Elif Çağlar: "İmajım ya da Şarkılarım Değişsin Gibi Bir Derdim Hiç Olmadı"

Hiç yorum yok

Albümleriyle gençlere cazı sevdiriyor, söz yazımından aranjmanına müziğin tüm aşamalarını üstleniyor, canlı performanslarının enerjisi parmak ısırtıyor. Kendi müzik çalışmalarının ve konserlerinin yanında, caz eğitimi almak ya da şarkı söylemek isteyen gençlere destek veriyor. 


Elif Çağlar ile müzikten edebiyata, 80'lerden İstanbul sokaklarına uzandığımız neşeli bir sohbet gerçekleştirdik.

İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde kompozisyon eğitimi aldıktan sonra Türkiye'nin en iyi caz müzisyenleri ile tanışıyor ve onların öğrencisi oluyorsunuz. Caz müzisyeni Elif Çağlar'ın müzikle tanışma öyküsünü sizden dinleyebilir miyiz?

Biraz klasik olacak ama küçükken odama kapanıp, hayali konserler verirdim. Ailemde hiç müzisyen yok. Daha meslek seçmeden önce hobi olarak müzikle ilgilendiğim için ailem de oldukça şaşırdı. O zamanlar “ben şarkıcı olmak istiyorum” diye kimseye söyleyemiyordum, şarkı söylebildiğime inanmıyor, utanıyordum. Ders almaya, hobi olarak gitar çalmaya başladım. Lise 1'inci sınıfta lise orkestrasına katıldım. Orada çekingenliğimi yakın arkadaşlarım sayesinde üzerimden attım, sahnede şarkı söylemeye başladım. Bir yandan gitar dersi devam ederken, lise son sınıfta müzik okumaya karar verdim. Ailem de bu kararımı anlayışla karşıladı ve lisede sahnede beni gördükleri ilk konserden bu yana hep destek oldular. Daha sonra Bilgi Üniversitesi’ne başladım. O dönemde Neşet Ruacan, Aydın Esen gibi önemli müzisyenlerin ders verdiği, müfredatın da tamamen caz üzerine olduğu bir bölümdü. Maalesef kapandı. Bilgi’de çağdaş eğitim veren çok güzel bir müzik bölümü var ancak caz üzerine çalışmak isteyenlerin devam edebilecekleri bir bölüm artık yok. Bilgi'den mezun olduktan sonra, Bağdat Avenue grubuyla albüm yaptık, Roxy Müzik Günleri'ne katıldık. Caz eğitimime devam etme konusu kafamı meşgul ediyordu, böylece master yapmak için rotamı New York'a çevirdim. Sheila Jordan’ın büyük bir hayranıydım, New York'ta Queens College bünyesindeki The Aaron Copland School of Music'te ders verdiğini öğrenip, öğrencisi oldum.

Müzik yolculuğunuzda “dönüm noktası” olarak tanımlayabileceğiniz bir olay ya da kişi var mı?

Bilgi’ye girmek, oradaki hocalarla çalışmak gerçekten çok önemliydi. İlk senemde Türkiye’de cazın yerleşmesi için yıllarca uğraşmış olan bu kadar muhteşem müzisyenlerin ne kadar mütevazı ve insan olarak da ne denli iyi olduklarını gördüm. O bölümden büyük bir keyif aldım. New York'a gitmek hayatımın en büyük dönüm noktası oldu. Uzakta yaşıyor olmak, hayat hakkında pek çok ders almanızı sağlıyor. Sheila Jordan’a çok hayranım, New York'ta onunla birebir ders yapıyor olmak, benim için çok önemliydi.

İlk albümünüz “M-U-S-I-C”, dinleyenlerden oldukça olumlu yorumlar almış bir çalışmaydı. Bu albümdeki tüm parçaları kendiniz yazıp, bestelemiştiniz. O albüm ilk kez geniş bir dinleyici kitlesine ulaşmanızı sağladı, içinize sinen bir çalışma mıydı?

