Phronesis: "Sahnede İğne Üzerinde Oturuyorsak O Konser İyidir"

Hiç yorum yok

Ivo Neame, Jasper Hoiby and Anton Eger

İstanbul Phronesis'i seviyor. Geçtiğimiz yıl İstanbul Caz Festivali bünyesindeki Tünel Şenliği'nde verdikleri konserden yalnızca bir sene kadar sonra Salon İKSV'deki performansın dinleyicide bıraktığı etki bize bunu açıkça gösterdi. 27 Mart akşamı son albümleri Walking Dark'ı çalmak için çıktıkları sahnede ziklerini öyle kendilerini kaptırarak icra ettiler ki, dinleyiciler tek bir notayı kaçırmamak için pür dikkat kesildi. İstanbul'daki en sessiz ama duygusal anlamda yoğun konserlerinden biriydi diyebiliriz ki, bu her zaman arayıp da bulamadığımız bir özelliktir. Jasper Høiby, Anton Eger ve Ivo Neame'in uzun sayılabilecek süreli birlikteliklerinin uyumunu izlemek dahi konseri unutulmazlar arasına sokmaya yetti.
 
Geçen seneki Tünel Şenliği'nden bu yana albümleri müzikçalarımızdan eksik olmayan grubu  İstanbul konseri öncesi yakaladık ve A'dan Z'ye Phronesis'in müzikal yolculuğunu konuştuk.

Nasıl tanışıp bir trio olmaya karar verdiniz?  

Jasper Høiby : Ben Londra’daki Royal Akademi’de okudum yaklaşık 13 yıl önce. Sonra bir sure Danimarka’da kaldım ama bütün müzik bağlantılarım Londra’daydı. Anton’la da Danimarka’ya gitmeden 1 yıl önce tanışmıştım. Tekrar Londra’ya döndüğümde hemen onu arayıp “Bana yardım et” dedim, o da kabul etti. Bir trio oluşturmak istediğimi söyleyince, yanında bir piyanistle çıkageldi. Triomuz böylece bir anda oluşuverdi. Piyanistimiz Magnus (Hjoth) ile bir albüm kaydettik. Sonra Anton olmadan Ivo ile bir trio oluştuduk çünkü başladığımızda bütçemiz hiç bir şeye yetmiyordu. Biliyorsunuz, bir ülkeye gitmek filan oldukça pahalı. Neyse, çok farklı kombinasyonlar denedik bu süre içersinde ve nihayet bu üçlüyü oluşturduk

Bir piyano üçlüsü olarak adlandırılmaktan memnun musunuz? Bunu soruyorum çünkü bu grupta tüm enstrümanlar eşit, bildiğimiz klasik piyano üçlülerinden farklı.  

JP: Aslında bu benim pek umrumda değil. Piyano, davul ve bastan oluşan üçlüler hep böyle adlandırılagelmiştir. Ağırlık aynı anda en çok notayı basandadır ve ismi de o alır. 

Anton Eger: Bas üçlüsü deseydik, bu defa da üç bas beklenebilirdi ya da bir davul üçlüsünden üç davul beklenirdi. 

Ivo Neame: Klasik tanımlama bu olduğu için bizim de ismimiz böyle. 

Son albümünüz Walking Dark hepinizin bestelerini içeriyor. Bu süreç nasıl gelişti? Albümü nasıl etkiledi? 

JP: Bence bu süreç ilginç olduğu kadar zorluydu da çünkü grubun soundunu gözönüne alarak beste yapmak durumundasınız, öyle herhangi bir şey besteleyip bu Phronesis parçası olsun diyemezsiniz. Şarkı yazarken aklınızda hep grubun soundu olmalı. İlgi çekici olan ise hepimizin farklı besteleme yöntemlerinin olması ama nihayetinde grubun sounduna ters düşmemesi. Bu albümde birlikte oturup bir parça yapmadık.  

Peki ya düzenlemeler? 

JP: Onları tabii ki hep birlikte yapıyoruz. 

Bu süreçte birbirinizle ilgili neler öğrendiniz?

