Ve Şehirden "The Wall" Geçer...

Hiç yorum yok


Bazı albümler insanı derinden etkileyip, hayatı boyunca ilham verebiliyor. Müzik yolculukları boyunca birbirlerini didiklemekten geri durmayan Pink Floyd'un o keşmekeşin içinden çıkardığı ve grubu artık stadyumlar dolusu insana ulaştıran 1973  tarihli  "Dark Side Of The Moon" benim için öyledir. Geçtiğimiz günlerde 40. yılını deviren albüm için grubun hayranlarının da dahil edildiği kutlamalar yapıldı. Hayranlar albümün ikonik kapağına gönderme yapan görsel tasarımlarını sosyal medyada paylaştı ve bunlar parça parça birleştirilip özel olarak açılmış bir websitesinde paylaşıldı. Hepsi ayrı ayrı muazzam bir yaratıcılığı barındıran bu tasarımlara bakarken Pink Floyd'un yarattığı ses deneyiminin milyonlarca insanı nasıl bambaşka biçimlerde etkilediğini ve "Neden Pink Floyd dinliyorsunuz?" sorusunun binlerce farklı yanıtının olduğunu görmek benim için çok etkileyiciydi.

Roger Waters'ın 2006'da gerçekleşen "Dark Side Of The Moon" konserini kaçırmanın üzüntüsü daha geçmemişken, "The Wall" turnesinin İstanbul'a uğrayacağını duyup, aylar öncesinden biletimi almıştım. Bir yandan herkes gibi gündelik hayatın hay huyu içinde yuvarlanıp konser gününü beklerken, bir yandan da şehrin muktedirler tarafından şehirde yaşayanlara sorulmadan dönüştürülmesini izliyordum. İnci Pastanesi sabahın köründe yapılan bir baskınla apar topar boşaltılıyor, Tarlabaşı, semtin sakinleri uzak mahallelere sürülmek suretiyle yenileniyor, Sulukule'de zorla boşaltılıp yıkılan evlerin yerinde yeni villalar yükseliyor, Emek Sineması'nın yıkımı için iskele kuruluyordu. Taksim'den Tünel'e kadar olan bölge, her hafta sonu Roboski'den devrimci liselilere kadar bir çok eyleme sahne oluyor, polis kendince "aşırı" bulduğuna müdahale ediyordu. 7 Nisan'da Emek Sineması ve şehirdeki hukuksuz dönüşüm için yürüyen binlerce insan TOMA'lardan sıkılan suyun tadına bakıyor, gözaltılar yaşanıyordu. 1 Mayıs'ta temel anayasal haklarını Taksim'de kullanmak isteyen meslek örgütleri, sendikalar ve bireyler meydana sokulmamak için arka sokaklarda gazla kovalanıyor, itiraz etmeye kalkanın canına okunuyordu. Şehrin kamusal alanlarının kamudan alınıp mutenalaştırılması ve sermayenin kullanımına sunulması planları tam gaz gidiyordu. Zaten uzun zamandır süren bir direniş söz konusuydu ama çok dağınıktık. Mayıs'ın son günlerine bu bunalımlarla girdik. 


