Roller Trio: "Sadece İçimizden Geldiği Gibi Çalıyoruz"

Hiç yorum yok

Luke Reddin-Williams, James Mainwaring, Luke Wynter 

Önceki haftalarda Roller Trio'yu blogumuzda ağırlamıştık. Cayır cayır müzik yapan bu genç müzisyenleri kısa bir süre sonra İstanbul'da da konuk ettik. Salon İKSV'de insanın enerjisini tazeleyen bir konser veren Roller Trio ile öncesinde bir araya gelip biraz sohbet etme imkanı bulduk. 

Kahvenizi alıp siz de bize katılabilirsiniz. 

Öncelikle sizi yeni tanıyanlar için nasıl bir araya geldiğinizi sorarak başlayalım. Nasıl tanıştınız? Neydi o sizi birbirinize çeken güç?

Luke Reddin-Williams : Önceleri grup ben ve Luke’tan oluşuyordu. Eski evimin oturma odasında doğaçlama yaparak çalmaya başladık. Bu böyle bir kaç hafta devam etti ve aramızda güzel bir bağ oluştuğunu gördük. Sonra ben James’e ihtiyacımız olduğunu düşündüm. Daha önce aynı evi paylaştığımız için, onu önceden tanıyordum. Bir gün biz Luke’la doğaçlama yaparken bize uğradı ve bizimle beraber çaldı. O zamandan beri birlikteyiz.

Siz bir caz grubu olmadığınızı söylüyorsunuz ama biz sizin free jazz ya da rock jazz dediğimiz türü temsil ettiğinizi düşünüyoruz. Sizin caz tanımınız nedir?

Luke Wynter : Biz aynı zamanda müzik okuluna da gittik ve orada hep belli şekillere bağlı kalarak çalmamız öğretildi. Bizim yaptığımız o tanıma, klasik caz tanımına da diyebiliriz,  hiç uymuyor.

LR-W: Aslında biz bu doğaçlamalara eğitimin tersine gitmek, ona karşı çıkmak için başladık çünkü orada öğretilen şeyler biraz fazla klasik. Başka şeyler yapmak istiyor insan. Bu da bizim müziğimizde bu şekilde ifadesini buldu.

James Mainwaring : Bir de cazı sevmediği için konserlere gelmeyen bir çok insan var. Diğer yandan, biz daha çok rock ağırlıklı bir müzik yaptığımız için, konserden sonra yanımıza gelip de “Ben cazdan nefret ederim ama sizi beğendim” diyen bir sürü insan da var. O sebeple de caz kelimesinden biraz uzak duruyoruz.

LW : Caz dendiğinde insanların bir takım beklentileri oluyor.

Haklısınız. Genelde caza farklı bir bakış açısı var insanlarda. Peki, doğaçlamalardan mı çıkıyor hep şarkılar yoksa şöyle olsun, böyle olsun diye düşünerek mi yapıyorsunuz?

LW : Birlikte çaldığımız zaman, hep doğaçlama yapıyoruz ve bunları kaydediyoruz. Dinledikten sonra en iyi bölümlerini alıyoruz ve bunu bir bütün haline getiriyoruz.

LR-W : Bilgisayarımda neredeyse iki yıllık kayıtlarımızın tümü var.

Tam ben de onu soracaktım. Unutmamak için kaydetmek lazım herhalde.

LW : Evet. Neredeyse her gün iki saat doğaçlama yaparak çalıyoruz. Bu sebeple çaldığımız şeyi 10 dakika sonra unutabiliyoruz. Cidden. Nasıl yaptığımızı hatırlamak zor oluyor.

LR-W : Geçen gün kayıtların hepsini tekrar dinledim  ve gördüm ki yüzde doksanını henüz kullanmamışız.

Bu durumda 4-5 albüme yetecek kadar malzeme var şimdiden demek ki. Peki Mercury Prize adaylığı sizin için bir sürpriz mi oldu?

LR-W, LW & JM : Kesinlikle!

Hayatınızda ne değişti ondan sonra?

LW : Müziğimizi daha geniş bir dinleyici kitlesine duyurabildik. Aksi takdirde bizi henüz bilmiyor olacaklardı. Bir de turneye çıkabildik. Mesela buraya gelebildik.

LR-W : Konserlerimize daha çok müziksever geliyor mesela. Konserden sonra yanımıza gelip “Sizi televizyonda gördüm ve canlı performansınızı bir görmek istedim” diyen çok. Bir de müzik dünyasında bize, biraz daha fazla saygınlık kazandırdı diyebilirim.

Anlıyorum. Grubun soundu oturdu diyebilir misiniz artık yoksa hâlâ bir arayış içinde misiniz?

LW : İstediğimiz sounda yaklaşıyoruz diyebilirim ben.

LR-W : Ama devamlı değişiyor bir yandan.

