GoGo Penguin: "Şimdiye Kadar Yaptığımız En İyi Röportaj!"

1 yorum
Rob Turner (drums), Nick Blacka (bass) and Chris Illingworth (piano)
GoGo Penguin'i çok severek dinlediğimizi daha önceki yazılarımızdan biliyorsunuz mutlaka. Konserlerinin üzerinden biraz zaman geçti ama yoğunluk dolayısıyla yaptığımız söyleşiyi ancak vakit bulup çevirebildik. GoGo değil RunRun Alternatif İstanbul derseniz alınmayacağız. Garanti edebileceğimiz nokta ise bu röportajın çok eğlenceli olduğu. Kahve eşliğinde bir okuyun, yorumlarınızı ayrıca alırız. 


Bu arada GoGo Penguin ile ilgili bir kaç not düşelim. Kendileri artık basçı Grant Russell ile değil, Nick Blacka ile yola devam ediyor. İkinci albüm de yolda. Sevenleri Temmuz'da kendilerini İngilitere'deki Love Supreme Festival'da yakalayabilir. Lafı daha fazla uzatmadan, sözü GoGo Penguin'e bırakıyoruz.


Daha önce sizin hakkınızda yazı yazmış olduğumuzdan grubun isminin hikayesini biliyoruz ama nasıl tanıştığınızı pek bilmiyoruz. Klasik hikaye mi? Okurken mi tanıştınız? 

Rob Turner: Biraz öyle. Birbirimizi uzun zamandır tanıyoruz. Bu grubu kurmadan önce başka gruplarla çalıyorduk. 

Chris Illingworth: Birbirimizi çeşitli gruplardan tanıyorduk ve birbirimizi çalarken de izlemişliğimiz çok.

RT: Ben ve Nick herhalde 14 grupta çaldık şimdiye kadar.

Nick Blacka: Evet. Birlikte çalmaya başlayalı da 7 yıl oldu. 

Bu kadar çok farklı gruplarla çalışmak GoGo Penguin’i nasıl etkiledi peki?

RT: Bence etkisi çok. GoGo Penguin biraz deney gibi başladı aslında. 

CI: Evet.

RT: İlk defa biraraya geldiğimizde, bir grup kurmayı düşünmemiştik. Sadece prova yapıyorduk. Sonra birisi bizi konsere çıkardı.

CI: Manchester’da küçük bir barda çaldık. Daha çok arkadaşlarımıza çalıyorduk önceleri. Sonra başkaları da dinlemeye geldi ve bize “ilginç bir soundunuz var” demeye başladılar. Bizim müziğimizden bahsettikleri zaman , baktık ki herkes farklı bir şeyler bulmuş. Kimi Aphex Twin dedi, kimi EST dedi. Ama her zaman farklıydı söylenen. Hiç kimse aynı şeyi söylemedi. Herhalde bizim müziğe olan bu farklı yorumumuzu beğendiler. 

fotoğraf(3)

“Müziğiniz şu gruba benziyor” dedikleri zaman bozuluyor musunuz? 

RT: Hayır. Müziğin tarihine baktığınızda büyük sıcak bir kucaklaşma olduğunu görürsünüz. Kopyalamak, çalmak, geliştirmek, icat etmek de bunun bir parçası. Bence müzik biraz ortak kullanım alanı gibi. Tabii ki benzerlikler olacak.

NB: O sebeple de hiç dert etmiyoruz bunu.

Benzerlikler olsa da sizin beste ve yorumlarınız kendine özgü. Peki, albümünüzü çıkardığınız Gondwana Plak şirketinin sahibi, aynı zamanda da müzisyen Matthew Halsall ile nasıl tanıştınız? 
 

CI: Manchester caz sahnesinin bilinen müzisyenlerinden o da. Aynen birbirimizle tanıştığımız gibi, onu da çalarken izledik. Plak şirketini de biliyorduk zaten. 

