Durmaksızın Esen Rüzgarlar Ülkesi: Gökçeada

Hiç yorum yok

Temmuz ayının başında uzun yıllardan sonra ilk kez uzunca sayılabilecek bir süre deniz tatili yapma olanağı doğunca tanıdık yer olmasının verdiği rehavetle elimiz önce Cunda Adası'na gitmişti. Yüksek sezon olması nedeniyle adanın hem fazla kalabalık olması, hem de bizim çoğunlukla tercih ettiğimiz sonbahar aylarının neredeyse iki katı konaklama fiyatları nedeniyle çok sevdiğimiz Cunda'yı Ekim sonrasına bırakarak, rotayı daha önce hiç görmediğimiz bir yere çevirmek istedik. Bozcaada ve Gökçeada'ya daha önce hiç gitmemiştik ve bayram öncesi iyi birer seçenek olabilirlerdi. Yapılan araştırma sonucunda, Bozcaada Cunda ile aynı sebeplerle elenince dümen onun kadar popüler olmayan kardeşi Gökçeada'ya çevrildi.


Yaklaşık 7 saati otobüste, 1,5 saati ise feribotta geçen yolculuğun ardından Gelibolu yarımadasına 11 mil uzaklıktaki Gökçeada'nın Kuzulimanı'na ulaştık. Kalabalıktan mümkün mertebe uzak olmasını istediğimiz bu seyahatte Gökçeada'yı seçerek ne kadar isabetli bir karar aldığımızı anlamak fazla uzun sürmeyecekti. Zira boşalan feribottaki araç kalabalığı dakikalar içinde mucizevi bir şekilde gözden kayboluverdi! O anda Gökçeada'nın hiç de öyle küçük bir ada olmadığını, hakkıyla gezilmesinin günler alacağını farkettik. Oysa bizim istediğimiz zaman istediğimiz yere götürecek bir aracımız yoktu, yürüyerek ve toplu ulaşım araçlarıyla gezmeyi planlıyorduk. Bu düşünceler içinde Gökçeada'nın merkezine vardığımızda hava kararmıştı. Bizim kaldığımız yer olan Aydıncık (Kefalos) tarafına 13 km. daha olduğunu ve otobüsün buraya günde yalnızca iki sefer yaptığını öğrenmemizle bu seyahatin oldukça süprizli geçeceğini idrak etmemiz hemen hemen aynı saniyelere denk gelir. Bir taksiyle kalacağımız  otele ulaştığımızda ise çok da kötü bir tercih yapmadığımızı anlıyoruz: Tuz Gölü ile 2 km'lik Kefalos plajı arasında, arada duyulan kuş ve keçi sesleri dışında insan gürültüsü olmayan, yıldızların elinizi uzatsanız tutabileceğiniz uzaklıkta olduğu, karanlıkta bile çarpıcı güzellikte olduğunu anlayabildiğimiz bir yer. Odamıza yerleşiyor ve yorgunlukla sızıyoruz.
 


Ertesi gün uyandığımızda göl ve denizin arasında, rüzgarın kah sert, kah yumuşak estiği, ama hiç eksik olmadığı bir sahildeyiz. Ursula Le Guin'in "En Uzak Sahili"ne mi geldik acaba?" diye düşünüyoruz. Etrafta keçiler özgürce otluyor. Göl ve denizde rüzgar sörfü yapanlar dışında insan yok. Denizin rengi turkuazdan su yeşiline, maviden laciverte dalgalanıyor. Dayanamayıp atlamak istiyorum, önce birbirimize alışalım dercesine ürpertiyor. Sepserin, berrak bir su. Dalıyorum, çıkasım hiç gelmiyor. Yüzdüğüm denizlerin içinde en güzellerinden biri. Suyun ve rüzgarın ince ince oyduğu kayalıklara bakakalıyorum. Gökçeada'nın insanı doğa karşısında güçsüz hissettiren, vahşi bir güzelliği var. 

Gökçeada, su kaynaklarının çokluğu bakımından dünyanın 4. adası. Yüzülebilecek, dalış yapılabilecek irili ufaklı koyların yanında, içinden çıkan balçığın romantizmal ağrılara ve sedef hastalığına iyi geldiğine inanılan Tuz Gölü de Kefalos mevkiinde yer alıyor. Göl, yılın farklı mevsimlerinde çeşitli su kuşlarına ev sahipliği yapıyor. Yılın büyük bir bölümünde esen rüzgar da rüzgar sörfüne ilgi duyanları buraya çekiyor. Adada sörf eğitimi almak isteyenler için eğitim okulları ve dalış yapmak isteyenler için dalış eğitim okulları bulunuyor. Öyle yan gelip, yatmaca yok!


Gökçeada'yı Arabasız Gezmek


Zaten Gökçeada'ya gelip de, günleri yalnızca güneşlenmekle geçirmek büyük hata. Gezilip, görülecek öyle çok yeri var ki, bir gelişte hepsine hakkıyla zaman ayırmak mümkün olmuyor.
 
