Genç Osman: "Dinginliğe Övgü"

Hiç yorum yok

Nerden başlasak, nasıl anlatsak bilemediğimiz nadir isimlerden biriydi bu haftaki konuğumuz. Mavi Sakal'a bir geldi pir geldi ve gönlümüzün baş köşesine oturuverdi. Kulaklarımızdan silinmeyen o kendine özgü aksanıyla sakin sakin şarkılar söyledi, biz de eşlik ettik. Sonrasındaki sessizliği fırtınaya yorsak da, Hindiba ile anladık ki tozu dumana katmaya gerek yoktu her zaman. "Bu sen misin, ben miyim yorulan?" sorusunun cevabını içimizden yanıtladık: d) hepsi.

Fırtınaların kopmadığını biliyorduk artık, sessizlik susarak yürünen bir yoldu ama bu arada başka bir şey vardı kopan. Bir uçurtma... Rüzgarın yanaklarımızı hafifçe okşadığı, mavinin her tonunun görülebildiği bir günde süzülüyordu gökyüzünde. Kulaklarımıza çalınan şarkıları dinledikçe, yakalamak için peşinden koştuk. Her dinleyişte başka hayaller kurup yollara düştük kendi içimizde. Ve nihayet kuyruğuna dokunabildik o uçurtmanın...

El yazılarının giderek bozulduğu, bir parça sessizliği bile satın almak zorunda kaldığımız bu kaotik zamanlarda Genç Osman Yavaş'ın gereksiz tüm taramalardan uzak, giderek aynılaşan seslerin içinde kendi yolunu arayan, bulutsuz gökyüzü kadar duru müziğine ihtiyacımız varmış. Yeni albümün öyküsünü kendisinden dinliyoruz.

Sizi Mavi Sakal'dan ve daha sonra kurduğunuz Hindiba'dan tanıyoruz. Son albümünüz “Gökyüzü Masmavi” ise, grup ile yapılan müzikten tamamen ayrı bir tarzda, daha akustik. Bunu özellikle mi tercih ettiniz?

Öyle gelişti diyelim. Mavi Sakal döneminden sonra Hindiba ile müziğe devam ettim. Herkes iş güç sahibi olduğu için Hindiba yürümedi. Ben de tek başıma şarkı yazmaya ve kendi kendime söylemeye başladım. İnsan bu süreçte yalnızlaşıyor ve ister istemez o grup kimyasından uzaklaşıyor. Bu dönemde ürettiğim şarkılar da tek başına söylenebilecek şarkılar kıvamındaydı. Bunların demolarını hazırladığımda da onların sakin hallerini bozmadan, olması gerektiği gibi bırakmaya dikkat ettim. Olabildiğince sade bir demo hazırladım. Sonra prodüktörüm Reuben (De Lautour) de stüdyoda bu tercihime saygı gösterdi. Hatta kimi şarkılarda daha da sadeleştirmeyi önerdi, çünkü farkında olmadan yüklendiğim şarkılar olmuştu. Onları ayıkladık. Sadelikten kasıt sakinlikse, onu yakalayabildiğimizi düşünüyorum. Bana kalsa daha bile sade olabilirdi. Mesela, albümde "Aşk" diye bir şarkımız var, fazla prodüksiyon kokuyor. Bütünü bozmuyor neyse ki.

Albümdeki şarkılarda sözler kadar, düzenlemelerdeki enstrümanların dengesi ve uyumu da dikkat çekiyor. Akustik gitarı elektronik gitar tamamlıyor, kimi şarkılarda nefesliler devreye giriyor. Şarkıların bestelenme ve düzenleme sürecinden bahseder misiniz?