Çok içime sinen bir albüm. Özellikle debut olarak baktığınız zaman. Müzisyen olarak, yaptığınız çalışmalara hep orayı şöyle yapsaydık, burayı böyle kaydetseydik şeklinde bakarsınız. Ama buna çok fazla takılmamak lazım. Onu sunacak kadar iyi olduğunu düşündüğün zaman, artık takdire bırakıyor oluyorsun. İçim de rahat o yüzden.



“Everybody is An Artist In New York” adında bir parçanız vardı “M-U-S-I-C”te. Sözleri oldukça esprili bir şarkı; "Everybody sings, everybody writes / Everybody acts, everybody shines/ Everybody takes pictures in the parks" diyorsunuz. Biz şarkıların öykülerini merak ederiz, bu tatlı ironik şarkının öyküsünü anlatabilir misiniz?

Bu şarkı göçmenlik ve hayaller üzerine. New York bu iki kavramla özdeşleşmiş bir şehir, her ülkeden insan birarada yaşıyor. Öğrencilik yaparken, bir taraftan da para kazanmak için bir sürü işte çalıştım. Bir dönem çok büyük bir restoranda hostes olarak çalışırken, tüm hostes ve garsonların ya müzikal ya da tasarım bölümünde okuduğunu fark etmiştim. Herkes sanatçıydı ama bir yandan da garsonluk yapıyordu. O dönemde Instagram da yoktu, şimdi hepimiz fotoğrafçı gibiyiz. Ama o zaman kiminle tanışsam, muhakkak Central Park’ta ya da başka bir yerde bir proje yapıyor olurdu.

İkinci albümünüz “Misfit” ile ilgili ilginç bir detay vardı. Bu albümü bir fonlama kampanyası açarak, bir bölümünü oradan elde ettiğiniz kaynakla finanse etmiştiniz. Müzik endsütrisinde artık bu durum çok sık karşımıza çıkıyor. Sizce, bildiğimiz tarzda yapımcı şirket – müzisyen hiyerarşisi kırılıyor mu giderek?

Aslında alternatif müzisyenler için bu hiyerarşi büyük ölçüde yıkıldı. Türkiye gibi olanakların kısıtlı olduğu, bizim kendi kendimize sahne yaratmaya çalıştığımız bir ülkede, maalesef hiç kimse bir caz müzisyenine – en azından benim tanıdığım yüzde 90’ına- “Gel, biz sana şu kadar bir fon verelim, şöyle bir albüm yapalım” demiyor. En azından bana diyen olmadı. Benim de hiç umrumda olmadı açıkçası. Çünkü, bu durum sanatçıya özgür olması için yeterli duyguyu veriyor. Özellikle de vizyonunuz varsa, o zaten işi götürüyor. Ama burada bir finansman problemiyle karşı karşıya kalıyorsunuz. Maalesef sponsorluk konusu Türkiye’de hemen her alanda, özellikle de sanatsal konularda çok zor. İlk albümümde, her şeyi bitmesine rağmen, bastıramamıştık. Bağımsız plak şirketimizi kurduk bu nedenle. Bunları yaşadığımız için bir alternatif olması lazım diye düşündük. Fon fikri de dinleyicilerim de dahil olmak üzere bir sürü insandan geldi. 2005’te ben Amerika’dayken, o zamanlar hocalarımın albümleri bu şekilde yapılıyordu. Arkadaşlarım bu şekilde çalıştılar. Örneğin Ezra Weiss’ın albümüne konuk oldum. O zamanlar çok ilginç gelmişti. Ayrıca sponsorlukla tam iki sene kaybettim. Toplantılar uzuyor, iki hafta sonra bir üst kurul, sonra bir üst daha derken bir bakmışınız iki ay olmuş ve olumsuz yanıt almışsınız. Daha fazla zaman kaybetmek istemedim ve bu şekilde yaptık. İyi ki de öyle yapmışız.

12 bin Dolar mı toplamıştınız?

