Olafur Arnalds ve Nils Frahm: Modern Klasik Müziğin Prensleri

Hiç yorum yok

 

Fotoğraf: Ali Güler

2012 neredeyse bitmek üzere. Yakında senenin en iyi albümü ve en etkileyici konser performansı gibi seçkiler dolaşmaya başlayacak. İstanbul'da bu yıl izlediğimiz en iyi konser denildiğinde orada bulunanlar için 19-20 Ekim 2012'de Salon İKSV'de A Winged Victory For The Sullen, Olafur Arnalds ve Nils Frahm'ı aynı sahnede buluşturan konseri anmamak olmaz. Londra'nın bağımsız plak şirketi Erased Tapes'in 5. yıl turnesi kapsamında gerçekleşen konser, dinleyicilerin duygu yoğunluğunun had safhaya ulaştığı, unutulmaz bir müzik deneyimiydi. Tamamen karartılmış, en ufak bir fısıltının bile duyulmadığı bir salonda yalnızca müzisyenin müziğiyle ve dinleyicisi arasında kurduğu duygusal bağ,  dinleyiciden müzisyene ve müzisyenden dinleyiciye yansıyan samimiyet ve müziğin iyileştirici gücü bütün gece dolanıp, durdu.

Konserin hemen akabinde çektirdiğimiz, Zülal Kalkandelen, ben, Zekeriya Şen, Nils Frahm ve Olafur Arnalds'ın aynı karede olduğu fotoğrafa bakıyorum. Zülal ve ben üç saatlik konserin yoğunluğundan olsa gerek biraz yorgun ve ciddi görünüyoruz. Zekeriya bizden daha güleç. Olafur ve Nils ise, sanki üç saat çalan onlar değilmiş gibi arkada afacanlık yapıyor. Nils bana tavşan kulak yaparken, Olafur kameraya hin bir oğlan çocuğu gibi bakmış. Hala güldüğüm, çok dost canlısı bir fotoğraf. Kendileri gibi.

Ertesi gün Rahşan ile birlikte soluğu Nils ve Olafur'un yanında alıyoruz.  Aramızda tavşan kulaklı fotoğraf hukuku olduğundan, en baştan sizi bizi kaldırıyor, soyadlarımızı unutuyoruz. Sonrası, onlar ikinci konser için soundcheck'e gidene kadar süren kahve ve müzik sohbeti. "Neden bu sohbette sürekli pizza konuşuldu kuzum?" diye gelebilecek muhtemel bir soruya önceden yanıt verelim, o bizim hatamız. Olafur'la Nils'in evde şarap şişesiyle pizza hamuru açtığı fotoğraf üzerine "Ahşap oklava alsanız daha iyi olur, İstanbul'da bulursunuz." demiş bulunduk. Onlar da pizzayı müziklerini anlatırken metafor olarak kullandı da, kullandı. Bu da böyle bir anımızdı, diyelim.

Keyifli okumalar.



Nils, sen klasik müzik eğitimi almış bir müzisyensin.  Olafur, sen de aslında başlangıçta punk yapıyordun. Bu gittiğiniz yoldan çıkıp, farklı yönlere gitmeye, modern klasik müzik yapmaya nasıl karar verdiniz?

Olafur: Geleneksel olandan değil de kendi yolumuzdan gitmek istedik. Bir de ben geleneksel klasik müzikten değil de, her gün dinlediğim müziklerden, indie pop gruplarından daha çok etkilendim hep. 

Nils: Bence bu şundan da ileri geliyor: Biz arkadaşlarımızın da sevdiği müziği yapıyoruz, daha sosyal bir durum. Bunlarla kendimizinkini karıştırıyoruz, böylelikle daha derin, daha ilginç ve daha deneysel bir hale geliyor. Fakat bunu zaten daha once bir çok grup yaptı. Radiohead mesela. Vizyonları geniş, tüm elektronik öğeleri rock müziğe aktarabildiler. 

Doğru ama siz de tüm bunları genç yaşta yapabilmiş müzisyenlerdensiniz.

Olafur: Bu belki de onların zaten bunu yapmış olmasından ve o kapıyı bize açmış olmalarından ileri geliyor. Sadece Radiohead değil, tabii, daha başka gruplar da var ve bu gruplar çeşitli türleri karıştırabileceğimizi bize gösterdiler. 

Mükemmelliyetçi misinizdir? Bence, mesela Nils’in müziğinde biraz anti-mükemmelliyetçi bir hava var. Şöyle ki, o piyano çalarken yere düşen bir bardağın sesi, müziğe dahil olabiliyor ve o bunu kullanmaktan çekinmiyor.

Olafur: Ben tam anlamıyla mükemmelliyetçiyim, ama bunun her zaman çok da iyi bir özellik olduğunu düşünmüyorum. Hiç durmaksızın hep daha iyisini yapmaya çalışıyorsun. Bir noktada çok ileri gidiyorsun ve o zaman o anda olan şeyler eğlenceli olabiliyor. O sebeple, olabildiğince kendimi mükemmelliyetçi olmamak için zorluyorum.