AE: Off, hepsi çok kötü insanlar bunların.

JP: İkisinden de nefret ediyorum. Biz her zaman birbirimiz ile ilgili bir sürü şey öğreniyoruz. Bu da birlikte çok fazla zaman geçirmemizden kaynaklanıyor herhalde. 

AE: Hatta kız arkadaşlarımızdan bile fazla!   

JP: Yoğun ama güzel.

AE: Hepimiz dostuz ki, bence bu pek çok grupta eksik olan bir şey.   

Hepinizin başka projeleri de var. Phronesis ile birlikte tüm bunları sürdürebilmeyi nasıl başarıyorsunuz?  

IN: Hepimiz beste yapıyoruz ve bunların mümkün olduğu kadar duyulmasını istiyoruz. Ayrıca piyano üçlüsünden farklı kombinasyonlar için beste yapmak da iyi bir şey. Farklı gruplarda olmak doğal. Bir çok caz müzisyeninin orada burada devam eden bir sürü projesi var.   

JP: Bir de bu kadar farklı grupla çalmak muhteşem bir ayrıcalık. Farklı kanallarınız oluyor. Phronesis her ne kadar üç albüm yapmış olsa da yeni sayılır, hala üzerine bir şeyler koymaya çalışıyoruz.  

IN: Bir de farklı insanlarla çalışmak ilham verici olabiliyor. 

JP: Evet. Mesela başka bir grupta geri planda olabiliyorsunuz. 

IN: Örneğin, Adam Waldman’ın grubu Kairos Quartet. Onun müzikal yaklaşımı benimkinden farklı ve ben bundan da bir şeyler öğreniyorum. O daha dağınık ve kendi dünyasında çalar, ben daha disiplinliyimdir.

JP: Birbirimizi zenginleştiriyor o süreç. Arka planda kalmak da güzel olabiliyor. Mesela bir şey eklemek istediğinizde “şöyle yapalım mı?” deyip kenara çekiliyorsunuz, siz karar vermek zorunda değilsiniz. 

Elde ettiğiniz bu deneyimler Phronesis’e olan tutumunuzu etkiliyor mu peki? 

JP: İçinde bulunduğunuz her şey etkiliyor tabii ki. Ne yiyorsan osun gibi, ne dinliyorsan osun. Her şey, iyi ya da kötü, bir ilham kaynağı olabilir. Hayatta her şeyde olduğu gibi tüm tecrübelerini yanında taşırsın.   

IN: Farklı gruplarda farklı dinamikler var ve bunları görmek önemli. Bazen iyi gider, bazen gitmez. Bunu deneyimlemek iyi oluyor. 

JP: Bence farklı gruplarla çalmak, bundan elde edilen deneyimler insanın kendisini zenginleştiriyor. Kimyanızın tuttuğu anı biliyorsunuz. Bizim grup da böyle ve bu aslında çok ender rastlanan bir durum. Bir anda olmuyor tabii ki, ona emek vermeniz gerekiyor. 

IN: Bir araya geldiğinizde kimyanız tutacak diye bir kanun yok. Aynı müziği yapıyor olsanız bile, birbirinize lanetler yağdırabilirsiniz. 

AE: Hatta insanlar birbirlerine vurabilirler de! (gülüşmeler)

IN: Bu tip şeyler konserlerde çok olur. Birbirini tanımayan iki kişiyi bir araya getirirsiniz ve bunun muhteşem olduğunu düşünürsünüz ama değildir. 

JP: Özellikle festivallerde çok oluyor bu. Organizatörler “Bu büyük isimle şu büyük ismi aynı sahneye alalım, güzel olur.” diye düşünüyor. Konsere gittiğinizde görüyorsunuz ki, o kadar da iyi olmamış. Ben kendi müziklerini icra ederken izlemek istiyorum onları mesela. 

IN: Normalde kabilesiyle çalıyor herkes. 


AE: Kabile mi? Hiç öyle düşünmemiştim.