Evet 12 bin 600 gibi bir rakam. Bu ciddi bir rakam bir caz albümü için. Müzisyen arkadaşlarım başta olmak üzere, tüm dinleyiciler çok sahiplendiler.

Kimlerle çalıştınız albümde?

Aaron Parks, Eric Harland ve Harish Raghavan gibi müzisyenlerle çalıştık. Zaten onların olması biraz işin boyutunu biraz değiştirmiş oldu. Onun dışında, Türkiye’den de canım hocam İmer Demirer ile Cenk Erdoğan ve İlhan Erşahin de katkıda bulundular.

Caz müzisyenleri arasında dayanışma ruhu kuvvetli, değil mi?

Evet var, en azından yüzde 90’ında var diyebilirim. Diğer sektörlere göre çok daha yüksek bir oran.

Albümün adı "Misfit" (Uyumsuz) olunca sormak istedik: Müziğinizi üretirken kendinize otosansür uyguladığınız noktalar oluyor mu?

Olmuyor. Otosansürden sayılırsa, ilk albümdeki “Jamaika” parçasındaki sözü “This time I looked around and said “oh, f... it ya da forget it!” olarak söylüyorum konserlerde. Şarkıların prodüktörlüğünü ben yaptığım ve kendi plak şirketimden çıkardığım için otosansür uygulamak zorunda kalmıyorum.

Bir söyleşinizde ambient-elektronik türünde bir albüm yapacağınızı okumuştuk. O çalışma ne durumda?

O albümü aslında Ekim-Kasım gibi tamamlamış olmak istiyorduk ama planladığımız gibi olmadı. O proje dijital ortamda yayınlanacak bir EP. Şarkılar hazır aslında, mixing ve mastering gibi birkaç ufak aşamanın tamamlanması lazım. Şu andan itibaren her an yayınlayabiliriz. Bu biraz daha farklı, içine girmesi, dinlemesi biraz daha zor olabilir.

Günün birinde sahnede akustik enstrümanların yanı sıra, elektronik sesler kullanmayı düşünür müydünüz?

Bir-iki müzisyen arkadaşımla yapmak istediğimiz ayrı bir proje var. Bir kenarda bir başka elektronik proje için hazır bekleyen 20 kadar şarkı var. 2016'nın ilk yarısını “Misfit” ile uğraşarak geçirip, aklımdaki bir-iki fikri tamamlayıp, bu projeye dönmeyi istiyorum. Keşke şartlar uygun olsa da aklımdaki tüm kayıtları paylaşabilsem insanlarla.

“Üniversitelerde ne yazık ki teorik anlamda caz eğitimi veren bir bölüm yok, caz müzisyenleri olarak bildiklerimizi aktarma sorumluluğu duyuyoruz”


Eğitiminiz caz kompoziyonu üzerine. Cazı hangi müzisyenler size sevdirdi?

Bizim ailede bir müzisyen yoktu ama bizim evde her türlü müzik çok dinlenirdi. Özellikle yabancı müzik. Babam da o dönemde iş seyahatlari için yurtdışına gider ve her seyahatinde bana CD getirirdi, müziği sevdiğim için. Ben 11 yaşındayken, 21 tane swing parçasının olduğu karışık toplama albüm getirmişti. İçinde Frank Sinatra’dan, Neil Armstrong’a, Nina Simone’a pek çok sanatçının şarkılarının olduğu bir çalışmaydı. Eski zamanlara, hayal alemine ışınladı beni. Dinleye dinleye tüm şarkıları ezberledim. Bir sonraki gidişinde babamdan, bana Ella Fitzgerald, Frank Sinatra getirir misin, şeklinde istekte bulundum. Caza ilgim de böylece başlamış oldu.

Siz aynı zamanda ders veriyorsunuz. Open Mic gibi etkinliklerle caz söylemek isteyenlere katkıda bulunuyorsunuz.