JM : Biz doğaçlama grubuyuz ve devamlı yeni şeyler deneyip bunu müziğimize yansıtıyoruz. Bir takım sınırlamalar da var. Mesela kendimize ait bir stüdyomuzun olmayışı, çok fazla alet edevatımızın olmayışı gibi. İlk başladığımızda hepimizin bir iki pedalı vardı. Elimizde olan kadarıyla müzik yapmak durumundaydık. Daha fazla pedalımız olsa daha farklı bir şeyler çıkar. O sebeple de grubun soundu hep gelişiyor.


Bu arada Ray Kane’in film projesinde yer alacaksınız. Bu nasıl gelişti?

JM : Ray’i LIMA, yani “Leeds Improvised Music Association”dan tanıyorum. Oranın fahri üyelerinden. Kendisi LIMA için bir çok video çekmiş ve sanat tasarımları yapmıştı. Hayranıydım. Bir gün bu film projesi için bir yarışma açtılar, biz de katıldık. Binlerce başvurunun arasından biz seçildik. Gelecek ay başlayacağız.

Bir de canlı performansı olacak bu filmin anladığım kadarıyla. İlginç bir şey olacak anlaşılan. Süreci biraz anlatabilir misiniz?

JM : Biz stüdyoya girip film için doğaçlama müzik yapacağız ve tüm şarkıları canlı çalacağız. Bu noktada bilgisayarı da bir enstrüman olarak kullanacağız, canlı sesleri de kullanarak, kes-yapıştır yöntemiyle şarkıları oluşturmuş olacağız. Nihayetinde tüm bunları canlı performansta nasıl çalacağımızı öğreneceğiz.

LR-W : Bizim için gerçekten ilginç bir deneyim olacak. Oldukça eğleneceğiz.

Sabırsızlıkla bekliyoruz biz de. Albüme dönecek olursak, özellikle öğrenmek istediğimiz bir şey var. “The Nail That Stand Up”ı nasıl bestelediniz? İçinde biraz doğulu motifler barındırıyor. Çok şaşırdık.

LW : Biz farklı yerel müziklerden de besleniyoruz. Mesela ben Türkçe müzik, Hint müziği ve Balkan müzikleri dinliyorum. Ritmler ve melodiler değişik. Bizde do’dan si’ye 12 nota var ama Türk müziğinde do ile do diyez arasında 5 tane var. Bu oldukça ilginç.

LR-W : Ben de Hint müziği dinliyorum.

LR-W : Genelde iyi olan her şeyi dinliyoruz.

Albümü uzunca bir süredir dinleyip durduğumdan şöyle bir çıkarımda bulunduk. Galiba siz pek balad yazmayı sevmiyorsunuz. Şarkılar içerisindeki tek slow parça R-O-R. Bir sebebi var mı?

LW : Bunu ben de düşündüm açıkçası. (gülüyoruz)

LR-W : Bilmiyorum. Herhangi bir sebebi yok. Doğaçlamalardan ne çıktıysa onu koyduk albüme. Slow bir şarkı yazalım diye uğraşmadık.

LW : Çalarken, “Şöyle bir şey yapalım” diye başlamıyoruz. Hatta birbirimize hiç bir şey söylemiyoruz, sadece içimizden geldiği gibi çalıyoruz. Çok çaldığımız için de aramızdaki iletişim çok iyi.

LR-W : Aslında daha yumuşak parçalarımız var ama albüme koymadık.

JM : Doğaçlama yaparken hiç bir şeyi değiştirmiyoruz. Yumuşak ve sakin bir parçaysa öyle gidiyor. Bazen de bir parçayı daha gürültülü bir şekilde çalabiliyoruz. Melodik olabiliyor ya da hip hop gibi olabiliyor. Sınırı yok.


Demek bir şarkınızda yaşadığımız o ruh hallerinin farklılığının, geçişlerinin yumuşak ve bütünleyici olmasının sebebi bu.

LR-W : Evet. Doğaçlamaya yapmaya başlıyoruz ve hepimiz aynı anda değiştiriyoruz. Aramızda iyi bir iletişim var. Her birimiz diğerinin ne düşündüğünü anlayabiliyor.

LW : Size bir sonraki adımın ne olacağını gösteren o küçük şeyleri anlamayı öğreniyorsunuz.

LR-W : Kesinlikle. Beden dili önemli.

LW : Bu sebeple bizim her konserimiz farklı oluyor. Birimiz daha önce duymadığımız bir riff çalabiliyor mesela. Bu da bizi canlı tutuyor ve konseri eğlenceli bir hale getiriyor.

O halde konseri sabırsızlıkla bekliyoruz. Bakalım ne gibi sürprizlerle karşılaşacağız. Bize zaman ayırdığınız için çok teşekkürler.

JM : Biz teşekkür ederiz. 



Röportaj: Rahşan Koçoğlu

Fotoğraflar: Ezgi Aktaş

Hiç yorum yok :