Şarkıların pek çoğunun düzenlemeleri albümden önce hazırdı. Bugünkü hislerime göre şarkıları yeniden elden geçirip, nihai hallerine uygun bir biçime getirdim. Albüm sırasında da bunlarla çok uğraşmadık çünkü ben zaten hamallığını önceden yapmıştım. Pek çok şarkı demodaki halleriyle hemen hemen aynı kaldı, belki kayıt sırasında tonunu ya da enstrümanları değiştirdik. Örneğin, “Bu Şehirde” şarkısının iki versiyonu vardı ve albümde kullandığımız ikinci versiyonuydu. Şarkının Hindiba versiyonu internette var, onu da albüme koysak mı diye kendi aramızda tartıştık. Sonra yeri ve zamanı geldiğinde bir yerde çalarız diyerek vazgeçtik.

Hem bir grupla müzik yapmış, hem de tek başına şarkı üretmiş bir ozan şarkıcı olarak bu iki biçim arasında dinleyiciyle kurulan bağ bakımından fark görüyor musunuz?

İkisinde de doğru insanları bulmanız ve kimyanızın onlarla tutması gerekiyor. Şu an enstrümanlarına son derece hakim, sahnede çok iyi müzisyenlerle çalışıyorum. Ben de gitarımı gerektiği kadar çalabiliyorum. Akustik müziğin şöyle bir güzelliği var, ki benim tercihimin bu yönde olmasının da nedeni, belli bir yaşta birikmiş hikayelerinizi anlatmanıza imkân veriyor. Grupta anlatacaklarınızı daha büyük ölçekte anlatmak durumunda kalıyorsunuz. Akustik müzikteyse doya doya şarkı söylüyor, hikayeler anlatıyorsunuz ve müzik de bunu destekliyor. Her şey yalın bir yapıda ve daha açık. Alçakgönüllü bir kişi olmakla birlikte, müziğimin üretim sürecinde tam bir diktatörüm. Ne istediğimi, duyguyu nasıl vereceğimi iyi biliyorum. Bunun rahat bir tarafı var, çünkü çalma aşamasına gelince süreç muallakta kalacağına her şeyi belirlemiş olduğum için kolay ilerliyoruz.

Albüm kendi içinde öyle bütünlük içinde ki, bu da olsaydı yahut bu fazla gelmiş dediğimiz bir şarkı yok. Albüme hangi şarkıları alacağınıza nasıl karar verdiniz?

Prodüktörüm “bu albüm aşk konulu olsun” diyerek büyük bir kıyım yaptı. Böylece baştan bir küçük çapta bir katliam oldu zaten. İsyankar şarkılara bu albümde yer vermedik. Prodüktörüm de “Sana baktığımda böyle şarkıların albümde yer almaması gerek” dedi. Ben de buna katıldım. Dinamik parçaları böylece eledik.

Bir müzisyen olarak prodüktörlerin sürece çok müdahale etmesinden hoşlanır mısınız?

Hiç hoşlanmıyorum. Kafanızda belli bir şey olsa da albüm zor bir süreç. Prodüktörüm Reuben çok saygı gösterdi. Şarkıların özünde var olanı destekleyerek etrafında doku yarattı. İyi bir müzisyen olduğu için de ifadelerimi notaya dökmemde yardımcı oldu. Müzikal anlamda onunla çalışmak çok keyifliydi. Zaman zaman tartıştık da, ama genel olarak uyumlu ve güzel bir şekilde tamamladık.

Bestelerinizi hangi enstrümanla yapıyorsunuz?

Biraz belalıyım o konuda. Şarkının hissi geldiğinde ya bilgisayarın karşısına geçip, davul programından ritmi bularak gitarla üzerinden geçiyorum. Klavyesini, basını ekleyip birleştiriyorum. Ya da gitarla şarkıyı ortaya çıkardığım da oluyor. Ne kadar hakimim bilmiyorum ama gitar hakim olduğum tek enstrüman ama “Seninle Kalıyorum” klavyede yazdığım bir şarkı.

Mütevazi davranıyormuşsunuz gibimize geliyor.

Yazdığım şarkıyı o enstrümanla çalabiliyorum, o kadar.

