In Hoodies: "Biz Kendi İçimizde Ne Kadar Gerçek Kalırsak, Bağımsız Şeyler de O Kadar Güçlenecek"

Hiç yorum yok

Geçtiğimiz hafta sevgili Zülal Kalkandelen ile sohbet ederken, kendisini oldukça heyecanlandıran yeni bir müzisyenden söz etti. Söylediğine göre bu müzisyen artık birbirinin kopyası haline gelen indie grupların aksine naif ve abartıdan uzak yapısıyla dinleyeni etkiliyordu. Zülal'in görüşlerine değer verdiğim için defterime en uygun zamanda dinlemek üzere şarkının ve müzisyenin adını not ettim. Söz konusu şarkı, She Got Caught, müzisyen ise In Hoodies idi.

Bazı şarkıları ilk duyduğun anda içine bir sıcaklık hissi yayılır. Sürekli tekrar tekrar dinlemek, giderek sözlerini içine çekip, özümsemek duygusuyla dolup taşarsın. Bir bakmışsın ki, şarkıyı tekrara alıp, sürekli dinler olmuşsun. In Hoodies'in She Got Caught şarkısını dinlediğimde hislerim tam olarak buydu.

Birazdan okuyacağınız söyleşide bu içten ve duyarlı şarkının yaratıcısı In Hoodies'in çıktığı yeni müzik yolculuğuna dair anlattıkları var. Konuşmamızın sizin okuduğunuz bölümü In Hoodies'in öyküsüne, Türkiye'de bağımsız müzisyenlerin yaşadığı çıkmazlara ve sokağın hayatımızdaki etkisine uzanıyor. Okumadığınız kısımda ise, saklayacak değiliz, çekme kaset peşinde koşup Roll dergisinin büyük müzik evreninde kaybolmaya dair anılar vardı.

In Hoodies'in yolu açık olsun. Umarız kalbiyle duyumsayarak yarattığı müzik, dinleyicisine ulaşmakta zorluk çekmez.

In Hoodies'in öyküsü nerede ve nasıl başladı?

Benim müzikle ve enstrümanla tanışmam biraz geç oldu. Bu kayıtların olmasından 3-4 sene evvel şarkı yapmaya başladım. En başında evde, tek başıma şarkılar yapıyordum. Birkaç arkadaşımın "bunlar güzel şeyler, iletmeye çalış" demesiyle bunu yapabilirim düşüncesi oluştu. Çok kırgın konuşmak istemem ama bu çabama ilk başlarda karşılık bulamadım ve hevesim kırıldı. İlk başlarda yaşadığım yer olan Bursa'da bir-iki stüdyoya gittim ve kayıt yapmaya çalıştım ancak ilgileri beklediğim gibi olmadı. Daha sonra İstanbul'a gidip gelmeye ve internetten yaptığımla ilgilenebilecek yerleri araştırmaya başladım. Gittiğim yerlerden biri, finansal kaynak bulmamı veya arkamda bir label olması gerektiğini söyledi. Böyle olumsuz karşılıklar alınca biraz hevesim kırıldı. Sonra bir şarkı besteledim ve kendimi güçlü hissettiğim bir anda internet üzerinden Chris Potter'ın çalıştığı menajerlik şirketine ulaştım. Onlar da "başka kayıtlarınız varsa gönderir misiniz, Chris'e dinleteceğiz" diye yanıtladılar. Şarkılarımı gönderdim ve bir süre sonra internet üzerinden konuşmaya başladık. Chris'in programı oldukça yoğundu, ancak 6 ay sonra buluşabildik. Açıkçası bu kayıtları ben Türkiye'de yapmayayım, benim şarkılarım buraya ait değil gibi bir düşüncem asla olmadı. Ulaşabileceğim her yere ulaşmaya çalıştım ancak cevap alabildiğim yer, Chris oldu.



In Hoodies adı nereden geliyor?