IN: Tabii ki olmaz demiyorum. Bazı spontane bir araya gelmeler oluyor sahnede ki bunların bir kısmı da çok güzel oluyor.   

Son albümünüzde enstrüman hakimiyetiniz ve şarkıların duygusal ifadeleriyle çok güzel bir denge yakalamışsınız. Bunu nasıl başarıyorsunuz? Bazı müzisyenleri dinlerken kulağa çok teknik çınlayabiliyor müzik, duygusal boyutu biraz geri planda kalmış gibi geliyor. Tabii bunun kendi zevkimle de ilgisi vardır mutlaka.   

AE: İyi bir tekniğimiz olmadığından olabilir mi? (gülüşmeler) Şimdilik kendi limitlerimizi zorluyoruz. Bilemiyorum. Galiba Amerikalı müzisyenlerden farklı bir gelenekten geldiğimiz, farklı müzik dünyalarında yetiştiğimiz için olabilir.

JP: Zevk meselesi bir de.

AE: Evet. Bunların hepsi birleşiyor. Biz de çok sayıda Amerikalı müzisyenden etkileniyoruz ama galiba kendi zevkimize bağlı kalıyoruz. 

IN: Bir de müzisyenlerin bazen varolandan farklı olmak adına ardına sığındığı virtüözlük meselesi var. Bu bazen pek bir şey ifade etmeden – kendinizi ya da duygularınızı – sadece ve sadece çok iyi çalmaya götürebiliyor insanı. 

JP: O zaman da sanki bir kutuya kapatılmışsın gibi. Şöyle çalmak zorundasın, böyle yapmak zorundasın, verilen listedeki her şey tamamlamalısın filan.

AE: Cazda da durum böyle.

IN: Teknik, işin beceri kısmıyla ilgili. Dünyada çok fazla yetenekli müzisyen var. Eğitim o kadar iyi ki. Bir çok şeyi iyi yapan müzisyenler olunca, müziğin ne olduğu gözden kaçabiliyor. Hisler üzerine kurulu olduğunda unutulabiliyor. Tekniğin çok önemli olduğu gayet açık çünkü onsuz fikirlerinizi müziğe dökemezsiniz ama nihai hedefiniz de olmamalı. 

JP: Teknik tabii ki de önemli. Kendinizi ifade edebilmek için bir tekniğiniz olmak zorunda. Bunun arkasına saklandığınızda, kendinizi ifade etmekten daha başka bir şey oluyor. 

IN: Evet, evet. Anton’un daha önce bahsettiği gibi “drum porn” denen bir olgu var. Davulcuların ne kadar hızlı ve karmaşık çalabildiklerini gösterdikleri videolar var ya, bu artık çalmaktan çok ağırlık kaldırmaya benziyor. Gitarda da var. Cazda da bu oluyor çünkü enstrümental bir müzik. 

JP: Be-bop gibi biraz da. Herkesin anlamadığı, kendine ait bir dilin olduğu, sadece bir kaç kişinin konuştuğu bir dil gibi.

IN: Teknik için mi diyorsun?

JP:  Evet. Dil ve teknik. Sonra ana akım oldu tabii ama yine de öyle bir hava var be-bop’ta.

IN: Evet. Teknik olarak iyi olmak be-bop’un gereklerinden.

JP: Caz 30 yıl öncekinden daha farklı artık tabii. Cazın tanımı biraz flu şimdilerde çünkü insanlar çeşitli türleri karıştırıyorlar, füzyon caz yapıyorlar ki bu da hoş ve sağlıklı. Bu sebeple de tanım yapmak zorlaşıyor. Mesela heavy metal müzik yapanlar çok hızlı çalıyorlar ama onlarda da pek doğaçlama yok.

IN: Geçenlerde Art Tatum dinliyordum, mesela o çok zihinsel. Be-bop’tan bile önceydi bu. Hatta Charlie Parker onu takip ediyordu. Böyle virtüöz müzisyenler cazı domine ediyorlar tabii ve etkili oluyorlar. Bunu gözardı edemezsiniz.

