Bir Kültür Semtinin Çöküşü Üzerine: "Emek Yoksa Ben de Yokum"

Hiç yorum yok


32. İstanbul Film Festivali'nin en civcivli günlerinde, iki film arası festivalin basın merkezinde çalışırken usta sinema yazarı Atilla Dorsay'ın Emek Sineması inşaatında Kamer İnşaat firması çalışanlarınca hırpalandığı, bu da yetmezmiş gibi yaka paça dışarıya atıldığı haberi geldi. Bu olaydan bir hafta kadar önce ise bir grup genç sinemasever, Emek'in sıkı sıkıya kapalı kapısını aşarak içeriye girmiş, moving yöntemi ile "korunarak" taşınacağı belirtilen sinemanın nasıl bir yıkıntı haline getirildiğini fotoğraflarla belgelemişti. Bu kanıtların sosyal medyada hızla yayılması ile oluşan yoğun tepki, birilerinin hoşuna gitmemiş olsa gerekti. Çünkü bu belgeler, Beyoğlu'nun en önemli kültür varlıklarından biri için başta Kadir Topbaş ve Ahmet Misbah Demircan olmak üzere, yerel ve genel yöneticiler tarafından verilen sözlerin açıkça kamuoyunu yanıltma ve oyalama amacını taşıdığını ayan beyan ortaya koyuyordu. Zaten bilinen bir gerçekti, belgelerin ortaya çıkmasıyla yalanlanamayacak hale geldi. Emek konusundaki tepkilerden hoşlanmadıkları için, Emek'in sinema salonu kalması adına çok çaba sarfeden Atilla Dorsay'ı hedef almışlardı.

Atilla Dorsay'ın büyük bir saygısızlıkla Emek'ten uzaklaştırılmasından tam iki gün sonra, ki bence bu ülkenin aydınlarına reva gördüğü sayısız ayıplardan biridir, 7 Nisan 2013 tarihinde Emek Sineması başta olmak üzere İstanbul'daki rantsal dönüşümü protesto etmek amacıyla İstiklal Caddesi'nde kalabalık yürüyüş yapıldı. O tarih, İstanbul'un belleğine kazınan utanç vesikalarındandır. Sinemanın yaşayan en büyük efsanelerinden Costa Gavras olmak üzere, Emek Sineması'na sahip çıkmak isteyen binlerce insan polisin ağır saldırısına maruz kaldı. En temel anayasal haklar ayaklar altına alındı. Altyazı Dergisi yazarı Berke Göl ile sinema yazarları Berk Büyüktunca, Özgür İpek ve Mehmet Ferit Aka eylem sırasında gözaltına alındı. Göl'ün gözaltına alınırken boğazına sarılan polis memurunun görüntüsü, o günün vehametini gösteren en açık belgelerden birisidir. Neyse ki ilerleyen günlerde sinema yazarı arkadaşlarımız hakimin Emek'i savunmanın anayasal hak olduğu kararıyla serbest kaldı da, biraz olsun içimiz soğuyabildi. O gün barışçıl protestoların nasıl şirazesinden kaydırıldığını bir kez daha yaşayıp, gördük.

Beyoğlu semtindeki kültürel çöküşün en başından beri tanığı olan, Emek Sineması başta olmak üzere İstanbul'un yitirilen sinemaları üzerine yüzlerce yazı kaleme alan ve 7 Nisan gününde eyleme destek veren Atilla Dorsay'ın "Emek Yoksa Ben de Yokum" yazısını anımsamayan yoktur. Üstat o yazıda "Emek'in yıkılabileceğini kararlaştıran ve yürütmeyi durdurma kararını iptal eden mahkemenin bu son hükmünden sonra Emek her an yıkılabililir" diyor ve ekliyordu: "Emek'e kazma vurulduğu gün, ben gazeteciliği bırakıyorum. 45 yıllık, alanında etkili olduğu söylenen bir yazar olmanın, üstelik şimdilerde 'yandaş medya' olduğu rivayet edilen bir büyük gazetede yazmanın ne faydası var? Emek'i bile kurtaramayacak olduktan sonra? Üstelik o üzüntümün içinde normal yazılarımı sürdüremeyeceğimi de biliyorum. Ama yazarlığımı bırakacak değilim. Daha çok kitaplara yönelirim. İlki de sanırım Emek üzerine olur. Kişisel anılarla birlikte, bu sanat mabedinin yok ediliş öyküsünü de işleyerek... Okurlarımın beni anlayacağını umuyorum."  Ne yazık ki o kazma hunharca vuruldu. Dorsay da uzun süredir okurları ile buluştuğu Sabah'taki köşesini bıraktı. Veda yazısında verdiği, Beyoğlu sinemalarını ve Emek'i unutturmamak adına kitap yazma sözünü de tuttu. Geçtiğimiz aylarda yayınlanan "Quo Vadis İstanbul – İstanbul, Nereye?" kitabını yayınlayan Dorsay, şimdi de Beyoğlu üzerine "Emek Yoksa Ben de Yokum" adlı kitabını Kırmızı Kedi Yayınevi'nden çıkardı.

Beyoğlu, artık tüm şehre yayılan rantsal çöküşün ana sahnelerinden biri. Son 10 yılda adı kültürle özdeşleşmiş Beyoğlu semti onlarca anıt mekanını yitirdi. Çeşitli nedenlerle sürekli el değiştiren ve en sonunda kapanan Beyoğlu sinemaları, arkasında bu sinemalarda izledikleri filmlerin hayalleriyle öylece kalıveren bir güruh bıraktı. İnsanı evlerinden-dükkanlarından eden, canlıları yaşam alanlarından ayrılmak zorunda bırakan, insanları eski alışkanlıklarından mahrum bırakan rantsal dönüşümün Beyoğlu'ndaki en son kurbanları Emek, Rüya ve Sinepop salonları oldu. 

Atilla Dorsay'ın "Emek Yoksa Ben de Yokum" belge-kitabı, başta Emek olmak üzere, Beyoğlu'nda sıra sıra dizilmiş eski sinema ve tiyatro salonları (artık yıkılmış yahut bambaşka şekilde karşımıza çıkan) üzerine düşünce, anı ve bu zamana kadar kaleme aldığı makaleleri okumak; "çöküş" sürecini anlamak, kimin hangi sözleri verip tutmadığını anımsamak ve elimizde kalan yapıları korumak adına güç toplamaya yarar belki, kimbilir?

(Atilla Dorsay, Emek Yoksa Ben de Yokum!, Kırmızı Kedi Yayınevi)

Hiç yorum yok :