Olivia Pedroli: Karanlıklardan Gelen Billur Ses…

Hiç yorum yok

Hanidir yazmayı çok isteyip de fırsat bulamadığım anların son zamanlarda yüzdesinin artması, dinleyip de beğendiğim bir çok müzisyenin ıskalanmasına sebep oluyordu. Bu istatistiği değiştirmeye karar verme gücünü de grip olduğum bir dönemde bulmam ise hayatın garip oyunlarından biri herhalde. Grip olunca paralel evrene mi geçiliyor nedir? Neyse, diyerek devam ediyorum.

Bugünkü yazımın konusu olan Olivia Pedroli aslında müzik dünyasında yeni bir isim değil, benim dünyamda yeni sadece. Kendisi İsveç doğumlu bir müzisyen. Konservatuvarda keman eğitimi aldıktan sonra kendini adeta yollara vurmuş ve Yeni Zelanda’dan tutun da, Avustralya’ya kadar bir çok yerde çalışmış. 2003’te müzik endüstrisindeki bazı kişilerin dikkatini çekince çeşitli festivallerde şarkı söylemeye başlamış. Bir gün yollarının vatandaşı müzisyen ve şarkıcı Simon Gerber (ki kendisi şu aralar Sophie Hunger’la çalışıyor) ile kesişmesi, kendisini bir projede bulmasına ve hatta Simon ile albüm çıkartmasına sebep olmuş. “The Smell of Wait” albümü Lole adıyla 2005’te piyasaya çıkmış ve elektronik sularda sakin sakin kürek çekerek başarıyı yakalamış. Ardından yine Simon ile birlikte çalıştığı 2007 tarihli albümü “Sugary and Dry” geliyor. Bu albümden sonra da kendi performansının yanısıra Marianne Faithfull, Joe Cocker, Paul Simon gibi isimlerin de ön grubu oluyor. Tam o sıralarda, yolu bu defa da Valgeir Sigurdsson ile kesişiyor. Sigurdsson kim mi? The Bedroom Community plak şirketinin kurucusu olmasının ötesinde Björk, CocoRosie, Kronos Quartet, Ane Brün gibi müzisyenlerle yaptığı çalışmalarla önemli bir yere sahip İzlandalı bir prodüktör. Sigurdsson’ın eli değince ortaya “The Den” (2010) albümü çıkıyor. Benim de Pedroli ile tanıştığım albüm bu.

“The Den” klasik, folk ve deneysel müzik dairelerinin bir kesişmesi olarak ortada taralı alanda duruyor. Albümün ilk parçasıyla son parçası arasında geçen zaman dilimini tanımlamakta zorlanıyorum çünkü karanlığın çökmesiyle gökte beliren yıldızları takip ederken kayboluveriyormuşum gibi hissediyorum, zamanı unutuyorum. Karanlık ama bir o kadar da samimi bir albüm. Sanki bir ormanın derinliklerinde, ağaçlar, bitkiler, rüzgar, nehrin sesi ile senfonik bir orkestra eşliğinde bestelenmiş şarkılar ve ormanda yankılanan o sakin, kırılgan ve berrak ses . Albümün açılış parçası “The Bow” ile herkesin kendisinin deneyimlediği mağara (the den) yolculuğu başlıyor. Deneysellikten dem vururken bir anda “The Day” ile olduğu yere çakılıveriyor insan. Melankolinin dibine vurmuşken bir yandan da hipnotize olmuş gibi tekrar yüzeye çıkmaya çabalamak, hem de hiç durmadan. ”A Path”te sofistike kırılganlığı ile tam bir folk şarkıcısına dönüşüyor Pedroli. “To Be You” albümün en groovy şarkısı. “To be you makes me feel alone” diyerek karşı çıkıyor Pedroli karşısındakine, hem de ritmlerden ve nefeslilerden aldığı tam güçle. “Raise and Erase” geçmişle bugünün ayırt edilemediği bir hayal dünyası içindeki klasik müzik konserine benziyor. “You Caught Me” minimalist bir yol izlerken “I Play” bir anda insanı yoldan çıkarıyor. Akustik bir şekilde yaratılmış elektronik müzik havası var bu parçada. “Stay” ormanın tavuskuşuyken, “House” tiz ses iniş çıkışlarıyla adeta bülbülü. “Silent Emily” ile insanı neredeyse süründüren bir kapanış yapıyor albüm.

 

Son söz olarak Cahit Sıtkı’nın o güzel mısrasını söylemek isterim: “Ormanların en kuytusunu sende gezmekteyim.” Siz de bu albümle bir gezintiye çıkın bence.

Rahsan K. (aka waxpoeticg)

Hiç yorum yok :