JP: Tabii onlar bu seviyeye getirdi, sen de bir sonraki seviyeye taşıyacaksın gibi bir durum oluyor. Sınırları zorlamak lazım. 

IN: Mesela bazı müzisyenler de var ki önünde çok seçeneğin olmasına rağmen çalmamayı seçiyor. Sadece birkaçını çalıyor. Eğer böyle olabiliyorsan, iyi. 

Az çoktur (Less is more) diyorsunuz yani.

JP: Çoğunlukla öyle.

Peki sizin beste süreciniz nasıl? Hangi enstrümanları kullanıyorsunuz?

AE: Davul ve piyano. Bazen de bas.

JP: Bas. Davul kullanmıyorum, kusura bakma Anton.

AE: Tüm grubu düşünüyordum ben.

JP: Piyano, bas. O an önümde her ne varsa onu kullanıyorum.

IN: Piyano ama bazen onu da bir kenara koyup öyle beste yapmayı seviyorum.

Sizin müziğinizi dinlerken bazen akustik elektronik müzik hissine kapılıyoruz. Hiç böyle düşündünüz mü?

JP: Gerçekten mi? Bunu hiç söyleyen olmamıştı. Neden öyle geliyor size?

Tam olarak ifade edebilecek miyiz bilemiyoruz ama sahnede o kadar güçlü çalıyorsunuz ki, ritm hızı, bas etkisi ve piyanonun lirikliği birleşince bu müzik elektronik kaydedilseydi ve akustik olarak çalınsaydı ortaya bu çıkardı gibi bir fikre kapılıyoruz zaman zaman.

JP: Elektronik müzik pek benim alanım değil. The Books gibi elektronik müzik yapan grupları seviyorum ama elektronik müzik dinlemem pek.

IN: Biz pek öyle bir grup değiliz ama mesela Nils Petter Molvaer, Hidden Orchestra, Arve Henriksen, Food filan dinliyorum. Free elektronik akustik müzik.

Böyle bir şeyi dener miydiniz?

JP: Ben pek sevmiyorum. Albümde bir takım elektronik oynamalar var ama sahnede böyle olacağını sanmıyorum. Öyle bilgisayarın arkasında biri bir takım şeyler yapıyor. Bana göre kişiyi müziğin içine en az alan durumlardan birisi o. 

Sahneden indiğinizde konserin iyi yada kötü geçtiğine neye göre karar verirsiniz?

AE: Sahnede iğne üzerinde oturuyorsak iyidir! (gülüşmeler)

JP: Zor bir soru.

IN: Biz hep birbirimizi dinleyip, destekliyoruz. Her zaman şarkıları taze tutmalıyız. Farklı yorumlar getirmeliyiz. Bunu yapabiliyorsak iyidir.

JP: Aslında biraz o günkü havanıza bağlı ama en çok da seyirciyle olan iletişiminize bağlı. Herkes müziğinizle ilgili, eğleniyor. Her defasında farklı olduğunu düşünüyoruz, hiç öyle bir konserimiz olmamış gibi. Aslında binlerce kez olmuştur ama hep farklıdır.

AE: Bunu beraber yaptık, dinledik, birbirimizden reaksiyonlar aldık. Bir grup olduksa o duygu güzel.

IN: Belki biraz da muhabbet etmeye benziyor. Bazen çok iyi muhabbetler olur, herkesin söyleceği bir şey vardır ve konu açıldıkça açılır. Bazılarında komik biri vardır ve konuşma eğlenceli geçer. Bazen de biri “benim en sevdiğim renk yeşil” der ve orada kalırsınız.

JP: Bazen öyle dersin biri oradan çıkar “benim en sevdiğim renk pembe” deyip konuşmaya devam eder. Kimse dinlemez. O zaman sıkıcı oluyor.

IN: İnsanların çaldığınıza verdikleri tepki önemli. Kendi içimizdeki iletişim kadar, izleyici ile olan iletişim de mühim. 

Bu röportaj için çok teşekkür ediyoruz.
JP, IN, AE: Biz de.

Hiç yorum yok :