Sons of Kemet'ten Shabaka Hutchings: "Her Müzik, İnsanların İçinde Yaşadıkları Zamanı Anlattığı Bir Yol"

Hiç yorum yok

Ekim ayının bizim için en heyecan verici konserlerinden biri, 14 Ekim'de Salon İKSV'de gerçekleşecek Sons of Kemet idi.

Açıklandığından beri canlı performansını izlemeyi merakla beklediğimiz Londra caz sahnesinin en yaratıcı gruplarından biri olan Sons of Kemet'in kurucusu  Shabaka Hutchings ile geçtiğimiz hafta bir söyleşi gerçekleştirdik. Hutchings'in özenle hazırladığımız sorulara içtenlikle yanıt vermesi ve grubun müziğiyle ilgili bu kadar detaylı sorular sorduğumuz için mutluluğunu belirtip, teşekkür etmesi bizi sevindirmişti.

Sonra ne yazık ki güneşli bir Cumartesi günü Ankara'da insanlığın en karanlık saldırılarından birinde 100'den fazla canımızı yitirdik. Müzik ve halayla barış diye haykırmak istemişlerdi, en kanlı savaşta canlarından oldular. O günden beri içimizdeki müzik de sessizliğe gömüldü.

Bu söyleşiyi dünyada güzel melodiler üreten, iyi insanlar olduğunu en başta kendimize, sonra da okuyucularımıza anımsatmak için yayınlıyoruz. Hani ne derler; halk olarak birliğe, beraberliğe ve müziğin susmamasına ihtiyacımız olan bu günlerde dünyaya güzel tınılar bırakan Sons of Kemet'i ve yaratıcılarını yakından tanımak isterseniz, söyleşimize davetlisiniz.


Grubun isminin ortaya çıkmasında önemli bir rol oynayan "Kemetisizm" ile başlayalım. "Kemetisizm"in hangi bölümlerini benimsediniz? Gruptaki tüm müzisyenler de konuyla ilgili düşüncelerinizi paylaşıyorlar mı?

Kemetisizm'le ilk tanışmam Metu Neter isimli bir kitapla başladığından orada anlatılanları benimsedim daha çok. Müziğimizle ilgili kısma gelirsek, her şeyin bir bütün olduğu konsepti bize çok uygun. Doğanın, insanın ve maneviyatın birbiriyle bağlantılı olma gerçeğini aklımızdan çıkarmamaya çalışıyoruz. Benim Kemetisizm'de en çok benimsediğim taraf da evrensel farkındalık. Onların yaradılış mitinde saf bilincin dünyanın oluşumundan önce var olduğunu söyleyen kısım benim için önemli. Bu hikayeye göre, genel çerçevede insanoğlunun amacı, bilincin bütünlüğünü ‘en baştaki hali’ gibi saf bir varlık biçimine dönüştürmek. Ben de bunu şöyle yorumluyorum: amacımız, tarih ve insanlarla ilgili mümkün olduğunca çok ince ayrıntıyı edinmeye çalışmak kadar yaşadığımız sürece empati kurabilme özelliğini de geliştirmek. ‘Evrensel bilinci’ güçlendirmeye çalışmak önemli çünkü bu insanın kendi iç dünyasına bir yolculuk demek oluyor ve insanın manevi dünyasının gelişimini destekleyen bir yaklaşım içeriyor.

Hepiniz uzun süredir farklı isimdeki gruplarda birlikte de çalıyorsunuz ve bu sebeple de birbirinizi çok iyi tanıyorsunuz. Sons of Kemet fikri nasıl çıktı ortaya? Neden bu kadar zaman aldı bu grubu oluşturmak?

Bu grubu kurmadan önce depresyon diyebileceğimiz bir dönemdeydim aslında. İlk albümümüzde çalacağımız parçaları o zamanlar yazmıştım ve o dönemde hepsinin berbat olduğunu düşünüyordum. Sonra kendimi bu çıkmazdan kurtarmak için hayatımın bazı yönlerini değiştirmek için çabalamaya başladığımda, başlıca hedeflerimden birisi de kendimi sevdiğim senaryoların içine yerleştirmekti. O sebeple de böylesi alışılmadık bir kombinasyon ile grup kurmak benim için hayati bir karar değildi. Bir gün uyandım ve ben bu arkadaşlarımla çalmak istiyorum dedim. Çok da iyi gitti ve işte hala buradayız.