Nils: Bence mükemmelliyetçi kalınabilir ve hatalara izin verilebilir ama farkında olmak koşuluyla.

Olafur: Evet.

Nils: Şöyle ki, mükemmelliyetçilik performans ortamını ayarlarken, kayıttayken, yani her ortamda başlar. Tüm bunlara hazırlıklı olup, hata olmasına izin verebilirsiniz.

Anlıyorum. Planlanmış bir şey yok ama bir şey olursa da kabul edip devam ediyorsunuz yani.

Nils: Evet. Mükemmeliyetçilik herşeyin cilalı (ya da mükemmel) olduğu anlamına gelmiyor. 

Olafur: Mükemmelliyetçilik mükemmel ruh hali ile de ilgili olabilir, doğru parmak olmak zorunda değil.

Nils: Hatalarla dolu mükemmel bir gece de olabilir. 

Her zaman teknik olmayıp duygusal da olabilir yani. 

Olafur: Bazen teknik de olabilir.

Sahnedeyken izleyiciyle kontak halindesiniz, diğer müzisyenlerle göz teması kuruyorsunuz diğer yandan da etrafınızdaki elektronik donanımla, Ipadlerinizle, mikserlerinizle, pedallarınızla uğraşıyorsunuz. Bunların hepsini aynı anda yapmayı nasıl başarabiliyorsunuz?  

Olafur: Zor oluyor. Ben çok hata yapıyorum.

Nils: Biraz karmaşık ve dağınık oluyor.

Olafur: Yaptığım hataların yüzde 90'ı yanlış notayı çalmak değil de, yanlış düğmeye basmak.

Nils: Evet, kesinlikle.

Olafur: Genelde böyle oluyor.

Nils: Bu da bana kalırsa mükemmelliyetçilik çünkü hazırlıklı olmak istiyorsun, her şey istediğin gibi gelişsin istiyorsun ama olmuyor. Olmazsa, o zaman o durumdan kurtulmanın bir yolunu bulup, hata yapsan da bunu izleyiciye hissettirmemen lazım.


Dün gece hata yaptınız mı mesela?

Nils: Daha iyisi olabilirdi bence.

Olafur: Hata olarak sınıflandırılabilecek bir hata yaptığımı sanmıyorum ama daha iyi olabilirdi dediğim şeyler var. 

Nils: Bir konseri kaydedip bize dinlettiğiniz zaman, ‘şurası şöyle, burası böyle olabilirdi’ diye düşünürüz. Başkaları bu kayıtları dinlediğinde ‘muhteşem bir konser’ diyebilir ama bir müzisyenin yanında canlı performans kayıtlarını çalmayın, çünkü her zaman bir kusur bulurlar. 

Bestelerinizin bazı yerlerini değiştirmeyi, daha doğrusu doğaçlama yapmayı seviyor musunuz? Albümle canlı performans arasındaki fark hoşunuza gidiyor mu?  

Olafur: Evet. Bence müzik yaparken bunu bir şekilde belirli bir ortam için yapıyorsunuz. Canlı çalarken albüm için düşündüğünüz gibi düşünmemek gerek çünkü diğeri tamamen farklı bir tecrübe. Benim CDlerimi kopyalamak gibi bir amacım yok. Farklı olmalı çünkü ikisi aynı şey değil.  

Nils: Bana kalırsa temelde iki çeşit izleyici var. Konserlerde insanlar müziğe çok daha fazla yoğunlaşabiliyor ve odak noktasını kontrol edebiliyorsunuz.   

Ve hatta belki de sessizliği.

Nils: Evet, sessizlik insanların bizi daha iyi duymasını ve değiştirilen kısımları farklı bir açıdan dinlemelerini sağlıyor. Bir albüm yaparken, insanların bunu her çeşit durumda dinlediğini hayal ediyorsunuz. Bu sebeple, eğer konserde gittikçe artan bir tansiyona sahip bölümler varsa ve ses çılgınca yükseliyorsa, bu mükemmel. Ama CD'de dinleyiciyi aradan çıkarıyorsunuz. Bazen siz çıkarıyorsunuz bazen de albüm o noktada bir duraksama gerektiriyor. Bu ikisi çok farklı şeyler.   

Albüm kaydetmeyi mi yoksa canlı çalmayı mı daha çok seviyorsunuz? Ya da ikisi de eşit derecede eğlenceli mi? 

Olafur: Ben ikisini de eşit seviyorum. Her ikisi de farklı şeyler. Bu, hem pizzayı hem de falafeli sevmeme benziyor.

Nils: Bence pizza ve falafelin her ikisi de olursa mükemmel. Tabii ki, bazen yemeği değiştirmek iyi oluyor ve sadece pizza olsa daha da iyi tabii.

Olafur: Evet, ben sadece pizza yiyebilirim.

Nils: Evet, ama bir süreliğine.

Olafur: Tabii, bir müddet.