Elektronik cihazlardan ya da ortamlardan yararlanıyorsunuz, değil mi?

Bilgisayardaki davulu ritimden sapmamak için kullanıyorum. 80'ler teknolojisi dört kanallı bir kayıt aletim vardı, yetersiz kaldığında şarkıyı bilgisayara atıp, bir kanal daha açarak şarkıyı tamamladım. Kayıtları yaparken sahneyi de düşündüm doğrusu. Sahneye yüz kişiyle çıkamayacağıma göre, mantıklı ezgiler ve basları bir araya getirdim. Üç gitarın aynı şeyi çalmasındansa, armoniyi tek gitarla çalıp, yanına klavye verdim. Albümde az enstrüman olmasına rağmen bu kadar melodik olmasının nedeni de doğru sesleri örmekti. Şarkıyı örme işini iyi yaptığımı düşünüyorum.

Albümde düet yapmaya nasıl karar verdiniz?

O fikir kimden çıktı, hatırlamıyorum. Birisi konuyu açtı. Açılır açılmaz da kafamda Aylin Aslım netleşti zaten. 2003'te bitişi ekonomik krize denk gelen bir albüm çalışmam olmuştu. Aylin'le o dönemde tanışmıştık. “Dilek Tutmak” benim 1992'de yazdığım bir şarkı. Eski kayıtlar pek değişikliğe uğramadı.

Mavi Sakal'dan ayrıldıktan sonra neden bu kadar beklediniz?

Benim Mavi Sakal'a girişim de aslında profesyonelce olmamıştı. Kaan beni gruba davet etmişti. Şarkı söylemeyi çok sevdiğim için gruba girmek istedim. İş sonradan ciddiye bindi. Ben her zaman insanın sevdiği işi dürüstçe yapması gerektiğini savunurum. Bir insan işini iyi yapamıyorsa o ideal olarak kalsın ve asıl yapabileceğini arasın. Ben o yüzden çevirmenlik işini öne aldım çünkü öbür türlü bar müzisyeni olarak kalırdım. Başkalarının şarkılarını çalarak kendimi zehirler, bir şey üretemez hale gelirdim. Bunu yapmaktansa şarkılarımı kendi kendime söylemeyi tercih edip, çevirmenlikle hayatımı kazandım. Bu bir seçim. Müziksiz yapamam diye ısrar etseydim, barlarda yabancı coverlar çalan biri olurdum.

Kan Kokusu” albümü pek çok insanın benliğinde yer etti, kült bir albüm oldu. Bunu neye bağlıyorsunuz?

O albümde çok büyük bir prodüksiyon olduğunu unutmamak lazım. “İki Yol”un video klip olarak çıktığı dönemde sabit ayaklar üzerinde kameralarla birbirinin aynı içerikte klipler vardı. İstisnalar vardı ama video klip piyasası kötü durumdaydı. Mavi Sakal'da Murat Tümer bu konuda öncü bir isim bence. Çünkü ticari bir işte bile farklılaşılması gerektiğini ve buna yatırım yapılması gerektiğini öngördü. Bu işe saygı göstermektir. O dönemde bazı gruplar vardı, sponsorlardan aldıkları paralarla bir minibüse kötü hoperlörler atıp, şehirleri dolaştılar ve kaldırımlarda konserler verdiler. Sanatla uzaktan yakından hiç bir alakası olmayan, ticari işlerdi. O zamanlar bizim istediğimiz tarzda bir albümü İstanbul'da kaydetmek mümkün değildi, “Kan Kokusu”nu Finlandiya'daki Finnvox Stüdyoları'nda kaydettik. Oradaki prodüktörler de iyiydi ve herkes işini severek yaptığı için çok iyi bir albüm çıktı ortaya. “İki Yol”un klibini Charles Richards çekti. Bütün bileşenlerin kimyası tuttu. Finlandiya'da çok rahat ettik, rahat üretim yapılabilecek bir stüdyoydu. Her şey doğru yapıldı ki, üzerinden 15 sene geçmesine rağmen hâlâ hatırlanıyor.