Sons of Kemet’in kadrosu alışılmışın dışında bir formatla -iki davul, bir saksafon ve tubadan oluşuyor. Daha önceki röportajlarınızdan okuduğumuz kadarıyla akor basılabilen müzik aletlerine pek de sıcak bakmıyorsunuz. Akor olmadan çalmak sizin için hep mi daha iyiydi yoksa akor basmak istemediğinizin farkına mı vardınız? Gruptaki diğer müzisyenlerin duruma bakış açısı nedir?  

Neden pek akor basan müzisyenlerle çalmak istemediğim ile ilgili bir kaç sebep var tabii. Birincisi, kendim de öyle bir alet  çalmıyorum.  Büyük orkestralar için parça yazarken dahi müziği (notaları) dikey olarak yerleştirmeden önce yatay duyuyorum. Sonra ritmi ne olursa olsun tekil melodik parçalardan meydana gelen ve birbirleriyle etkileşimde bulunan eşzamanlı melodiler duymaya çalışıyorum. Bu sebeple de benim için akor basılmayan enstrümanlar için parça yazmak doğal. Kendimi bu rahatlıktan çıkarmak için bir kaç piyano etüdü de yazdım ama henüz bunlar hiç bir yerde çalınmadı. Yeni grubum The Comet is Coming’te synthesizer kullanıyoruz mesela ve bu, benim için hiç sorun değil. Aslında böyle sıradan füzyon müziği üzerine serpiştirmek için kullanılmadığı zaman, piyanonun gelenekselliğini seviyorum.


Bir grup oluştururken orkestrasyondan ziyade, kişiliğe önem verme eğilimdeyim. The Comet is Coming’te olduğu gibi doğru bir müzisyenle karşılaştığımda caz ortamında akor basılabilen aleti gözardı etmiyorum.  Mesela cazda, Thelonious Monk ve Andrew Hill’i, daha doğrusu besteye tüm benlikleriyle yaptıkları katkıyı seviyorum, diğer türlüsünü, yani sadece armoni uğruna akor basmayı değil. 


Akor basılabilen müzik aletlerini çalan müzisyenlerin sahip olduğu kişisel özelliklerin daha az görüldüğü müzisyenlerle çalmayı seviyorum ben. Sanırım geniş bir armoni bilgisine sahip olunca, bildiği her şeyi göstermek istiyor insan. Ben ise, çok şey bilen ama o dakikada yapılan müziğe hemen bir katkısı olmayacak bir şeyi çalmaya zorunlu hissetmeyen müzisyenlerle çalışmayı seviyorum.


Hayatınızın hangi aşamasında köklerinize dönüp geleneksel ile moderni birleştiren diyebileceğimiz bu tür bir müzik yapmaya karar verdiniz? Özel bir sebebi var mıydı yoksa sadece zamanı mı gelmişti?

Sons of Kemet’i kurduğum sıralarda çokça doğaçlama müzik çalıyordum. Benim kendi ifade etmemin en temel aracı buydu. Sonra öyle bir noktaya geldi ki, bu tür içerisinde kendimi çok iyi ifade edebilmeme rağmen bir şeylerin eksikliğini hissettim.  Bu da, öyle olduğu düşünülen ya da gerçekten benim doğduğum topraklardaki köklerimle özdeşleştirdiğim müziğin senteziydi. Bağlantıları araştırıp, bir şeyler ortaya çıkarmak bana sanatsal açıdan çok şey kattı.

Gelenekselin modernle birleşmesine gelince, bence hiçbir şey modern değil ve geleneksel kelimesi de biraz sorunlu. Aslında her müzik, insanların içinde yaşadıkları zamanı anlattığı bir yol ve bunun modern ya da başka bir şey olarak algılanması sadece bir yorum meselesi. Genelde geleneksel müzik dediğimizde, kafamızda canlanan resim bu zamanın dışındaki sesler oluyor diyebiliriz. İnsanoğlunun ilerlediği tarihsel süreçte kendi dönemi içinde saf ya da sade müzik. Bu düşünce biçimi, ilerlemenin ne olduğunu tanımlamak için kullandığımız parametreleri dikte ettiğinden Batı müziğinin dışındaki icracıların uygulamalarına pek de izin vermez. Ben de bu müzik üzerinde çalışırken ilgimi çeken de işte bu değişken parametrelerdi.

Siz ve Tom Skinner, Melt Yourself Down, Mulatu Astatke and The Heliocentrics gibi gruplarla, Seb Rochford da Polar Bear ve Acoustic Ladyland ile çalıyor. Bu gruplarda çalmanız Sons of Kemet sounduna neler kattı? Kendi müzikal bilginize neler eklediniz? 


