Neden Ane Brun?

Hiç yorum yok

Baştan uyaralım, fazlasıyla kişisel bir yazıyla karşı karşıyasınız, yazan kişinin hayatından spoilerlarla dolu olan.
Hepimizin müzikle haşır-neşir oluşu çocuk yaşlarda başlıyordur. Öyle profesyonel bir yakınlaşma değil kast ettiğim . Aile içinde dinlenen, sazlı-sözlü eşlik edilen müziklerden bahsediyorum; hele bir de ailede sesi güzel , eli enstrümana yatkın birileri de varsa neşesinden geçilmez o bacasından musiki tüten evlerin.
Amma velakin ben böyle bir ailede büyümedim. Şimdi bu yazıyı okuyunca babamın tepkisini tahmin eder gibi oluyorum ama bizde yalan yok. Gerçekten küçükken evde müzik dinlediğimizi hatırlamıyorum tüm aile bireyleriyle. Yani radyo ve TV’de çalanlar evet ama oturup maaile müzik dinleyip, üstüne sohbet ettiğimiz anlar zihnimde neredeyse hiç yok. Zaten enstrüman çalanımız da yoktu. Ta ki lise yıllarından itibaren önce amatörce başlayan ama sonrasında bir hayli başarılı işler çıkaran kardeşime kadar. Çekirdek ailemizin bu konudaki şanını tamamen ona borçluyuz.
Benim müzikle ilişkimse, ortaokul yıllarından itibaren müzik dersi için çalmam gereken blok flüt ve orgla başladı diyebilirim. Zorunlu göçebeliğimizden mütevellit, 11 yaşımdan bu yana her gittiğim şehirde birini bırakıp diğerini çalmamın istenmesi sebebiyle şizofrenik bir müzik yaşamım oldu. Sonuçta ikisini de adam akıllı çalmayı öğrenemedim elbette. En büyük gururum 13-14 yaşlarımda Ankara AKM’de sahneye çıkan okul korosuna solo blok flütle eşlik etmiş olmamdır.
Enstrümana dokunmak, ses çıkarmak , o sesleri bir melodiye dönüştürebilmek gerçekten büyük meziyet. Bunu bir de anlamlı ve ahenkli sözlerle süslemek, hepsinden de öte nefis bir vokalle taçlandırmaksa bence bir deha işi. Tabi hepsi tek bir kişinin ellerinden çıkıyorsa. Kısa süreli deneyimin ardından bende o dehanın olmadığını anlayıp, kendimi yalnızca iyi bir dinleyici olarak eğitmeyi tercih ettim .
Çağdaşım olan insanlarda bu dehayı gördüğümde ise Elmayra misali sevgimden sıkı sıkı sarılmak istiyorum -siz bunu boğarcasına sarılmak olarak canlandırabilirsiniz zihninizde -.
İşte bu çağdaşım olan ve yaptıklarıyla bedenimi, zihnimi ve ruhumu her anlamda doyuran, dinlerken -bu günlerimizin klişe sözlerinden- “paralel evrenlerde” bana binbir başka “ben” yaşatalardan Ane Brun’un hayatımdaki yeri bambaşka.
İlk kez 3 sene önce İstanbul'da canlı dinleme imkanı bulmuştum. Dün gece ise daha büyük bir sahnede bizlerleydi bir kez daha . Bu yazıyı da konserin üzerimdeki manevi yükünü atabileyim diye konser sonrası sabaha karşı kaleme aldım aslında.
Müzik kariyerinin başladığından bu yana son 10 senedir, öyle ya da böyle hayatımda Ane Brun. Daha küçükken yalnızca kulağıma bir kaç şarkısı çalındığında dikkatimi çeker ve öylece kulak kabartıp “ne güzel” ses deyip geçerdim. İlerleyen yıllarda farklı vesilelerle tekrar tekrar karşıma çıkınca biraz daha derinlemesine hayatını ve müziğini inceleme şansı elde ettim. Bu bilinçsiz ilgimin ve hayranlığımın nedenleri de yavaştan belli oldu.