In Hoodies, aslında bir şarkıda geçen bir kelimecikti. Kendi ismimi kullanmaktansa bunu kullanabilirim diye düşündüm. İngiltere'de ve burada görüştüğüm bazı insanlar bu isim biraz saldırgan durabilir, hiphop ya da urban'ı andırabilir diye beni uyarmışlardı. Bense başkasına neyi çağrıştırdığını düşünmeden, naif ve çocuksu hisler verdiği için kullanmak istedim. Saklanma duygusu, battaniyenin altında kalma, çadırın içinden dışarıyı gözlemleme, yüzünün görünmemesi ve kendi içinde yaşamak durumu hoşuma gidiyordu. Figür olarak da çok hoşuma giden bir şey, dışarıyla arana çektiğin bir perde gibi. Hem de ağladığınızda yüzünüzü kolayca silebiliyorsunuz. 

She Got Caught şarkısının öyküsünü yaratıcısından dinleyebilir miyiz?

Geleneksel anlamda pek müzik bilgim yok, çevremi ve sevdiğim müzisyenleri gözlemleyerek, etrafıma sorarak kendi başıma öğrenmeye çalıştım. Yaptığım ilk şarkıların çoğu elime gitar alıp, mırıldandığım melodilerdi. She Got Caught da bu şekilde çıktı.  Sağlık sorunlarıyla uğraştığım zamanlardı. Tek başıma parktaydım ve şarkının melodisini mırıldanmaya başladım. O an aklımda Neil Young'ın Harvest Moon parçası vardı. Şarkının girişindeki akorlar biraz bu şarkıyı andırır. Pek bilinçli bir yaratım süreci olmuyor, birkaç dakika içinde ana melodi ve sözler ortaya çıktı. Sözler, biraz bir arkadaşıma baktığımda gördüklerimle ilgili, biraz da olduğun yerle ilgili sorunlar, hiçbir şey yapamadığın yol ayrımlarıyla. Şarkıda kilit bir cümle aramak gerekirse, o cümle "if you don't build yourself a place, you'll be exposed to theirs (eğer kendin için bir yer inşa etmezsen, onların yaptığı yerde yaşamak zorundasın)" olurdu sanırım. Melodi olarak anlık çıktı ama sözleri duygulardan ve yaşananlardan geliyor.


Beste yaparken hangi enstrümanları kullanıyorsun?

Açıkçası virtüöz seviyesinde kullandığım bir enstrüman yok ama en temelde gitar, piyano ve ritim tutarak beste yapıyorum. Dışarıda duyduğum bir ses ya da söz de olabiliyor. Beste yaparken elimin altında genelde gitar oluyor.

Şarkıların düzenlemelerinde ve kaydında hangi müzisyenlerle çalıştın?

Londra'da Chris Potter'ın şarkıların düzenlenmesinde büyük yardımı oldu. Asla bunlar amatör kayıtlar gibi bir sınıflandırması olmadı. "Ben şarkıları çok sevdim, en sonunda senin de, benim de gurur duyabileceğimiz bir iş çıkartalım" şeklinde yaklaştı. Chris ve menajerlik firması birkaç müzisyen önerdiler. Hepsi zaten benim de uzun süredir takip ettiğim, bir şekilde hayran olduğum müzisyenlerdi. Ben Londra'ya seçtiğim şarkıların temel yapılarını hazırlayarak gittim. Bu bize orada büyük zaman kazandırdı. Chris ve ekip de kendi grupları gibi yaklaştı ve o şekilde bir arkadaşlık da doğdu. The Stone Roses ile birlikte çalışan Tim Wills yaylı aranjmanında çok yardımcı oldu. Bassta  Lightning Seeds ve Richard Ashcroft'un basçısı Martyn Campell vardı. Muhteşem müzisyen Si Connelly de gitarıyla sounda büyük katkıda bulundu. Bunlar senin şarkıların ve çok güzeller, bunlardan güzel bir şey çıkaracağız gibi bir yakınlıkla yaklaşmaları çok özel bir durumdu. Bu şekilde güzel bir şey çıktıysa çıktı zaten.  Bana şarkıları söylerken telaffuzu düzeltme gibi konusunda da yardımcı oldular. Burada zaman zaman olduğu gibi insanların bir kayıtta çalmak için şu kadar para alırım demesi ya da 10 dakikada çalıp gitmesi gibi değil de, yakınlık bağının oluşması güzeldi. Bana uzak ve ait olmadığım bir yerde o bağ daha kolay kuruldu.