Tüm bu gruplar belirli türlerin karakteristik özelliklerine düzgün bir saygı duruşunda bulunan güçlü kişiliklere sahip gruplar ve kolay tanımlanabilen müziklerin içindeki alanı keşfetmeyi hep başarıyorlar. Belki de bu gruplarla birlikte çalmaktan en çok öğrendiğim şey de bu, yani, icracılarının ses ve estetik bakımından sevdikleri her şeyi bir araya getirip bunları bütünleyici yeni bir vizyon olarak sunan müziğin yaşayan bir unsur olduğu.

Daha spesifik olmak gerekirse, Mulatu Astatke bana makamsal yazmayı, sınırlı sayıda notayla bir besteyi nasıl şekillendireceğimi ve bu sınırlı notalarla nasıl drama ve ilerleme hissi yaratabileceğimi öğretti. Melt Yourself Down kopmak isteyen bir kitleye nasıl hitap edebileceğimi, sahneyi nasıl kullanmam gerektiğini ve hiç durmadan şovun sonuna kadar saksafonu üfleyerek kendimi nasıl performansın fiziksel unsurlarına teslim etmem gerektiğini gösterdi. Aslında bunu daha çok Pete Wareham’ın şimdilik sesi soluğu kesilmiş olan Acoustic Ladyland grubundan öğrendim, diyebilirim. O türe özel bir ilgi duymayan dinleyiciyi müziğin içine çekmek için nasıl doğaçlama yapmam gerektiğini de onlardan öğrendim. Polar Bear ise müzikte gizem yaratmayı ve bunun devamlılığını sağlamayı ve sesin gölgeli alanlarında nasıl çalmam gerektiğini öğretti.

Seb Rochford’un prodüktörlüğü söz konusu olunca, müziğin içine bazı efektlerin ve elektronik seslerin girmesi gayet doğal. İlk albümünüz biraz dub hissi yaratıyorken, ikinci albümünüz daha az elektronik öğeler içeriyor, akustik gibi diyebiliriz yani.  Elektronik öğeleri sahne performansına taşımamanızın ardında yatan sebep nedir? Sahnede ‘ham’ bir sound mu istiyorsunuz?

Kesinlikle öyle diyebiliriz. Stüdyo albümlerini, hedefimize uygun olan, hayal edebileceğimiz her tür tekniği kullandığımız imal edilmiş sanat eserleri olarak görüyorum. Sahnede ise bizim enerjimizi açığa çıkarmamızı engelleyecek her tür dikkat dağıtıcı şeyden uzak duruyorum.

Etkili kültürel mirasınıza rağmen, grup olarak taklitten uzaksınız. Yorumlarınız standart bir Afrika-Karayipler müzikleri gibi de değil tam olarak. Bu işin bir sırrı var mı? Şarkı bestelemeye nasıl başlıyorsunuz genelde? Ve sizce yaşadığınız yer müziğinizde etkili mi yoksa internet yoluyla farklı müzik çeşitlerini dinleyip bunlardan etkilenmek de mümkün mü?

Taklitten sakınmak için herhangi bir reçetem yok. Ayrıca, müzisyenin kendini o şekilde ifade etmesinde de bir sakınca yok bence. Sadece ben tercih etmiyorum. Belki benim, tarihsel olarak üzücü Avrupalı algısı  diyebileceğim “mutlu yerli” kavramının farkında olmam, beni Karayip şovmenlerinin (müzisyenlerinin) geniş algılarını kısıtlayan rollere uymakta isteksiz bir hale getirdi.

Geçenlerde Varese üzerine bir makale okudum. Aklına gelen fikirleri küçük kağıtlara yazıp çalışma alanındaki bir tahtaya asıyormuş. Böyle yaparak sanatının mikro elementlerini tekrar hayal edip kurgulayabiliyormuş. Ben de beste sürecini mimariye benzetiyorum. Müziği oluşturan bloklar çok güçlü olmalı ama aynı zamanda da tüm bestenin içindeki yerleri biraz daha az önem taşımalı.

Beste yapmaya en başından başlayıp sonuna kadar devam ettirmiyorum genelde.  Yeni bir beste yapmam gerekiyorsa, öncesindeki aylarda mümkün olduğu kadar çok yazmaya çalışıyorum ki yaratıcı fikirler ortaya çıksın. İyi ya da kötü olmuş farketmiyor, sadece yazıyorum. Sonra albüm aşamasında teslim etmemiz gereken tarih belirlenince, karalamış olduğum şeylerden belirli parçaları alıp üzerinde çalışmaya başlıyorum. Bazen mesela duştayken tüm besteyi kafamda duyuyorum ve böyle anlarda hemen uygun bir yerde kafamdakileri notaya döküyorum. Inner Babylon böyle yazılanlardan mesela.

