istediğinde ilk tercihlerinden biri SALT Galata içinde yer alan SALT Araştırma.
SALT, Türkiye’nin ilk kadın illüstratörlerinden Sabiha Bozcalı’nın pek de bilinmeyen çalışmalarını gün ışığına çıkardı. SALT, illüstrasyon tarihi konusunda başka bir sergi üzerinde çalışacak olsaydı, özellikle hangi dönemi ya da dönemleri ele almasını ve incelemesini isterdiniz bir sanatçı olarak?

Türkiye için sorduğunuzu düşünerek, 1800’lerin sonu, 1900’lerin ilk yarısındaki efsanevi mizah dergilerinin kapakları diyebilirim. Çok güzeller.

“İllüstratör olmak isteyen gençlerin egoyu kenara bırakıp, eleştirilmeye ve sorular sormaya açık olmaları gerekiyor


Çok küçük yaştan beri çizimle ilgilendiğinizi biliyoruz. Sadi Güran’ın öyküsünü sizin sözcüklerinizle dinleyebilir miyiz?

Sanırım 4 ya da 5 yaşlarındaydım ilk başladığımda. Daha okuma yazmadan önce çizmeye başlamıştım. Babam fotoğrafçıydı. Serseri ruhlu bir adamdı. Ankara’da bürokrat bir aileden geliyordu. Çok rahat yaşamış. Beni de asla “Adam gibi bir mesleğin olsun, avukat, doktor ol” gibi şeylere zorlamadığı için, “çizim mi yapıyor, aynen devam etsin” diye destekledi. Annem de rahat bir kadındı. Bu işin hep içindeydim ve çevremden hep destek gördüm. Çamurla mı ilgileniyorum, babam hemen mum eritir, destek olmak için elinden geleni yapardı.  Ortaokulda fen hocam “bu çocuk iyi çiziyor” diyerek beni Erenköy Güzel Sanatlar Lisesi’ne yönlendirdi. Sonra Güzel Sanatlar Lisesi Resim Bölümü’ne girdim, orada devam ettim. Hocaların bir kısmı Bulgaristan’daki akademilerden geliyordu. Müzik bölümü de olan bir okuldu, tüm bölümler iç içeydi.

İllüstrasyon sanatına ilginiz ne zaman başladı?  Bu alanda çalışmaya nasıl karar verdiniz?

Mimar Sinan Güzel Sanatlar Fakültesi’ne girdim. O zamanlar giysi ve sahne tasarımına çok ilgim vardı, sahne dekor bölümüne girmeyi çok istemiştim. En yakın arkadaşımın babası ressam Levent Arşıray, o bölümde hocaydı. Bana “Seni burada köreltirler. Tekstile gir” dedi. Ben de biraz şuursuzca tekstile girdim, ama çok tutunamadım. Ama bireyi harika eğiten bir kurumdu. 8 senede bitirdim, çok tembeldim. Akademi’de tekstil bölümünde çok takılmıyordum, ya resim ya da heykeldeydim çünkü bütün arkadaşlarım o bölümlerdendi. Yıllarca paftalar boyayınca bilek temizleniyor. Böylece illüstrasyona kaydım ister istemez. Giysi tasarımı değil, giysinin illüstrasyon kısmı daha çok ilgimi çekmeye başladı. Sonrasında yayınevleriyle çalışmaya, çocuk kitapları resimlemeye başladım. Daha sonra şu an Bant’ın başında olan, en yakın arkadaşım Aylin Güngör ile tanıştım.  Aylin Açık Radyo’dan Vizyon’a geçti, hep birlikte biz de onu takip ettik. Vizyon zamanının sonlarına doğru Aylin’e bir dergi projesi geldi. Forward diye bir dergi yaptık, fanzin kafasıyla yaptığımız bir işti. Birbirimize “Sen güzel çizersin”, “Sen müzikten iyi anlıyorsun”, “Sen sinema yazarsın” diyerek yapmaya başladık. İki sayı çıkardık. Daha sonra Aylin kendisine teklif gelen yerden ayrıldı ve bambaşka bir yere geçerek Bant’ı başlattık.

Sadi Güran, özgün bir çizim için ille çok malzeme gerekmediğini, tükenmez kalemle bile harikalar yaratılabildiğini söylese de, bu ancak onun gibi yetenekli bir çizer için geçerli diye düşünüyoruz.
İllüstrasyonlarınızın altında imzanız olmasa bile, dikkatli gözlerin hemen sizin çiziminiz olduğunu anlayabileceği kadar özgün çizgileriniz var. Bu tekniğe erişmek nasıl mümkün oldu?

Bu bir çizerin duyabileceği en güzel söz. Teknikler dönemsel olarak değişiyor. Bana kalırsa, hiçbir zaman sabit bir tarzım olmadı. O dönem ne istiyorsam, ne beni tatmin ediyorsa ve kendimi nasıl daha iyi ifade ediyorsam onun üzerine gidiyorum. Okul zamanı ekoline (likit sulu boya) takmıştım, çiçekleri ve desenleri boyarken. Hala kullanıyorum ama eskisi gibi değil. Bir ara da Aquarel kalemleriyle çok çalışıyordum. Ben bir malzemeyi alıp onu çözmeyi seviyorum, çok güzel bir macera. Tükenmez kalemle bile harikalar yaratabilir insan, o yüzden malzemeyle uğraşmak inanılmaz keyifli. Özellikle tercih ettiğim bir malzeme yok, herhangi bir malzemeyle, herhangi bir yerde çizebilirim.

