Sophia Loren'in Anılar Sandığı

Hiç yorum yok



Sophia Loren ile ilk tanışmam, yıllar önce Vittorio De Sica'nın yönettiği Ierri, Oggi, Domani (Dün, Bugün, Yarın) filmiyle olmuştu. Üç bağımsız öyküden oluşan filmde Loren, Marcello Mastroianni ile birlikte oynuyor, birbirinden apayrı üç kadına hayat veriyordu. İtalyan yasalarına göre gebe kadınların hapse girmeyeceğini bildiği için sürekli kocasından hamile kalmaya çalışan karaborsacı Adelina, ağzını para puldan başka bir şeye açmayan ruhsuz zengin kız Anna ve kendisine aşık komşusunu bu sevdadan vazgeçirmeye çalışan ve bu uğurda iffet yemini bile eden tutkulu fahişe Mara rollerinde harikalar yaratıyordu. Karizmatik Mastroianni ise gelen pasları müthiş bir uyum ve klasla gole çeviriyor, Adelina'nın sonsuz çocuk baskısından yılmış kocası ve Mara'nın çaresiz aşığı olarak hafızama kazınıyordu. 



Ierri, Oggi, Domani'nin etkisi, Sophia Loren'in oyunculuğunun sırlarına vakıf olma aşkıyla yanıp, tutuşmamı sağladı. Duruşu, bakışı, özgüveni ve karakteriyle benim için 'Akdeniz kadını' sözcüğünün tam karşılığı olan bu özel kadını seyretmekten hep büyük haz duydum. Matrimonio All'Italiana'da Filumena'nın siyah beyaz elbisesi içinde bütün dişiliği ile sokakta salınırken karşılaştığı çocukla dans ederek selamlaşması, La Ciociara'da savaşta kızıyla ayakta kalmaya çalışan anne rolünde bütün duygu değişimlerini gözlerine yansıtması ya da The Pride and The Passion'da üzerindeki pelerini şöyle bir savurarak Cary Grant'ın karşısında yaptığı Flamenko dansı gibi Loren'in beyazperde personalarına dair onlarca güzel görüntü belleğimdeki sinema kütüphanesinde yerini aldı.




81 yıl önce 2. Dünya Savaşı'nın karanlık günlerinde Napoli yakınlarındaki Pozzuoli'de doğan Sofia Scicolone'nin yıllar içinde önce İtalyan sinemasını, sonra da dünyayı etkisi altına alan özelliği neydi? Sıska ve kürdan Sofia'nın güzel kuğu Sophia'ya dönüşürken bakışlarına yerleşen tutku ve kartviziti haline gelen kadınsılık mıydı o hepimizin tanıdığı film yıldızı kadını yaratan? Peki ya tanımadığımız Sophia nasıl biriydi? Anaerkil bir evde babasız büyümesi onu nasıl etkilemişti? Savaşın tam ortasında geçen çocukluğu nasıldı? Etrafına yıldız tozu saçmadığı zamanlarda neler yapardı? Neler okurdu? Kimlerle arkadaştı? Yemek pişirir miydi mesela? Sürekli yolculuk halinde olmayı sever miydi? Herkesin gerçekte kime aşık olduğunu sürekli sormasından mutlu muydu acaba? Bütün bu sorular dedikoduların ötesine geçerek onu gerçekten tanımak isteyenlerin merak ettiği türdendi.

Sophia Loren, yıllardır yanında taşıdığı "Anılar Sandığı"nın kapağını aralamaya karar verdi ve kalbini kendisini sevenlere açtı. Yıllar boyunca yanında taşıdığı yaşanmışlıklarını “Dün, Bugün, Yarın - Bütün Hayatım” adlı otobiyografik kitapta topladı.  Neler yoktu ki o sandıkta, Vittorio De Sica ve Marcello Mastroianni ile kurduğu sonsuz dostluk bağı, kendinden yaşça büyük Carlo Ponti'ye bir güvenli liman gibi sığınışı, ahlakçılar yüzünden uzun yıllar vatanından ayrı yaşayışı, Cary Grant'le olan sonu gelmeyen aşkı, Napoliten olmak, Solfatara sokağı'ndaki evin mutfağı, kendini mutsuz hissettiğinde her nerede olursa olsun bir tabak spaghetti ile avunuşu, ilk Oscar'ını almaya korkusundan gidememek,  Peter Sellers, Marlon Brando ve Frank Sinatra ile geçen günler, hapishane günlerinde tuttuğu günlük, anne olmak için verdiği uzun mücadele, çocuklar, torunlar, görüntüler, mektuplar, şiirler ve dahası... 

Kırmızı Kedi Yayınevi tarafından  Eren Yücesan Cendey’in  su gibi akan çevirisiyle Türkçe'ye kazandırılan "Dün Bugün Yarın" ilgiyle okunan bir sanatçı otobiyografisi. Sinemanın gelmiş geçmiş en güçlü kadınlarından olan Sophia Loren'in güneşe koşuşuna dair bu iç dökümü okunacaklar listesinde muhakkak yerini almalı.



Kitaptan

"Vittorio benden istediğini biliyordu ve yolu gösterdi: “Sofi, sana gereken her şey zaten içinde var. Onu çıkart, serbest bırak! Gördüğün ve yaşadığın hayatın içindeki heyecanları yakala. Solfatara Sokağı’na geri dön, her şey orada başlıyor!”"

"Genellikle içedönük bir yapım vardır; huzuru ve yalnızlığı severim. Dünyevi hayat beni yorar, yabancılarla sıkı fıkı olmam ve tanışıklıklara fazla önem vermem. Sezgilerime güvenirim, karşımdaki kişinin ne kadar samimi olduğunu, ne gibi niyetler güttüğünü hemen anlarım."

"Bugün hâlâ kahramanlarıma can vermek için dört bir yandan alıntı yaparım: Gerçeklikten, anılardan, başka filmlerin oyuncularından. Geçtiğimiz günlerde seyrettiğim Mavi Yasemin filminin son sahnesinde Cate Blanchett’in yüz ifadesi şimdiye dek hiç görmediğim bir ifadeydi ve beni inanılmaz etkiledi. Onun o ifadesi benim içime sızdı ve yeni bir bitkinin, yeni bir çiçeğin filizlenmesini bekliyor."

"Marcello, Marcello... Marcello olmasaydı güneşe doğru koşum bu kadar yoğun ve bu kadar tatminkâr olmazdı. Onun tatlı bakışları, iyi niyetli gülüşü bana hep eşlik etti; güven, neşe ve bin bir çeşit heyecan verdi. Birlikte çevrilen on iki film yüreğimde derin iz bıraktı. İlkinde ben yirmi yaşındaydım, o otuz. Sonuncusunda ben altmış yaşımdaydım, o yetmiş. Arada çok uzun bir dostluk yaşandı, şefkat ve sevgi yüklü arkadaşlığımız sette de tutkuyla ışıldıyordu."



Hiç yorum yok :