Bir kere nefis bir sese ve müzik yeteneğine sahip bir kadından bahsediyoruz. Duru, ninni söyler gibi bir sesle  söz yazma yeteneği birleşince ortaya akıllara zarar bir sonuç çıkıyor. İtiraf ediyorum herkesin kolaylıkla dinleyip mest olabileceği bir müzik değil. Çoğunlukla hüzünlü sözler; ağır, melankolik müziklere eşlik ediyor Ane Brun şarkılarında.
20li yani aslında geç diyebileceğimiz yaşlarda başlıyor müziğe. İspanyolca eğitimi almış ama devam ettirmemiş sonrasında (neden seviyorum sorusunun bir başka yanıtı) .
Sevdiği için -çok uzak olmasa da- diyar değiştirme cesaretine sahip ayrıca. Aslen Norveçli olan Ane, sevdiceği İsveç’te olduğu için herşeyi bırakıp Stockholm’e yerleşiyor (Bir başka sevme nedeni daha) . Son 14 senedir de her ne kadar göçebe bir hayat sürse de İsveç’te ikamet ediyor. Ama en son röportajımızda göçebeliğin kendisini yalnızlaştırmasından dem vuruyordu.
O güler yüzünün arkasında inanılmaz bir hüzün barındırıyor. Aksi takdirde bu şarkılar nasıl ortaya çıkardı bilemiyorum. Dün geceki konserde kendisinin dünya çapında tanınmasına vesile olan Alphaville coverı Big In Japan’i çalmadan önce de şöyle dedi: “Şarkının içindeki hüznü görüp yakaladım ve onu benim yaptım” (Gel de sevme) . Dinleyince neyi kast ettiğini anlıyorsunuz:
Coverlardan açılmışken, bu işi çok iyi kotardığını da belirtmemiz gerek. Son albümü Rarities’de de net bir şekilde görüyoruz. Normal şartlarda “ne işim olur” dediğiniz müzisyenlerin parçaları Ane Brun’ün eli değdiğinde Cinderella’ya dönüşüyor. Bunlardan biri de son albümün en beğenilen coverlarından Beyonce’nin Halo’su. Bunu The Diamond turnesinde makyaj yaparken mırıldandığını ve sonrasında kaydetmeye karar verdiğini söylüyor:
Daha gençken kendini erkek gibi hisseden, blues çalan,  “o zamanlar baya cooldum” diyen bir kadın bir de . O zamanlar çaldığı müziklerden birini dün gece elektro gitar eşliğinde paylaştı bizimle. “Şimdi de coolum ama yaşlandıkça daha çok zihinde oluyor bu işler” diyerek. (Bir başka sevme nedeni de bu )
Bir de hiç beklemediğiniz yerden çıkıveriyor bazen . Dün gece Arcade Fire’dan Neighborhood #1 (Tunnels) çaldı bize. Şarkının orjinalini beğenmediğimi çok net hatırlıyorum . Artık Ane Brun ne yaparsa sevdiğim için mi, yoksa gerçekten daha güzel olduğu için mi beğeniyorum, ayırdına varamıyorum.
Onunla da baş başa bırakayım sizi:
Son olarak iyi bir oyuncu ve iyi bir dansçı. Sahnede pek dans etmiyor ancak el-kol hareketlerinin profesyonelliğinden anlayabiliyorsunuz.
Güzel bir haberle bitireyim yazıyı. Önümüzdeki sene yaz sonlarında önce single sonrasında da yeni albümle kulaklarımızı şenlendirmeye devam edecek Ane Brun. Sonrasında tekrar buluşacağız.
Belki tekrar burada ama umuyorum ki bu sefer bambaşka bir diyarda.

Hiç yorum yok :