Derken, 27 Mayıs gecesini yaşadık. Gezi Parkı'nın ağaçlarının sökülmek istenmesiyle başlayan direniş, farklı yönlerden hak arayan bireyleri ve grupları bir araya getirdi. Biz bir arada durdukça muktedir saldırıya geçti, muktedir saldırdıkça çoğaldık. Saldırı arttıkça gündelik kaygı duvarımızı yıkıp, bize ait olan alanlarda daha fazla zaman geçirdik. İktidarın "ne yaparsanız yapın, karar verdik" dayatmasını "halkın fikri alınacak"a, "şehir müzesi yapacağız"a çevirmeyi başardık ama buna hiç inanmadık. Medya sağırlaştıkça kendi medyamızı kurduk, "başka bir dünya mümkün" dedik, satın almak yerine paylaştık, anlaşmaya (en azından) çabaladık. Ankara, Antakya, Eskişehir, İzmir, Antalya, Konya, Kayseri, Diyarbakır ve nice şehir sesimize ses verdi. Haksızlığa, şiddete, sistematik yalanlara maruz kaldık.  Muktedir masum/masum olmayan ayrımını tedavüle soktu, kendince masum görmediklerini öldürmek pahasına ezmeye uğraştı. Çok fazla polis, çok az adalet vardı. Kayıplarımız oldu. Tüm duyguları uçlarda yaşadık; üzüldük, ağladık, güldük, güçsüzleştik, birbirimize dayandık, çok kızdık, direndik. Bu ahval içinde günler hızla akıp, geçti ve The Wall'un İstanbul'da baştan sona çalınacağı gün gelip, çattı.


Roger Waters, Gezi Direnişi'ne desteğini "Sizlerleyim. Sizlerleyiz. Kim olduklarının önemi yok, baskı ve otokrasiye karşı direnmekte çok haklısınız. Eğer internetten okuduklarım doğruysa, dinci despot yobazlara karşı çıkıyorsunuz. Türkiye sizin ülkeniz ve sizi ve özgürlük mücadelenizi destekliyoruz, unutmayın mücadeleniz dünyanın geri kalanı için de çok önemli. Ne zaman ki bir kadın, erkek, çocuk sokağa çıkıp insan hakları için, demokrasi için, kendi kaderini kendi belirlemek için, özgürlük için ayağa kalksa dünyanın geri kalanı ona borçludur." mesajıyla vermişti. Turnenin 199. konseri, direnirken duvarlarındaki "Together we stand, divided we fall" mısrasından güç alan bir şehirde gerçekleşecekti. Bu nedenle konser sırasında direnişe herhangi bir atıf olup olmayacağı merak konusuydu. İnsanlar Waters'ın sosyal medya hesaplarına ve websitesine polis şiddeti nedeniyle hayatını kaybedenlerin fotoğraflarını gönderek onları da anmasını rica eden mesajlar iletti. Waters'ın böyle bir anma yapması önemliydi, çünkü duvarlardaki resimleri tahrip edilen, parktaki simgesel mezarlarına bile tahammül edilmeyen 5 canı dünyanın kolektif belleğine kazımak anlamlı olacaktı. Bu rica 4 Ağustos akşamı karşılık buldu ve duvara yansıyan fotoğraflar arasında Mehmet Ayvalıtaş, Abdullah Cömert, Ethem Sarısülük, Ali İsmail Korkmaz ile polis memuru Mustafa Sarı’nın suretlerine de yer verildi. Waters, kısa bir konuşma yaparak "devlet terörü kurbanlarını" andı. Suretler "Mother" şarkısının “Anne, hükümete güvenebilir miyim?” sözlerine bağlandı, sorunun cevabını duvar ve dinleyici verdi: Kesinlikle hayır! Bu sorunun dünya üzerindeki her coğrafyada buna benzer bir yanıtı vardır; bizim coğrafyamızda ise Roboski'de evlatlarını yitiren, Lice'de yavrusunun parçalanmış bedenini eteğine toplayan, çok zor büyüttüğü çocuklarının katilleri devlet tarafından itinayla korunan, her Cumartesi faili meçhul evlatları için nöbet tutan annelere tekabül eder. 