RT: Manchester, İstanbul kadar olmasa da, büyük bir şehir ama herkes birbirini tanıyor. Müzik camiası o anlamda güzel.  

NB: Evet.

RT: Ben daha önce Matthew Halsall ile çaldım. Manchester’da tüm müzisyenler birbirini tanıyor bir şekilde. Matt de bir gün konserimize geldi. Konserdeydi, di mi?

CI: Evet. Bizi çalarken dinlemiş ve çok etkilenmiş. Sonrasında orjinal ve farklı olduğumuzu, kendi plak şirketinin de bu doğrultuda ilerlediğini söyledi ve albüm yapmak istedi. Hatta İstanbul’a gelmeden bir gün önce ikinci albümümüzün kayıtlarını bitirdik.

Gerçekten mi? Çok güzel bir haber bu.

CI: Dün akşam bunu kutlamak için bir parti yaptık ve pek uyumadık doğrusu.

NB: Son üç aydır doğru düzgün uyumadık ki! 

CI: Evet. Üçümüz üç aydır albüm için çalışıyorduk. Farklı oldu. 

RT: Kesinlikle farklı şeyler var.

İlk albümünüz için niye “Fanfares” ismini seçtiniz? Bir şeyi anons etmek anlamına geliyor. “Tatatatatata. Sıkı durun, geliyoruz!” mu demek istediniz? 

CI: Ben o dönemde Ligeti’nin “Fanfares” isimli bir bestesini çalmaya çalışıyordum ve bir türlü beceremedim çünkü çok zordu. Bunun üzerine sinirlenip kendi şarkımı yazdım. Bu isim hem albüme uygun düştü, hem de muhteşemdi, biraz da agresif bir tarafı vardı tabii. Aynı zamanda bu ilk albümümüzdü. Haydi bakalım deyip insanlar dinledikten sonra ne düşünecek görelim dedik 

Peki “HF” isimli parça nedir? İnternette bununla ilgili bir şey bulamadık. 

RT: Hidrojen Florür anlamına geliyor. 

Nasıl yani? Bildiğimiz kimya. 

RT: Sormamalıydınız. (gülüşmeler)

 Sizin için önemli olan birinin baş harfleri diye düşünmüştük.

RT: Yoo, yoo. Bir aşk hikayesi değil. (gülüyoruz) Sadece kimya.  



Albümde minor bir hava var. İnsanı hüzünlendirmiyor ama karanlık biraz. Bir nedeni var mı? 
 

RT: Hiç Manchester’a geldiniz mi? (gülüyoruz)

NB: Üç ay kalsanız, nedenini anlarsınız. 

Sizi o kadar etkiliyor mu? Mutlu eden şeyler de vardır mutlaka.
 

CI: Tabii ki. Şaka bir yana güzel bir yer. Bilemiyorum. Dinlediğimiz müzikleri düşündüğümüzde, dinlerken eğlendiğimiz şarkılardan pek etkilenmiyoruz aslında. Bir de benim klasik müzik geçmişim var. Romantik dönem bestecilerini çok dinlerim. En iyileri ve en ağırlarıdır. Belki de ondan.

Dediğimiz gibi depresif değil, hoş bir karanlık bu. Manchester böyleyse, sorun yok. 

RT: Aslında oldukça karanlık bir yer. Pek güneş ışığı görünmez. 

CI: Özellikle de 3 aydır penceresi olmayan bir çalışma odasında oturuyorsanız…

NB: Ve de soğuksa, oldukça iç karartıcı olabiliyor.

CI: Ama yine de güzel bir şehir.

Albüm yapma süreciniz nasıl işler peki? Bestelerinizi nasıl yapıyorsunuz?
 

CI: Genelde birimiz bir fikirle çıkagelir ve üçümüz onu geliştiririz. İkinci albümde daha ileri gittik. Mesela bir keresinde Nick bir bas melodisi buldu, sevdik ve üzerinde çalışmaya başladık. Sonra çeşitli fikirler ürettik olmadı. Bir müddet böyle devam ettikten sonra adım adım bir şeyler oturdu ve nihayet parça ortaya çıktı.