Kan Kokusu”nda gitarın sertleştiği şarkılar da var ve sizin yumuşak sesiniz ilginç bir biçimde o şarkılara da uyum gösteriyor. İleride daha sert tandanslı şarkılar içeren bir albüm yapmayı düşünür müsünüz?

Kan Kokusu”nda aslında çoğu şarkıyı sakin bir tonda söylüyorum. Genelde sert gitarların üzerine kükreyerek söylenir, ben onu yapmadım. Belki de uyumu buradan yakaladık. Sorunuza dönersek, halihazırda 30 kadar hazır şarkım var. Konserlerde “Çirkin Krallar” diye bir tanesini çalmaya başladık. Ben kendimi ömür boyu akustik şarkılar yapacağım diye zorlamıyorum. Bu albümeki sakinlik, son yıllardaki ruh halime çok uyuyordu. Bir sonraki sene yapacağım albümde ne olacağı konusunda bir vaadde bulunamam. Buldunduğum anda o benim için ticarete dönüşüyor ve ben de hemen “çevrilecek kitap var mı” diye bakınmaya başlıyorum.

Edebiyatla, özellikle çeviriyle iç içe olmak "Gökyüzü Masmavi"deki şarkıların sözlerini etkiledi mi?

Kendimi yazarak daha iyi ifade etmemi sağladı. “Kan Kokusu” döneminde insanların diline doladığı şivemin bozukluğu kasıtlı bir şey değildi. Finlandiya'da kayıt yaptığımız sırada prodüktörler yabancı olduğu için Türkçemin ne denli kötü olduğunun farkına varmadılar. İkaz eden kimse olmadı. Şu anda bile konuşmam, yaptığım çevirilerden çok daha kötü. Yeni şarkılarımda sözlerim eskilerine nazaran çok daha iyidir diye düşünüyorum.

"Gökyüzü Masmavi"bin bu denli dingin olmasında İstanbul'un kaotik bir şehir olmasının etkisi var diyebilir miyiz?

Şehir kaotik, özlemini duyduğum şey sakinlik. Ben huzur bulmak için eve kaçan, kendimle baş başa kalmayı seven biriyim. Eve çekildiğimde sakin zaman geçiriyorum. Kaos bir yandan insanı bazı şeyleri sorgulamaya yönelten, dinç tutan da bir şey aslında ama eve döndüğünüzde de tam tersini istiyorsunuz. Dışarıda olmak belli bir süreden sonra bana fazla gelmeye başlıyor, sıkılıyorum. Arkadaşlarımla sakin yerlerde konuşmak istiyorum ama çoğu yer karanlık ve gürültülü. Bence insanların pek çok konserde bu kadar konuşmasının nedeni de bence bu aslında. Akşam dışarı çıktıklarında bunu yapabilecekleri bir mekân yok.

Bu açıdan düşünmemiştik. İnsanlar sanki konuşmaktan müzik dinlemeye zaman ayırmıyor gibimize geliyor.

Müziğin sakin olduğu, daha sessiz ve daha aydınlık olan yerler çok pahalı. Bu özellikler lüks sınıfına girmeye başladı nedense. İnsanlar konserden önce bir şeyler içip, sakince konuşabilecekleri yerler bulabilseler, konserde bu kadar konuşma olmaz diye düşünüyorum. Tabii ben konserdeki konuşma durumuna pek karışamam.

Müzisyen olarak sürekli uğultu halindeki dinleyici karşısında konsantrasyonunuz bozulmaz mı?

Müziği icra ederken bu uğultuyu duymuyorum galiba. Ağır bir şarkı olan “Gökyüzü Masmavi”de her seferinde ne kadar sessiz dinlendiğine şaşırıyorum. Başka gittiğim konserlerde biraz yavaş tempolu şarkılarda hemen sohbete başlıyorlar.