Öğrencilerime atölyeler, dersler ve grup çalışmaları yapıyoruz. Üniversitelerde ne yazık ki caz eğitimi veren bir bölüm yok. O yüzden caz müzisyeni arkadaşlarımla bildiklerimizi aktarma sorumluğunu hissediyoruz kendimizde. Open Mic etkinliğinin yeni sezonu da Aralık'ta Tamirane'de başlıyor.

Dünyada caz sürekli başka türlerle kendini harmanlayan bir hale evriliyor. Kuzey ülkeleri ve özellikle İngiltere'den çıkan müzisyen ve caz grupları oldukça heyecan verici. Bu gruplar arasında size ilham veren, dinlemekten haz aldığınız müzisyen ve gruplar hangileri?

Çok fazla var. Ben sadece caz dinleyen müzisyenlerden de değilim. İlham aldığım, dönüp dolaşıp dinlediğim eski isimler oluyor elbette. Şarkı söylemek, yorumculuk gibi konularda Ella Fitzgerald’a, Billie Holiday'e, Nina Simone’a geri dönüyorum. Ya da enstrümantal cazsa, dönüp dolaşıp Charlie Parker, John Coltrane kayıtlarını dinliyorum. Şarkı yazarlığı konusunda Stevie Wonder, adeta ders gibi bir müzisyen. Eskiler dışında elektronik müzik dinlemeyi de çok seviyorum. Biraz belki eşimle de ilgili. Warp Records'un müzisyenleri bana çok ilham veriyor. Aphex Twin, Squarepusher gibi müzisyenleri çok dinliyorum. Dinlediğim her müzikten farklı bir şey alıyorum.

Bir caz müzisyeni olarak, kayıt yapmak mı, yoksa sahnede akışına bırakarak çalmak mı sizi daha çok tatmin ediyor?

Şarkılarımın formları belli olsa bile, her zaman bizde açık bir durum vardır. Çalıştığım tüm müzisyenlerin hepsine kendilerini rahat hissetmelerini ve istedikleri noktada değişiklik yapılabileceği açıklığını veririm. Bu yüzden sahnedeki akış başka bir yere gidiyor. Ama ben “kayıttan hoşlanmıyorum” diyen müzisyenlerden de değilim. Sahnede doğaçlama, akışına bırakma çok güzel. Bazen ortamın enerjisi de bambaşka bir yere götürüyor. Kayıt ortamında da, steril bir şekilde birbirini tamamen duyabilmek, tam o istediğin sounda hayal ettiğin şekilde ulaşmak ayrı bir deneyim. Her ikisini de çok seviyorum açıkçası.

Bu soruyu Nils Frahm’a yönelttiğimizde “Elimde olsa sahneye hiç çıkmam” demişti.

Kayıt kısmını ben de çok seviyorum. Ama eskiden böyle değildi, belki yaşla alakalı. Eskiden benim için daha korkutucu birşeydi. Şu kadar saatimiz, bu kadar günümüz var, ya olmazsa diye endişelenirdim. Şimdi “birinin kaydı olsa da girsek” şeklinde düşünüyorum.

Siz başka müzisyenlerin albümlerine de destek oluyorsunuz. Bu ara yer aldığınız kayıtlar var mı?

En son Ediz Hafızoğlu'nun son albümü “Nazdrave”deki “Eye of Hurricane” şarkısına söz yazdık. Selen Gülün'ün “Başka” albümünde “Your Star”ı birlikte söyledik. Ceza'nın albümünde bir şarkıda sesim bir sample olarak kullanıldı. Yurtdışında Ezra Weiss'ın albümünde bir şarkı seslendirdik.

“Orhan Veli Kanık'ın şiirleri beni çok etkiledi”


Müziğinizi yaparken edebiyattan yahut şiirden ilham alır mısınız? Başucu kitabım diyebileceğiniz eserler hangileri?