RT: Bu arada bir sürü şeyi de atıyoruz.

NB: Garip yollara girdik, bir bulvardan aşağı yürümeye başladık ve bir noktada kaldık, sanki kendimiz değildik, hiç bir şey değildik hatta. Cover yapan bir grup gibi. Sonra tekrar başladık.

RT: Hepimiz bu konuda hemfikiriz. Beste yapmak çok zaman alan bir iş. 

O halde parçaların düzenlemelerini kolektif yapıyorsunuz.

CI: Evet.

Hepinizin farklı bir beste stili varmış gibi geliyor bize bazen. Mesela “Last Words”ü dinlerken, “I Am That”i de aynı kişinin yazmış olabileceğini düşündük. Belki de albümü çok fazla dinlemiş olmamızdandır, bir noktada parçaları birbirine benzetmek mümkün. Ama albümdeki bütünlük hiç bozulmuyor. 

CI:
Bu ilginç. Genelde birimiz neredeyse eksiksiz bir fikirle geliyor, bunu bile hep birlikte geliştiriyoruz. Bu albümde daha da ortaklaşa çalıştık. Artık birbirimizi daha iyi tanıyoruz, birbirimize daha fazla alıştık. 


Müziğinizi akustik elektronika olarak tanımlıyorum.

RT: Zekice. Teşekkürler. 

Organik sesler kullanıyorsunuz ama elektronik bir hava estirmeyi başarıyorsunuz. Bir sonraki albümde elektroniğe daha fazla yer vermek gibi bir düşünceniz var mı? 
 

CI: Evet. Kesinlikle.

NB: O yöne doğru gidiyoruz.

RT: Biraz elektronik dokunuşlar var. Bir sonraki albüm muhtemelen daha özgür (free) olacak. Çok yoğun bir şekilde caz dünyasının içinde olunca, bir anda bu tarz işler yapmak pek kolay olmayabiliyor. 

CI: Biz sadece piyano, bas ve davul’un çıkardığı sesi de seviyoruz. Ama bunu yapabildiğimiz kadar ileriye götürebilirsek , insanlar yine piyano, bas ve davul üçlüsü görecekler karşılarında ama çılgın sesler çınlayacak mekanda.  

NB: Evet. Bir sonraki albüm kesinlikle daha fazla elektronik öğreler içerecek, yavaş yavaş ekliyoruz.

Sahnede elektronik aletleri siz mi kullanacaksınız yoksa bir müzisyenle işbirliği içinde mi olacaksınız?
 

RT: Yok. Bu geceki konserde bile biraz elektronik var aslında. Grubun 4. bir üyesi var, Joe. Kendinden bahsedilmesinden pek hoşlanmıyor, arka planda kalmayı seviyor. (gülüşmeler)

NB: Kendisi ses teknisyenimiz.

RT: Evet, ama tüm piyano, davul, bas efektlerini, mesela delay, reverb filan gibi tüm efektleri kendisi yapıyor. Göreceğiz bakalım. 

Siz son zamanlarda neler dinliyorsunuz? 

RT
: Sizi bilmem arkadaşlar ama ben son 3 aydır, prova odasında ne varsa onu dinliyorum. Zaten kendimizi oraya kilitledik adeta. 


CI: Ben bir süredir Burial dinliyorum. Bize karanlık diyorsanız, o daha da karanlık. Londra’lı bir prodüktör aynı zamanda. Çok ilginç. Ben daha gençken dans müziğine meraklıydım biraz. Onda da bu hissiyat var ama daha yenilikçi 
tabii. Tam olarak dubstep yapmadan o havayı veriyor. 