Yaşadığımız yer mi yoksa internet de farklı bir stil oluşturma üzerinde etkili mi konusuna gelince, bence her ikisi de eşzamanlı olarak doğru.Londra’nın benim üzerimdeki etkisi çok büyük ama kolaylıkla anlatabilecek bir şey de değil. Esas olarak bir enerji meselesi. Burada öyle çılgın bir enerji var ki kimi zaman bestelerimde bunu ifade etmeme olanak tanırken kimi zaman da tersine çalışıp bu karmaşayı dinginlikle değiştirmek istiyor.


Saksafon çalmak klarnetten ne kadar farklı? Mesela bazen Albert Ayler’in o free style soundunu hissediyoruz siz çalarken. Özgür bir çalış biçiminiz var. Klarneti saksafona tercih ederken ya da tam tersini yaparken nasıl bir etki yaratmak istiyorsunuz?

Aslında her iki enstrümana yaklaşımımdaki en önemli fark benim eğitimim. Klasik eğitimimi klarnet üzerine yaptım. Konservatuara gittim ve 4 yıl bunun üzerine çalıştım, bu sebeple de çalma biçimim hayatımın bu döneminden hep etkilenecek. Her zaman sevdiğim klarnet soundlarının çeşitleri konusunda nettim ama saksafon çalarken daha geniş bir zevke sahibim. Cazda Don Byron, Chris Speed, Jimmy Hamilton’ı hep sevmişimdir. Klasiklerden de en çok beğendiğim David Shiffrin. Benim sounduma uygun başkaları da var tabii – mesela Perry Robinson, Theo Jorgesmann ve Jimmy Guiffre ama sanıyorum benim üzerimde en büyük etkiye sahip olanlar ilk başta söylediklerim.

Saksafona gelince, çok çeşitli soundlardan etkilendiğim farklı dönemlerden geçtim: Sam Rivers’tan Coltrane’e, Getatchew’dan Wayne Marsh ve tabii Ayler’e kadar. Sevdiğim müzisyenlerden bazı özellikleri alıp da zorlama taraftarı değilim ama galiba bazı şeyler bir müddet sonra kendiliğinden gelişiyor.


Saksafonu yada klarneti tercih etme konusunda müziğin bana rehberlik etmesini seviyorum, yani herhangi bir etki yaratmaya çalışmıyorum. Müzik yeteneğim ve içgüdülerimin, yıllar boyu biriktirdiğim çeşitli soundları bana dikte etmesini istiyorum. Saksafon gerçekten bir güç gerektiriyor ve bunu seviyorum. Saksafonun soundunun o saf ağırlığını seviyorum. Klarnet ise hassaslığı ve hafifliği ortaya çıkarıyor ki bu da benim başka bir yönümün ifadesi. Tabii ki de bu rolleri değişmek ve bu enstrümanlara yönelik en iyi soundu bulmaya doğru sürüklenme eğilimini durdurmak eğlenceli. 

Büyük ihtimalle tüm dünyadan çeşitli müzikler dinleyip bunları birbirinizle paylaşıyorsunuzdur. Peki hiç Anadolu müziğine denk geldiniz mi? Eğer dinlediyseniz, sizi etkileyen ne oldu?


Bu konu üzerine yorum yapacak kadar detaylı bilgiye sahip değilim maalesef. Tom, Türk müziği hakkında daha fazla şey biliyor. Umarım İstanbul’a geldikten sonra bu konuya da el atabilirim çünkü bu defa plak almak için boş vaktim olacak.


Muhteşem bir çıkış albümünden sonra ikincisini de aynı mükemmelikte yapmak hep bir risktir klişesi vardır ama siz de bunu yıkan gruplardan birisiniz. İkinci albümünüz “Lest We Forget What We Came Here To Do” nun ardındaki itici güç neydi? 

Aslında bu albümü kaydetmeden önce canlı performanslarımıza şarkılardan bir kaç tanesini yavaş yavaş ekledik. Albümü kaydetmeye hazır olana kadar zaten bu parçaları çalmış olduk, o sebeple de çok doğal gelişti süreç. Ben albüm kaydetme sürecini müzikal olarak nerede olduğumuzun bir belgesi gibi görüyorum onun için de daha önceki işlerimizin seviyesine ulaşmak gibi bir derdimiz yok.