Yaklaşık 2,5 saat süren konserde yayınlaşının üzerinden geçen 35 yılda dinleyenler tarafından sürekli yeniden yorumlanarak efsaneleşen "The Wall"ın şarkıları birbiri ardına akıp gitti. Staddan yükselen "Her yer Taksim, her yer direniş" ve "Bu daha başlangıç, mücadeleye devam" sloganları, yıllardır uğruna kasetler eskitip, plaklar çizdiğimiz tanıdık şarkılara karıştı. Her şarkıda biraz daha yükselen duvar, haksızca öldürülen insanların yüzleriyle kaplandı. İnsanoğlunu çağlar boyunca baskılayan otorite, savaş karşıtı mesajlar, dini ve politik çatışmaların imgeleri özel tasarlanmış imajlarla duvarda yerini aldı. Konserin en etkileyici yanı, onu siyasi bir başkaldırıya dönüştüren bu duvardı ama dinleyicinin katkısı da konserin duygusal etkisinin tamamlayıcısı oldu. "Hey You"nun son mısrasını, o tanıdık "Birlikteysek ayakta kalırız, bölünürsek düşeriz" sözünü ellerini yumruk yapıp bağırarak söyleyen insanları ömrümce unutmayacağım. "Bring the Boys Back Home"un  usulca "Comfortably Numb"a bağlanmasını ve insanların bir ağızdan eşlik etmesi de. Şarkının son bölümündeki harikulade gitar solosunun bende yarattığı hissi kelimelerle anlatmam çok zor. Kesinlikle unutmak istediğim şeyse, konserlerde bir kısım insanın asla vazgeçmediği sürekli kayıt alma ihtiyacı ve insanları rahatsız etmekte beis görmeden sürekli öne yığılmaya çalışanlar. Bu insanlarla kesinlikle aynı müzik evrenini paylaşmıyorum ve zihinlerinin nasıl çalıştığını anlamam da hiç olası değil.

Konserin yarattığı hissiyata değindikten sonra, "The Wall" turnesinin pahalı prodüksiyonuna ve yüksek teknoloji donanımlarının göz kamaştıran maliyetine yönelik eleştirilerden söz etmek gerekir. Her isteyenin kolayca erişemeyeceği bedellerdeki konser biletleri, turnenin gösterişli teknolojik donanımının parasını sağlayan banka desteği, konser alanındaki sponsor reklamlarının haddinden fazla görünür olması gibi konuların çelişkisi bazı açılardan haklı bulduğum bir tartışma dalgası yarattı çünkü. "The Wall"un toplum dışına itilen insanların yalnızlığını, ezilen sınıfların acılarını, tüketim toplumunun çıkmazlarını kimi zaman ütopyaya varan bir dil kurarak anlatmaya çalışan bir yapıt olmasıyla, Roger Waters'ın bu albüm için tasarladığı evrenin maddi ederinin yüksekliğinin karşılaştırılması son derece anlaşılır bir durum. Şu bir gerçek ki, Roger Waters  konserin sonunda kolayca yıkılıveren kartondan duvar kadar basitçe ortadan kalkmayacak bir sistemin kurallarıyla oynuyor. Ancak bunu yaparken, işçi sınıfından gelen, sınıf çatışmalarına kafa yoran bir müzisyen olarak, çark içinde öğütülmeden, aynılaşmadan, kirlenmeden kalmayı başarabilmenin yolunu arayabilme cesareti veriyor. İçinde yaşadığımız çıkar çağının en müstesna çabalarından biri de bu arayış değil mi zaten? 

Bu yazıyı bitirirken, zihnimde bir görüntü var: Konser bittikten sonra bir saatten fazla süren araç bulma telaşını atlatmış, Beşiktaş'tan Üsküdar'a giden son motorla eve dönüyorum.Tam karşımda 40'lı yaşlarda iki kadın oturuyor. Gözüm ister istemez onları ayartan evlatlarını arıyor, ama öyle bir şey yok. Giyimleriyle konserden çok, gezmeden dönen ev kadını görüntüsündeler. Birbirlerine cep telefonlarından konserde çektikleri görüntüleri gösteriyor, müziğin ne kadar güzel olduğundan konuşuyorlar. "Belim koptu ayakta durmaktan ama değdi." diyor biri diğerine. Gülümseyip, arkama yaslanıyorum. İstanbul'da nefis bir gökyüzü var o gece, bir süreliğine dalıp gidiyorum.

Fotoğraflar: Gökşen Çalışkan

Hiç yorum yok :