Sürekli okuyan ve okuduklarımdan etkilenip “ben de hikaye yazacağım” diyen bir çocuktum. İlk enstrümanım daktiloydu diyebilirim. Bir keresinde yazdığım 12 sayfalık bir hikayeyi ilkokulda okumuştum. İşte o hikaye yazma tutkusu, hayatımda müzik ağır basmaya başlayınca oraya kanalize oldu. Şarkılarımda anlattıklarımın birebir başımdan geçen bir şey olması gerekmiyor. Olan bir şey bana ilham veriyor, bu ilham bir hikayeyi ateşliyor ve ona tutunup gidiyorum. Benim söz yazma sürecim bu şekilde ilerliyor. Bunun arkasındaki donanım da edebiyat tutkumdan geliyor. Mesela, Orhan Veli Kanık'ın şiirleri beni çok etkiledi. Şiirlerinde hem o kadar minimal olup, hem de demek istediğini o kadar yoğun bir şekilde yansıtabilmek benim için bir ders gibi. Yeni nesil yazarlardan Zadie Smith'in bütün kitaplarını okumuşumdur. Smith'in kitaplarında aynı müzikteki gibi farklı türler ve kültürlerle etkileşim içinde olmayı görüyorum. Kitaplarında büyük şehirler ve o şehirlerde yaşayan değişik etnik kökenlerden gelen insanların öyküleri var. Jon Mc Gregor'ın “If Nobody Speaks of Remarkable Things” kitabı da beni çok etkilemişti.

Caza meraklı ya da öğrenmek isteyen okuyucularımız için önerebileceğiniz kitaplar hangileri?

Caz tarihiyle ilgili olarak benim en akıcı bulduğum kitaplardan biri, Ted Gioia'nın “Caz Tarihi / History of Jazz”. New Orleans'tan günümüze uzanan caz tarihini çok akıcı bir dille anlatıyor.

“80'ler “Büyük bir resim var ve biz de onun bir parçasıyız”ı anladığım yıllar”

80'li yıllar sizin çocukluk döneminize denk düşüyor. 80'li yıllara dair sizin belleğinizde hangi öyküler var?

80'lere dair o zamanlar farkında bile olmadığım onlarca detay geliyor. Karışık kaset doldurmak, radyoda sevdiğin şarkıyı saatlerce bekleyip kasete çekmek, benim bütün çocukluğum bunun derdiyle geçti diyebilirim. Sonra hayatımıza walkman diye bir olgunun girmesi, “aman tanrım, bisiklet sürerken müzik dinleyebiliyorum!” diye düşünmek. Körfez Savaşı'nı evde ve okulda televizyondan izlediğimizi hatırlıyorum. İlk defa büyüklerdeki o endişeyi ve telaşı görüyorsun, uzaklardaki bir savaş bizi neden bu kadar etkiliyor'u öğrenmek durumunda kalıyorsun. Yine çocukken Berlin Duvarı'nın yıkılmasını haberlerde duyduğumu, çocuk aklıyla neden böyle bir duvar var ve yıkılıyor, diye düşündüğümü anımsıyorum. “Büyük bir resim var ve biz de onun bir parçasıyız”ı anladığım yıllar.

80'lerdeki müzik evrenine dair hatırladıklarınız neler?

Michael Jackson'ın yaptığı müziğin pop olarak adlandırılmasına inanamıyorum. Kate Bush vardı ve yaptığı müzik poptu. Şimdi “art pop” olarak adlandırıyor bu müzikler, halbuki poptu ve çok iyiydiler. Şimdiki popa bakıyorsun, o kadar içi boşaltıldı ki. Aslında pop müzik, kötü müzik demek değil ama fabrikasyon hale geldi.

Müzik endüstrisinde fabrikasyonla birlikte hayatımıza standartize olmuş kadın şarkıcılar da girmiş oldu. Bu şarkıcılar sektör tarafından dayatılanları yapmak zorunda kalıyorlar. Müzik endüstrisinde kadın olarak sizin böyle zorluklar yaşadığınız oldu mu?