Gökçeada'da doğanın Türkiye'deki başka pek çok yerine göre daha iyi korunmuş olduğunu söylemek mümkün. En azından diğer Ege kasabalarında olduğu gibi zeytinlikler katledilip, kent dokusuyla tamamen alakasız yazlık evler yapılmamış. Köylerin etrafındaki bostanlarda sebze meyve yetişiyor. Bağcılık ve arıcılık yapılıyor. Uzun doğa yürüyüşlerini sevenler için Gökçeada biçilmiş kaftan. Etraftaki irili ufaklı dağların ve zeytin ağaçlarının içinden yürümek çok keyifli. Meyve bahçelerinden göz hakkı aşırıp, ufak çaplı heyecanlar yaşamak da cabası.



Adadaki köylerin merkeze ve birbirlerine olan mesafesi çok da yakın sayılmaz. İlçe merkezine en yakın köyler Kaleköy, Eski Bademli, Yeni Bademli ve Zeytinli Köy. Bu köylere bisikletle yahut yürüyerek motorlu taşıta mahkum kalmadan gidilebiliyor. Tepeköy, Dereköy, Şirinköy, Eşelek ve Uğurlu adanın daha uzaktaki diğer köyleri.  

Araç yokluğu nedeniyle tabana kuvvet seyyahlık ettiğimden, ada merkezine 3 km. uzaklıktaki Zeytinli Köyü'nü, Rumca adıyla Aya Teodori'yi gözüme kestiriyorum. Yolda oyalana oyalana yürürken bisikletiyle kendi köyüne giden lise öğrencisi Vural karşıma çıkıyor. Bir yandan yürüyor, bir yandan da Vural'ın köy ve ada hakkında bildiklerini, Rum arkadaşlarını, kendi yaşadığı yer olan Tepeköy'ü dinliyorum.  Rum arkadaşlarından iyi derecede Rumca öğrenmiş, onlara da Türkçe öğretiyormuş. Adanın çok değişmeden, bu haliyle kalmasını, doğasının bozulmamasını istiyormuş. Sohbet ede ede geldiğimiz Zeytinli Köyü'ne Vural'ın kısa yol dediği harikulade patikadan geçerek giriyoruz. Girişine "ekolojik patika" yazan bir tabela asmışlar. Gerçekten de pek çok bitki türü ve sağlı sollu böğürtlenler arasından yürünüyor. Vural köyün kilisesini, kaynak suyunun yerini, tarihi çamaşırhaneyi ve dinlenilecek yerlerini bir bir gösteriyor. Taş yollu dar sokakların güzelliğine dalıyorum. Rum vatandaşlarının yoğun yaşadığı köy sit alanı ilan ederek koruma altına alınmış. Köyde tarihi taş evler dışında farklı bir mimaride ev göremiyorsunuz. Adaya dışarıdan gelip, ev alanlar buradaki mimariye uymak zorunda. Vural'a göre Zeytinli Köy'deki Rumlar kendi vatandaşları dışındakilere ev satmaya pek yanaşmıyorlarmış. Gökçeada'ya yerleşmeye karar verenler daha çok Tepeköy ile Kaleköy'ü tercih ediyormuş. Belki bu karar, adanın kendine özgü yapısını korumasına yardımcı olmuştur.


Yamaca kurulmuş Zeytinli Köy'ün yokuş ve taşla kaplı sokaklarını gezerken karşınıza tarihi çamaşırhaneler çıkıyor. Köy halkının toplanıp çamaşır yıkadığı bu yapılar artık kullanılmasa da, hâlâ güzelce korunuyor ve adaya gelen seyyahlara köy hayatı hakkında bilgi veriyor. 


Rüzgar ve Su Adası



Adada köyler dışında rüzgar ve suyun el ele verip yarattığı onlarca doğal oluşumu görmek mümkün. Onlardan biri, yalnızca tekne ile görülebilen Peynir Kayalıkları.  Efsaneye göre, sayısız keçi ve koyunu olan zengin, yaşlı ve cimri bir kadın cennete gitmek için  yuvarlak kalıp peynir yapmış ve üst üste sıralamış. Tanrı kadının cimriliğine ve peynirlerini paylaşmamasına öyle kızmış, öyle kızmış ki yağmur, kar ve rüzgarlarla cezalandırmış. Kadın peynirleriyle birlikte donmuş, taşlaşmış. İnsanlar da bu kayalıklara "Peynir Kayalıkları" demişler.


Kaleköy limanından kalkan tekne sizi adanın muhteşem güzellikteki koylarına da götürüyor. Bu koylarda yüzmek, kayalara yaklaşmak, mağaralara girmek adayı iliklerinize kadar hissetmek için elzem. Instagram'da yukarıdaki fotoğrafı paylaşırken şakayla karışık "İşte Zeus ile yerleşeceğimiz yeni mağaramız burası" yazmıştım. Gerçekten de zaman kavramından kendinizi soyutlayabilirseniz kendinizi antik çağda dağ ve denizlerde yaşayan tanrı ya da tanrıçalardan biri sanabilirsiniz burada. Tabii bu turistik tekneler izin verirse. Şansınız varsa, teknede sizin gibi kafa dinlemek amacıyla gelmiş olanlara rastgelir ve teknede çalan müziği kapattırarak rüzgarın ve dalgaların sesini dinleyebilirsiniz.