Albümün Müzik Hayvanı etiketiyle yayınlanıyor. Ne zaman müzikseverlere ulaşacak?

2016'ye gelmeden insanlara ulaşacak. Ama bundan önce 1 veya 2 ay içinde birkaç şarkı daha yayınlamayı planlıyorum.


Albüm sadece dijital platformlarda mı yer alacak yoksa fiziksel formda da dinleyicisine ulaşılabilecek mi?


Fiziksel bir formda olmasını çok istiyoruz. Her şeyimizi ortaya koyarak o formda da yayınlayacağız elbette ve bu olduğunda albümde çok daha detaylı bir görsel bütünlük olacak. Albümü bir art form olarak da sunmak istiyorum.

EP ya da single olarak müziğini yayınlamak özellikle tercih ettiğin bir format mı?


Ben albümle büyüdüm. Ancak ana akımda olduğu gibi bir iki şarkının hit olduğu, diğerlerinin ise dolgu görevi gördüğü bir şey istemiyorum. Albümüm 10 şarkının 10'unun da bütünlük içinde olduğu bir şekilde olmalı. The Beatles'ın yaptığı gibi şarkı üzerine şarkı yayınlayıp, sonrasında albüm halinde yayınlama hissini seviyorum. Tabii albüm daha bütçeli bir şey. Eğer barkodlu, müzik marketlerde satılan bir çalışma olursa bu tamamen bu müzik birilerine bir şey ifade eder mi duygusuyla olur. Yoksa benim için kitapçığıyla, kendin yap CD'lerle ya da Müzik Hayvanı'nın yaptığı gibi bağımsız dağıtımla yapılması yeterli. 




Türkiye'de bağımsız müziğin geleceğini nasıl görüyorsun?

Açıkçası ben çok yakın değilim burada olup bitene ama insanlar böyle davrandıkça pek de bir yere varamayacaktır. Müzikal anlamda çok iyi şeyler yaratılıyor, sanatın her kolunda da böyle. Ancak bunlar çok kısa süreli oluyor ya da bağımsız bir oluşum popülerleştikçe değişmeye başlıyor. Bağımsız kalmaya çalışan gruplar da kendilerini ifade edecek mecra bulamıyorlar. Çok ciddi önyargılar var. En başta "bununla para kazanılmaz" ya da "şunu yapmazsan satmaz" gibi.

Sana da böyle önyargılarla yaklaşanlar ya da yönlendirmede bulunanlar oldu mu?

Evet. Londra'da yaptığımız kayıtları dinlettiğimiz bir iki yerden bunları Türkçe'ye çevirirsen çok ciddi yerlere ulaşabiliriz gibi şeyler söylediler. Bu çok anlamsız bir şey olurdu, çünkü o refleksle yapılmış bir şarkı değil. İlk melodinin çıktığı andan sona kadar içten gelen bir şeyi sonradan çevirmeye çalışmak zorlama bir şey olurdu.  Ben Brit rock ve o altkültürü dinleyerek büyüdüm. Elime enstrüman aldığımda içimden böyle dökülüyor. Kelimelerin ve sesin anlam ifade ettiği ve duygu vermeye çalıştığı bir alanda üretiyorum. Bunun sonradan çevrilmesi asıl zorlama olan. Bir gün bir başka dilde de üretmek isterim ama içimden şu anda bu şekilde geliyor. Bu bir amaçla yapıldığını ve zorlama olduğunu düşünülmesini asla istemem. Bana doğal gelen bu...

Neden Türkiye'deki müzik piyasası bağımsız müzisyenlere uzak duruyor?