RT: Galiba üçümüzün ana grubu Radiohead. Onları dinlemeye bayılıyoruz. Bir de Aphex Twin vee… ben her şeyi seviyorum galiba.

NB: Evet, gerçekten herşeyi seviyor, Dolly Parton’ı bile. (gülüşmeler)  

RT: Çoğunlukla Aphex Twin…ve Dolly Parton. (gülmeye devam)

Önünüzde size bekleyen festivaller var. Festivallerde çalmakla ilgili neler düşünüyorsunuz? 

RT: Harika!

CI: Ben çok heyecanlıyım o konuda. Bir kaç hafta önce Londra’daki Koko’da bir konser verdik. 
NB: Evet, büyük bir etkinlikti.

CI: Bizim en büyük ikinci konserimizdi ve muhteşemdi. O kadar büyük bir kalabalığa, hem de ayakta duran izleyicilere çalmak inanılmazdı. Bizim pek öyle bir izleyicimiz olmuyor, genelde oturmalı oluyor konserlerimiz. Festival hissi gerçekten çok güzel. Üstüne üstlük açık havadaydı. Bir de Matt Halsall ile birlikte Fransa’nın güneyinde muhteşem bir sahnede çaldık. 

RT: Evet. Sahne okyanusun üzerine kurulmuştu. Şahaneydi. 

Son sorumuza geliyoruz. Sizce Manchester soundu diye bir şey var mı? Belki siz de bunun en iyi temsilcilerinden birisiniz. Ne dersiniz?

NB: Umarım öyledir.

CI: Dışarıdan bakan biri olarak bunu siz söyleyebilirsiniz bence. (gülüyoruz)
RT: Mancherster’da bizim de beğendiğimiz bir sürü müzisyen var. Mesela Jon 
Thorne. Hatta bir kulüp var, adı Matt and Phred’s. Saksofon çalan Matt ve arkadaşı Phred tarafından kurulmuş. Ben orada çok şey öğrendim ve çeşitli müzisyenler tanıdım. Örneğin John Allis, Jon Thorne, Stuart McCullum, Luke Flowers. Böyle uzayıp giden bir liste var ve hepsi de çok arkadaş canlısı insanlar.

CI: Bence ilginç olan Jon Thorne, Stuart McCullum gibi müzisyenlerin aynı zamanda elektronika ile de ilgilenmesi. Jon Thorne’un Lamb’i gibi. Biz Lamb’I dinlemeye başladıktan sonra öğrendik ki meğer Jon Thorne aynı zamanda çok iyi bir caz müzisyeniymiş. Bu çok ilginçti. Bunlar bizim soundumuzu etkiliyor olabilir. Sadece tek bir türe bağlı kalmak zorunda değil kimse. 

NB: Bence Manchester soundu diye bir şey var. İnsan çevresinden etkileniyor en nihayetinde. 

CI: Doğru.

NB: Yani çevren neyse sen de osun.

Anlıyorum. Bu güzel röportaj için çok teşekkür ediyoruz. 

CI: Biz teşekkür ederiz. 

RT: Ayrıca şimdiye kadar yaptığımız en iyi röportaj bu oldu. 

Bunu duymak çok güzel! Teşekkürler. 
 

RT: Çok iyi sorular vardı.

CI: Cevap vermeden önce düşünmemiz gerekti. Cevaplarını bildiğimiz sorulardan değillerdi.

Genelde kendi merak ettiğimiz şeyleri soruyoruz. Böyle hissettiyseniz ne mutlu bize.
 

CI: Konserde görüşürüz. 

Tabii ki! 

Görüştük. İşte konser videomuz!



1 yorum :

Couplhet dedi ki...

Keyifliymiş gerçekten. Kahve olmasa aramazmışım.

Albüm müjdesini sizden aldım çok teşekkürler..

O herşeyi sevme duygusu bende de var. Hiçbirşey için kötü demek istemem. Anlamamak benim eksikliğim gibi gelir.bu insanı geliştiriyor bence.