Yukarı Kaleköy'de Güneşi Batırmak



Teknelerin yanaştığı Kaleköy, meyhane, lokanta ve motellerin sıralandığı minik bir meydandan ibaret. Meyhane ve lokantaların menüleri pek süprizli olmayan, bilindik meze ve yemeklerden oluşuyor. Eşsiz ada mutfağının yemekleri yerine biraz standarta kaçılmış. Muhteşem aromalı zeytinyağı ve şehirdekinden daha tadı tuzu olan sebzeler de olmasa pek keşfe olanak vermiyor buradaki meyhanelerde kurulan sofralar. Süt ürünleri seviyorsanız, işte onlar enfes. Bizim yemek için tercih ettiğimiz Yukarı Kaleköy'deki Yakamoz, enfes gün batımı manzarası için tercih edilebilir. Lokanta temiz ve yemekler yenilebilir lezzette. Daha iyisini yapabilecekken neden ortalamada kaldıklarını ise fazla sirkulasyon olmamasıyla açıklıyorlar. Bu can sıkıcı detaya rağmen, bir anda karşınıza çıkan küçük ve salaş yerler aklınızda kalıyor. Kefalos tarafında çok aç olduğum bir sırada keşfettiğim Adem Baba'nın salaş lokantasını hoşsohbet ve ehlikeyif sahibi, taze mezeleri ve bana seçtirdiği taş plakları pikaptan çalmasıyla anımsayacağım mesela. Kaleköy'deki Son Vapur Limanda da yine tercih edebileceğiniz bir başka yer. Hiç lokanta ve meyhaneye gitmek gibi niyetiniz yoksa bile mandıradan alacağınız taze peynirlerle ve tazecik sebzelerle aç kalmazsınız.

Yapmadan Dönme

- Kefalos plajında saatlerce yüzmeden,
- Kefalos'ta en az bir gece geçirmeden ve yıldızları izlemeden,
- Tuz Gölü'nde kuş gözlemeden, vücudunu gölün balçığına bulamadan, 
- Rüzgar sörfü denemeden,
- Zeytin ağaçları arasında doğa yürüyüşü yapmadan,
- Marmaros Şelalesi'nde piknik yapmadan,
- Merkezdeki Meydani Pastanesi'nden efi badem kurabiyesi yemeden,
- Türkiye'nin ilk su altı milli parkı Yıldızkoy'u görmeden,
- Köyleri, bilhassa Zeytinli Köy, Tepeköy ve Dereköy'ü gezmeden,
- Tepeköy'deki Meryem Ana Şenliği'ne katılmadan (14-16 Ağustos),
- Merkezdeki Meydani Tadında adlı lokantada ev yemeği ve patlıcanlı börek yemeden, 
- Yapabilirseniz Tepeköy'lü Vural'ı bulup, Zeytinli Köy'ü gezdirmesini söylemeden (benden de selam söyleyin),
- Adada üretilen İmbroza sabunlarından almadan (bana da 1-2 kalıp getirirseniz makbule geçer),
- Ada zeytinyağını, balını ve şarabını tatmadan (yerli şaraplar Tını, Barba Yorgo ve Nusretbey).

Bitirirken

Aslında bitirirken değil de, şimdilik noktalı virgülü koyarken demeliyim. Çünkü Gökçeada gördükleriniz kadar, göremediklerinizle da aklınızda kalan bir ada ve mutlaka yeniden gitmek istiyorsunuz. Bozulmamış doğası, yabani güzelliği ve durmaksızın esen rüzgarıyla insanın başını döndürüyor. Mitolojik bir kahraman olsaydım, burayı evim bellerdim dedirtecek denli muhteşem doğa oluşumlarını yeniden görebilmek için can atıyorsunuz. Burada yaşam sakince akıyor, zaman yavaşlığıyla terbiye ediyor. İnsan kalabalığını, hareketli gece yaşamını ve bolca alışveriş yapıp, tüketmeyi seviyorsanız Gökçeada size uygun bir yer değil. Doğayla iç içe olacağınız kampları, sessizliği ve kendinizi dinlemeyi seviyorsanız buradan vazgeçemezsiniz. İster çadırda, ister karavanda, ister tertemiz bir butik otelde kalarak uygun fiyatlarda seyahatinizi yapabilirsiniz. Üstelik şimdilerde İstanbul'dan adaya haftada bir gün uçak seferleri yapıldığından ulaşım daha da kolay. Fahiş fiyatlardaki kazıkçı lokantalar, gürültü kirliliği, çarpık yapılaşma henüz buranın kapısından girmemiş. Bütünüyle pür-i pak değil elbette, burada da marketten paket kahve alıp, dibek kahvesi diye sattığı söylenen işletmeler var. Balık buzluktan, çünkü sirkülasyon yok.(!) Ufak tefek eksikleriyle, ama olanca güzelliğiyle İmbros, nam-ı diğer Gökçeada gezginlerin alakasını bekliyor.

Hiç yorum yok :