Temeldeki sorun sadece müzik piyasası ile ilgili değil. Genelde hepimiz memnuniyetsiz ve birbirini kıskannma duygularının empoze edildiği, bu olumsuz duyguların damarlarımıza işlediği bir toplumda yaşıyoruz. Mutsuz bir halkız. İnsanlar birbirine çok güzel bir iş yapmışsın ya da çok güzel birisin demekten bile çekiniyorlar. Ana akım medya, kendi yarattığı ana akım kültürü cilalıyor ve insanların beğenileri o yönde şekillendirilmeye başlanıyor. Bu nedenle tüm sanatlarda Kendin Yap (DIY), bağımsız ve özgürce üretmeye çabalayan sahne daha limitli kalıyor, uzanamadığı noktalar oluyor.

Müzikte Kendin Yap (DIY) felsefesine nasıl bakıyorsun?

Bence müthiş bir şey. Belki ben içinde muhteşem insanların emek verdiği prodükisyonlu bir şarkıyla ulaştım insanlara ama temelde benim de yaptığım buydu.  Keşke farklı alanlardaki "kendin yap" projeler de kendi aralarında birleşebilse. Bizim hazırladığımız görsel çalışma, video klip ve hazırladığımız kitapçık biraz bu anlayışla ortaya çıkan işlerdi. Farklı alanlardan insanların severek bir araya gelebilmeleriyle oluştu. Yoksa hiçbirisi maddi olarak desteklenmiş bir iş değildi. Ben insanlara "bu çiziminizi, fotoğrafınızı çok beğendim, bunu böyle bir projede kullanmak isterim" diye ulaşmaya çalıştım. Bunun da çok ötesine gitti, o insanlar da yeni çizimler yaptılar, fotoğraflar çektiler. 

Kim o güzel insanlar?

En başta benim insanlarla iletişime geçmemi de sağlayan Ethem Onur Bilgiç var. She Got Caught'ın klibini de Onur çekti. Kahramanlarımdan bir diyebileceğim Sadi Güran'ın ilüstrasyonları var. Çalışmalarını takip ettiğim Mert Tügen çizimlerini paylaştı. İnternetten ulaştığım Philip Longston ve Wiebke Rauers gibi sanatçıların çalışmaları var. Onlara In Hoodies'in öyküsünü anlattım ve benimle çalışmalarını paylaşmayı kabul ettiler. Sadi Güran, Ethem Onur Bilgiç ve Bant ekibinin büyük desteği oldu. Gördüm ki pek çok şeyde ortak duygularımız ortaya çıkabiliyor. Bir şövalyenin kafasına taktığı zırhla, battaniye altına saklanan çocuk çizimiyle ya da ninja başlığıyla da duyguları ifade edebildiler. 



Biraz hayal kuralım. Kimin ön grubu olarak çalmak ya da turneye çıkmak isterdin?

Yaşıyor olması gerekiyor, değil mi? Zor soru, o kadar çok var ki. Arcade Fire ile çalmayı çok çok isterdim. Radiohead ya da Morrissey ile ya da elektronik sahnede Dan Deacon ve Daniel Johnston, Nick Cave ve Kraftwerk ile çalmak çok güzel olurdu! Bowie'nin kravatını bağlasam yeter.  Türkiye'den ise MFÖ, Erkan Oğur ve Bülent Ortaçgil. Küçükken MFÖ'yü çok severmişim. Bursa'da verdikleri bir konserde sahnede birlikte çekilmüiş bir fotoğrafımız var. O fotoğrafla birlikte müziğimi onlarla paylaşıp "bakın 20 sene önce sizin müziğinizi dinleyen çocuk büyüdü" demek isterdim.


Yakın zamanda bir yerlerde çalacak mısın?


6 Eylül'de XOXO Festival'de çalacağım. Anons edilmedi, biraz süpriz bir performans gibi olacak. 24-25 Ekim'de Byzantion Festival'de çalacağım. Daha tarihi belli olmamakla birlikte bir Sofar performansı olacak. Ama asıl istediğim bir garajda performans videosu çekip, onu paylaşmak. İnsanlar bir stüdyo grubu olarak düşünsün istemiyorum. 