Oren Marshall’ın yerine Theon Cross’un geçmesi grubun soundu değiştirmedi. Hatta, Theon’un stili daha deneysel ve enerjik, dolayısıyla da gruba çok uygun düşmüş. Onu sizinle çalmaya nasıl ikna ettiniz?

Kişisel sebeplerden dolayı Oren, Londra dışındaki konserlere bir yıl kadar katılamayacaktı. Bu noktada Theon bize katıldı ve yeni parçalar üzerinde çalışmaya başladık. Grubun sabit bir elemanı haline gelmesi aslında doğal bir süreçti ve onun stiliyle müziğimiz gelişti. Nüanslara olan dikkati inanılmaz. Ayrıca Afrika-Karayipler müziğinin içindeki o şifreli ritmik dili de çok iyi anlıyor.

Son albümünüz “Lest We Forget What We Came Here To Do”’da daha fazla sosyo-kültürel mesajlar ve politik bir duruş var ki bunu şarkı isimlerinden de anlıyoruz. Mesela “In Memory Of Samir Awad” 2013’te İsrail ordusundan kaçarken öldürülen Filistinli bir genci anmak için yazılmış. “In The Castle Of My Skin” George Lamming’in 1930larda Barbados’un kolonileşme sonrası dönemindeki bir genci hayatın anlattığı bir kitaptan geliyor. Siz etrafınızda olan bitene kayıtsız kalmayan bir grupsunuz. İnsanlık nereye gidiyor sizce? Müzik engelleri aşabilir mi?  

İnsanlığın nereye gittiği konusunda hiç bir fikrim yok. Daha önceleri insanlara baskı uygulayan yapıların anlamlı bir biçimde sorgulandığını görüyoruz. Aslında bu, dünyanın bildiğimiz hikayesi. Karanlık günler ve insanların, itaat etmenin yüzeyde değişmeyen öğelere karşı tepkisi ve direnmesi. Bana öyle geliyor ki, insanlar artık dünya üzerindeki tarihin ve olayların birbiriyle olan bağlantısını fark ediyor ve bir değişim yaratmak için hayatlarını düzeltmeye çalışıyor ki bu da iyi bir şey.  Ancak diğer yandan, eski iktidar yapıları değişmez statüko illüzyonunu korumak için gücünü arttırıyor. Bence günümüzün en büyük savaşı bu: capcanlı bir politik ve sosyal imgelem için savaşmak. 

İnsanların algısını sorgulayan ve geçmişi düşündürüp alternatif dünyaları kafalarında canlandırmaya zorlayan her sanat dalı gibi müziğin de buna katkısı var. Bence müzik geleneksel dili kullanarak kolayca anlatamayacağımız içinde yaşadığımız zamanın yaklaşımlarını ve hissiyatını ifade etme konusunda büyük bir rol oynamakta.  Tabii, tüm bunlar daha önce de söylendi. Çevresel bakımdan berbat bir durumdayız, bu yüzden dünyadaki tüm politik ve sosyal değişimler iyi ama eğer bu jenerasyonda iklim değişikliğini anlamlı bir biçimde yavaşlatabilecek bir yol bulamazsak, tüm bu değişim hikayeleri faydasız. İlk albümdeki “All Will Surely Burn” isimli parça bunu anlatıyor mesela. Çevresel bir felaketten son çare olarak “seçilmiş azınlık”takiler için gerekli kaynakları kurtarmak için güçlü devletlerde çok fazla politik çatışma çıkacak. Bu yönden bakınca insanlık için pek iyi şeyler görünmüyor ufukta. Tabii biz ne yapabiliriz sorusu da var. Sevmek, sevgiyi paylaşmak ve yakın çevremiz dışındaki insanlarla empati kurmaya çalışmak… Bence, bu şu an dünya üzerinde yaşanan politik karmaşanın ağır basan sonucu olacak. İnsanlar sevmek ve hissetmek için daha fazla kapasiteye sahip olmaya zorlanacaklar çünkü bu konuya yoğunlaşmaktan ya da çok da uzağımızda olmayan bir yıkımın içinde güçsüzleşip kaybolmaktan başka pek de yapacak bir şey kalmayacak.

Sorularımızı bu kadar titizlikle ve içten cevapladığınız için çok teşekkür ediyoruz.


Sorularınıza bayıldım. Ben teşekkür ediyorum.


Röportaj: Ahmet Nursoy, Ezgi Aktaş, Rahşan Koçoğlu

Hiç yorum yok :