Bir illüstrasyonun tamamlanma süreci başlangıcından sonuna nasıl ilerliyor?

Genelde illüstratöre işler en son geliyor ama zamanım olursa muhakkak metni okuyor ya da konuyla ilgili araştırma yapıyorum. Yayınevi ile çalışıyorsam, üzerinde defalarca değişiklik yapılması gerekebiliyor. Çizimlerde ise, karakalem ile çerçeveyi oturttuktan sonra gerisi boyama ve keyfini çıkarma süreci.

Sanat, müzik ya da edebiyattan da etkileniyorsunuz çizimlerinizde. Bir edebiyat eserini illüstre edecek olsaydınız, hangisi olurdu?

Travesti Pinokyo’dan çok etkilenmiş ve performansını yapmıştık. Onun dışında Margaret Atwood’un  Antilop ve Flurya kitabını çizmek o kadar keyifli olurdu ki!

Çok sevdiğiniz, dünyada ve Türkiye’de çalışmalarını yakından takip ettiğiniz illüstratörler hangileri?

Lise ve üniversitede beğendiğim ve takip ettiğim isimler vardı, onların etkisi hala sürüyor. Hatta bazen çizimlerime baktığımda ne kadar çok etkilenmişim diyorum. Mesela çizimlerimdeki mavi patlamalarım kesinlikle Enki Bilal etkisinden geliyor.

Genç çizerlere tavsiyelerinizle bir nevi abilik yaptığınızı biliyoruz. Neler öneriyorsunuz onlara?

Evet, ben bunu sonradan fark ettim.  Yeni jenerasyon çizerin en genci 20’lerinin başında. Çok saygı görüyorum ve bu beni mutlu ediyor. Genelde e-mail atıp portfolyolarını iletiyorlar. Bir mail geldiğinde gönderen kişinin eleştiriye açık olup, olmadığını anlayabiliyorum. Yanıtlarımı da buna göre veriyorum. Eleştirilerimi önemseyenlerle zaten diyalog bir şekilde sürüyor. İllüstrasyon şu sıralarda çok popüler olduğundan alakalı alakasız herkes bununla uğraşmak isteyebiliyor. Bizim dönemimizde çok sağlam bir altyapı vardı, ben mesela 4 sene resim, akabinde 8 sene illüstrasyon eğitimi aldım. Artık bir çizginin özgün olup, olmadığını görebiliyorum. Günümüzde pek sağlam eğitim olmadığı için bu işe cengaverce atlayan çok fazla insan var. Aralarında yetenekli olanlar da var ama olmayanlar da maalesef çok.  Eğer çok yetenekli değilsen eğitim almak gerekli diye düşünüyorum açıkçası. Yetenekli insanlar zaten bir şekilde yolunu buluyor, belki çizgileri çok düzgün olmuyor ama çok güzel kolaj yapıyorlar. Bu işte ilerlemek için atölye çalışmalarına katılmalarını öneriyorum. Egoyu kenara bırakıp, eleştirilmeye ve sorular sormaya açık olmaları gerekiyor.


“SALT Galata’daki Ressam Sabiha Rüştü Bozcalı sergisi  benim için çok özel. Bozcalı’nın İstanbul Ansiklopedisi dışında ne kadar harika işler yaptığını görme fırsatım oldu”

SALT Galata'daki Ressam Sabiha Rüştü Bozcalı sergisinden
Birlikte 22 Aralık’ta SALT Galata’da açılan Ressam Sabiha Rüştü Bozcalı sergisini gezdik. Türkiye’deki ilk kadın illüstratörlerden olduğu için ilginizi çektiğini düşündük.  Bozcalı’nın çalışmalarını daha önce inceleme olanağınız olmuş muydu?

Bizim memlekette maalesef Sabiha Bozcalı gibi harika karakterlerin hayatlarına ve yapıtlarına ulaşmak zor.  Çok sıkı araştırmalar yapmanız gerekiyor. Hele bilgiye ulaşmanın bu denli kolay olduğu bir dönemde kahramanlarımızın popüler işleri dışında herhangi bir bilgiye ya da görsel işlerine ulaşamamak cidden üzücü. Ressam Sabiha Rüştü Bozcalı sergisi benim için fazla özel ve kendi adıma SALT’a ne kadar teşekkür etsem az çünkü Reşad Ekrem Koçu’nun İstanbul Ansiklopedisi dışında da ne kadar harika işler yaptığı konusunda bilgiye ulaştık.
Sergide en çok ilginizi çeken detaylar nelerdi? Sergi ile ilgili izlenimlerinizi öğrenebilir miyiz?
Sergide çok güzel, kronolojik bir araştırma ve sergileme var. Bulunabilen materyalle (ki bu kadarını bulmanın bile mucize olduğunun farkındayım) oldukça güzel bir özet çıkartılmış denilebilir. Fotoğraflar, mektuplar, eskizler, işler… Belki mesleğim dolayısıyla Bozcalı’nın karakterinden ya da o dönemde bir kadın olarak duruşundan çok, çizgisine hayran kaldım.
Sadi Güran'ın sergideki en beğendiği çalışma olan, Sabiha Bozcalı'nın annesi Handan Hanım'ın yaptığı kolajlar
Sabiha Bozcalı’nın resim ve çizimlerinde sizi hangi detay daha çok etkiledi? Özellikle beğendiğiniz bir eser oldu mu?