Canlı performansı senin için özel kılan şey ne?


Mükemmel prodüksiyon mantığını sevmiyorum. Mesela bir Arcade Fire konserinde olan bir şeyi anlatayım: Bir şarkıyı yanlış çalıyorlar ve o an Win (Butler) "İşte bu canlı müzik. Bir gün diyeceksiniz ki, bir konsere gitmiştik ve grup şarkıya yanlış girmişti. Tekrar şarkıya başladılar. İşte o an hayatımızın en tatlı anlarından biriydi." demişti. Bir The Beatles kaydında sandalye tıkırdadıysa edit etmezler. Bu, o anı tarihsel olarak mükemmelleştirir. Yanlış nota basar ya da sesiniz çatallaşır ama rock ya da temelde müzik böyle bir şey değil mi zaten? Mükemmel olmak zorunda değil. Ama gördüğün şey gerçek olacak, biraz punk 

ruhu gibi! Arızanın, kusurların güzelliği, eşsizliği... Mükemmel olma endişesiyle dizginlenmemiş dışavurum...

Müziği sokakta icra etmeye nasıl bakıyorsun?



Sokakta çalan müzisyenlerin yaptığını çok özel ve değerli buluyorum. Kendimi sokağa hiç uzak hissetmiyorum. Sokak sanat için harika bir mecra. Bir yandan hemzeminlik ve isimsizlik sağlıyor, Diğer yandan yapılan şeyin değeri düşüyor sanki insanların gözünde. Farkedilmesi zorlaşıyor nedense. Banksy'nin yakın zamanda bir çalışması oldu. Sokakta tablo satan herhangi birine orjinal Banksy çalışmaları veriyor ama tüm gün hiç satış yapılamıyor. Binlerce insan paha biçilmez kabul edilen Banksy çalışmalarının önünden geçip gidiyor, kimse almıyor. Sonunda bir stencilini 100 pounddan az bir rakama alan biri oluyor sanıyorum. Tıpkı o dünyaca ünlü virtüözlerin metro istasyonlarında keman çalması ama uzun süre fark edilmemeleri gibi. Sokakta olmakla ilgili bir durum bu. TV de ya da çok satan ve çok kişiye ulaşan bir dergide övülerek gösterilen, diğer yanda sokakta yerde bekleyen, yanından geçilip gidilen aynı eser arasındaki değer  farkını yaratan biziz. Banksy çalışmalarının olduğu sokakların emlak fiyatlarının artması gibi sanatı hemzemin ve isimsiz kılmaya çalışırken, sistem ve insanlar yapılanı absorbe edip kendi kurallarına dahil edebiliyor. Yaklaşımlarımız, çarpıtılmış algımız... 

Türkiye'de müzik üretmenin zorlu yanları neler?

Aslında konuştuğumuz tüm konular buraya çıkıyor. Mecraların sadece birinin elinde olması, bunların bağımsız üretimleri bastırıyor olması ve bağımsız üreten insanların kendini ana akımda görme çabası... Bence aslında ana akımın bu tarafa gelmesi gerekiyor ve gelecek de zaten. Bu siyasi partilerin gençlere ulaşmak için sokak sanatını kullanması gibi biraz da. Canlı olan şey bu çünkü. Ana akımdaysa 20 tane aynı müzisyen bilindik şeyleri çalıyorlar. İnsanlar 20 yıldır aynı klipleri izliyor. 


Bir diğer konu da daha önce bahsettiğim gibi o acımasız eleştiri kültürü. Üretti mi vurun anlayışı ya da büyük bir isim değilse kaale almamak gibi. Bunda hepimizin payı var aslında. İnsanların bütün sosyal alışkanlıkları değişti. Biz kendi içimizde ne kadar gerçek kalırsak, bağımsız olan şeyler de o kadar güçlenecek. Canlı olan ve gerçekten yaşayan şey bu çünkü...


Dinleme Noktası



She Got Caught



In Hoodies'in çağrıştırdıklarına dair



Hiç yorum yok :