İstanbul'da bazı konserlerde akıllı telefonların ve fotoğraf makinalarının flaşlarından ya da sürekli konuşulmasından rahatsız olan müzisyenler tepki göstermişti.

Evet, sahneyi rahatsız edecek boyuta ulaştığında tepki gösterilebilir. İyimser yaklaşıp, müzisyenin işine konstantre olduğunda dinleyenlerin de gerekli ilgiyi göstereceğine inanmak istiyorum.

Hindiba'dan konuştuk, Kadıköy'ün hayatınızdaki yerini de konuşalım istiyoruz çünkü Hindiba bir Kadıköy grubuydu.

Kadıköy bana göre bir hastalık. Öyle bir yer ki, şehir içinde mahalle yaşamı sürebiliyorsun. Belki çok kalabalık bir yer, ama benim alanım yedi-sekiz sokaklık alanda sinema, bar ve arkadaşlarımın evlerini içeriyor. Buradan çıkmak zorunda kalmıyorum ya da çıksam da vapurla trafiğe takılmadan karşıya geçiyorum. En büyük huzuru evimde buluyorum ama Kadıköy'de dengeli bir durum olmasını seviyorum. Kadıköy henüz ticari bir merkez haline gelmiş değil, ancak Haydarpaşa projesiyle birlikte hızlı bir şekilde dönüşecek.

Burada özellikle gitmeyi sevdiğiniz bir yer var mı?

Genelde evde olmayı seviyorum. Üniversiteden tanışık olduğum arkadaşlarımla gidip bir yerde içmektense evlerimizde zaman geçirmeyi tercih ediyoruz. Yalnız başına içmeye gidenlerdeniz, bir yere sadece müzik dinlemek için gidiyoruz. Sohbeti evde etmeyi tercih ediyoruz. Birbirimizi duyuyor, dinleyebiliyoruz, müziği seslerimizle bastırmakla zaman kaybetmiyoruz. Mütevazi mekânları seviyorum. Mekânlar arasındaki o fiyat uçurumlarından haz etmiyorum. Bir yemeği korkunç paralara yemek haksız kazanç. Güzel müzik koyup, içeriyi iyi dekore ettim, fiyatı arttırdım demek yerine bunlar normalleşsin istiyorum.

Artık aydınlık ve sessiz mekânlar diye ayrı bir kategori oluşmak zorunda kaldı.

Evet, bunu yapmak zorunda kaldılar. İş bu kadar acınası bir hale geldi.

Nasıl salonlarda konser vermeyi seviyorsunuz?

Seyirci kısmının karanlık olup, sahnenin çok parlak olduğu durumlardansa ışığın dengeli dağıldığı, kalabalığın derinliğini görüp, insanların elektiriğini alabileceğim yerleri daha çok seviyorum. Karga'da bir konser verdik, müthişti. Küçük olunca ve insanlar oturunca müziğimle daha iyi iletişim kurabildiğimi düşünüyorum.

Peki, son sorumuzu soralım: Hücum kayıt mı seviyorsunuz, yoksa ayrı ayrı mı?

Hiç birini. Ben sahneyi seviyorum. Demo sürecini de seviyorum. Kayıt dedikleri anda geriliyorum. Dönüşü olmayan bir yola girmiş gibi geliyor. Stüdyoda o gün nasıl hissediyor, ne kadar çalabiliyorsanız onun bir yansıması oluyor. Her zaman düzeltme şansı bulamıyorsunuz. Konser ise hata affediyor. Siz insanlarla iletişim kurarsanız, karşılıklı insan olduğunuzu kabul edip, hata doğal karşılanır.


(Kayıt cihazını kapattıktan sonra Genç Osman'a vazgeçemediği müzisyenleri sorduk. Gençliğinden bugüne plağını sürekli döndürdüğü isimleri defterimize yazdı.)



Hiç yorum yok :