Alternatif müzik yapan bir müzisyen olarak kadın olduğum için ekstra herhangi bir zorluk yaşamadım. Erkek olsun, kadın olsun, idealist bir iş yapmak isteyen her müzisyen arkadaşım engellere çarpıyor. Björk'ün bir röportajını okumuştum. Yazdığı pek çok sözde ya da melodide kendisine credit verilmediğinden bahsediyordu. Ben tabiri caizse çok sallamıyorum ama, endüstrinin içinden insanların “Elif, sahnede biraz daha dekolte giy, sen biraz fazla hanım hanımcıksın” diyen de oldu. Umursamadım.

Bağımsız olmak bu özgürlüğü veriyor olsa gerek.

Aynen öyle. Albüm çalışması yaparken hiç beklemediğim insanlardan “1-2 Türkçe şarkı da koyman gerek, kendini göstermezsen albümü kimse almayacak” lafını da duymuşluğum var. Neyse ki birlikte çalıştığım ve idol olarak kabul ettiğim kadınlar hep destek oldu. Sheila Jordan mesela, hep underground olmayı tercih etti. Ondan çok ilham aldım, bir noktaya geldikten sonra imajım, şarkılarım değişsin gibi bir derdim hiç olmadı. Mesela, albümümü yurdışında prodüktörlük yapan bir hocama gönderdiğim zaman ilk sorusu “bütün aranjmanları sen mi yaptın?” olmuştu. Bütün teknik detaylarla benim ilgilenmem dikkatlerini çekmişti, çünkü o aranjman ve prodüktörlük hala erkek bölgesi. Bunun üzerinde durdular. Burada hiç gündeme bile gelmeyen bir detaydı bu.

“İstanbul'da geçireceğim bir gün; arka sokaklarda dolaşıp, eski evlere bakacağım, Balat, Moda ya da Adalar'da zaman geçireceğim bir gün olurdu



İstanbul, sözgelimi mimari açıdan sizi etkileyen bir şehir mi? Size bu şehirde yaşanılır mı?” diye bir soru sorulsaydı, nasıl cevap verirdiniz?

İstanbul'da doğup büyüdüğüm için bağımı koparmam mümkün değil. Benim çocukluğum Maltepe'de, evimin önündeki kumsalda oynayarak geçti. Şehrin çarpık büyümesi, binalar, AVM'ler, semtlerin bir anda popülerleşip sönmesi, kalabalığın üstüne gelmesi gibi şeyler yüzünden ilham almaktan çok küfreder hale geliyorsunuz ama İstanbul'un hatırı büyük tabii.

İstanbul'da 1 gününüzü geçirmek için hangi köşeleri seçerdiniz?

Şu andaki evimi çok seviyorum, ilk defa kendimi bu kadar huzurlu hissettiğim bir ev. Haliç'i izliyorum. Keşfedilmemiş bir mahallede yaşıyorum, komşularımla sohbet edebilmeyi çok seviyorum. Adalar'ı, Kadıköy'ü ve Moda'yı çok seviyorum. Tabii çocukluğumun Moda'sını, çay bahçesine gidip oturduğumuz günlere dönüyorum. Bu aralar biraz kafa dinlemek, kahve içmek için Balat'a kaçıyorum. İstanbul'da geçireceğim bir gün; arka sokaklarda dolaşıp, eski evlere bakacağım, Balat, Moda ya da Adalar'da zaman geçireceğim bir gün olurdu.


Elif Çağlar, 27 Kasım Cuma günü Yeldeğirmeni Sanat'ta Elif Çağlar Quartet ile birlikte bir konser verecek. Sunumunu gerçekleştirdiği Open Mic ise Çağrı Sertel, Volkan Hürsever ve Ediz Hafızoğlu gibi müzisyenlerin katılımıyla 11 Aralık'ta Tamirane'de başlıyor.

Dinleme Noktası






Röportaj - Fotoğraflar: Gökşen Çalışkan - Ezgi Aktaş

Hiç yorum yok :