Çizgisine hayran olduğumu belirtmiştim. Sergiyi gezerken en çok aşık olduğum eser, Sabiha Bozcalı'nın annesi Handan Hanım'ın posta pullarından yaptığı muhteşem kolajlar oldu. O kolajın önünde saatlerimi geçirebilirim.

Sabiha Bozcalı, bizzat giderek Zonguldak’ta kömür madenlerindeki yaşamı ve endüstriyel hayatı resimlerle anlatmış bir illüstratör. Siz günümüz Türkiye’sinde buna benzer bir çalışma yapmaya nasıl bakardınız? Bunu nerede yapmak, neyi çizimlerle anlatmak isterdiniz?

Bu soruya vereceğim ilk cevap, Doğu’da, Nusaybin’de 35-40 kişinin küçücük evlere kapatıldığı sokağa çıkma yasaklarında o evlerde yaşadıklarını ve bomboş okulları resmetmek olurdu. Kıyısından deneyimleme şansı bulduğum Tarlabaşı dünyasını kentsel dönüşüme kurban gitmeden resimleyemediğim için üzgün ve pişmanım.

Sabiha Bozcalı'nın çizdiği reklam illüstrasyonları sergide görülebilir. Yapı Kredi leyleği onlardan biri.
Sabiha Bozcalı’nın döneminden bugüne illüstrasyon sanatında ne gibi değişiklikler oldu sizce? Gelecekte nasıl bir forma evrilecek?

İllüstrasyon da pek çok dalda olduğu gibi zamanın ihtiyacına göre evrilen bir sanat.  Bazı dönem popülerliğini kaybetse de zaman zaman tekrar popülerleşiyor. İlk çıkışı okuma yazma olmayan dönemlerde hikaye aktarmak (mağara resimlerinden kilise vitraylarına kadar) olan bir araçken, zamanla daha ticari bir süsleme aracına dönüşmüş. Bir çocuk kitabını resimlerken özünde amaç o çocuk kitabını sattırmak. Benim bunu meslek olarak yapmaya karar verdiğim yıllarda “illüstrasyon” kelimesi cümle içinde geçmezken, şimdi görsel tasarımla ilgilenen gençlerin yüzde 60’ı illüstasyonla ilgilenmek istiyor. Şu an çok güzel bir dönemdeyiz zira illüstrasyon artık (sokak sanatıyla beraber) galerilere girdi. Sırf bu alanda sanatçıları destekleyen galeriler çoğaldı. Sabiha Bozcalı döneminde yapılan tasarımlar ne kadar ticari olsa da galerilere girecek güzellikte. Bunu Bozcalı’nın tasarladığı sigara pakedinde ya da Yapı Kredi leyleğinde görmek mümkün. İllüstrasyona dair algı 80’lerden itibaren bambaşka bir şekle büründü. Tasarımla ilgilenen gençlerin illüstrasyona gösterdiği ilgiyle ticari tasarımın tekrar güzelleşeceğine inanıyorum, ki başladı da. Başta da dediğim gibi her şey zamanın ihtiyaçları doğrultusunda evriliyor, dolayısı ile gelecekte durum ne olacağını bilemiyorum.

SALT Araştırma'dan bir köşe. Fotoğraf: Mustafa Hazneci
Son soru bir beyin fırtınası: Her zaman yanınızda olan fotoğraf makinanızla çektiğiniz kareleri yeniden çizmek gibi bir çalışmanız vardı. SALT Galata binası içinde bir yer seçip, çizmek isteseniz, hangi köşe olurdu?
Anlık durumlardan, görüntülerden ya da olaylardan etkileniyorum. Sizinle konuşurken bile bir bakış ya da saçın kıvrımından bir şeyler çıkabiliyor. Ben genelde figuratif çalışmayı seven biriyim. Bir insan, anın duygusu, mekan ve ışık ilişkisi üzerine kareler ilgimi çekiyor. SALT Galata’da bu anlamda o kadar güzel kareler oluyor ki, birini seçmek imkansız. Haliç’e bakan pencerelerden gelen güneşe doğru oturup, gözlerini kapatan birini gördüm demin. Muhtemelen Kuzey ülkelerinden birinden gelmiş, güneş, görünce mayışmıştı. Çok güzel bir andı. Ya da ağır ağır dönen, dar ahşap banka kapılarında geçen uzun saniyeleri resmetmek de güzel olurdu.


Hiç yorum yok :