Nils: Pizzadan sıkılırsam da sadece falafel olur herhalde diye düşünüyorum.

Her iki durum farklı bir ruh hali gerektiriyor o halde. 

Nils: İkimiz de stüdyoda kayıt almayı seviyoruz.

Olafur: Ben bayılıyorum.

Nils: İstediğiniz herhangi bir zamanda bir parçayı üretmek ve ona bir şekil vermek, zamanı, uzayı ve hatta müziği kandırmak (altetmek) gibi geliyor bana çünkü canlı bir şey değil aslında. O noktada ne olacağına her zaman müzik karar vermeil. Şimdi müziğin cerrahı varsayabileceğimiz teknolojiye sahibiz.

Olafur: Keşke bu küçük detaylarla daha fazla zaman geçirebilsem. Bu, bir tablo yaparken saatlerce dikilip bir detaya gömülüp kalmak gibi ama aslında hayat o detaydan ibaret değil, 2 saatlik bir sahne performansından ibaret. Sadece o iki saat, üç hafta değil.

Nils: Eğer bir seçme şansım olsaydı…

Olafur: Ben sahneyi pas geçerdim.

Nils: Ben de öyle yapardım. Beatles’ı düşünün. İnsanlar onları çok seviyordu, evet ama canlı çalmaktan yorulmuşlardı, tüm o çığlıklar filan…

Sonuç olarak bu doğaçlama yapmaktan çok yaratı sürecini daha çok sevdiğiniz anlamına geliyor diyebilir miyiz?

Nils: Yüzde 100 emin değilim. Yine falafel-pizza sendromu.   

Olafur: Sadece falafel pizza alalım o halde.

Nils: İşte bu iyi fikir.

 Tanışıp birlikte çalmaya nasıl karar verdiniz?  

Olafur: Konser turnesinde tanıştık. Galiba Erased Tapes’ten Robert bana Nils’ten bahsetmişti. Bana “Nils de aynı konserde çalsa olur mu?” diye sorduğunu hatırlıyorum.   

Nils: Ben onunla çalmadan once de biliyordum kendisini. 

Olafur: Evet.

Nils: Galiba eski kız arkadaşım Erased Tapes’ten çıkan ilk albümünü bana dinletmişti. Böyle garip bir durum ve ortak bir arkadaşımız sayesinde tanıştık. Zaten 2 yıl sonra da, ben Erased Tapes’le anlaşma imzaladım ve onunla görüştüm.   

Olafur: İlk kez ikimizin çaldığı bir festivalde tanıştık ama. 


Birlikte müzik yapma fikri nasıl oluştu?

Olafur: Festivalde çalarken, sahnede birbirimize eşlik etmeye başladık. Sonra “Bu şarkıda piyanoyu niye sen çalmıyorsun?” demeye başladık ve stüdyoda da beraber çalışmaya karar verdik. Planlanmış bir şey yoktu. Her şey doğal bir şekilde gelişti. Biz sadece arkadaşız, beraber takılmaktan, falafel ve pizza yemekten ve müzik yapmaktan hoşlanıyoruz. O kadar.

Nils: Biz böyleyiz, evet. Birlikte bir şeyler yapmayı seviyoruz.

Dün geceki performansınızda arkadaşlığınızın nasıl uyumlu olduğunu gördük. Aynı piyano taburesinde oturup, bir elinizle bir piyanoyu diğeriyle keyboardu çalmak kolay olmasa gerek. Düğümlenip çözüldünüz adeta.

Nils: O sahneden dolayı öyle oldu.

Olafur: Evet, küçüktü. Sahnede birbirimize sarılmayı filan tercih etmiyoruz ama bazen pek seçeneğiniz olmuyor. Normalde sahnede 2 ayrı piyano kullanıyoruz. 

Nils: Şahsen ben bu durumdan çok etkilendim. Hiç prova yapmadık. Sadece olmasına gayret ettik ve potansiyelimizin farkına vardık. 

Fakat öyle normal geliyordu ki her şey, biz de içgüdüsel olduğunu düşünmüştük. 

Nils: Aslında müzik çok basit. Dörde kadar sayıyorsun sadece. Dörde kadar saydığında, ardından yine sayıyorsun. Yanlış saydığında, 16 oluyor ve tekrar başlıyorsun. İşte o noktada bir şeyler değişiyor. Birbirinize şöyle bir bakıyorsunuz. Çok gizemli görünüyor.   

Olafur: İşler büyüdüğünde, genelde sen küçülüyorsun.

Nils: Aramızda sadece bizim anlayabildiğimiz bir dil var tabii.   

Onun için tekmişsiniz gibi görünüyorsunuz herhalde.

Olafur: Aslında doğduğumuzda bizi ayırmışlar. (gülüşmeler ve zorla gelen ciddiyet)

Nils, Anna Müller ile yaptığınız proje nasıl oluştu?  

Nils: Onunla Berlin’e taşındığımda tanıştım. İletişime geçtiğim ilk müzisyenlerden biriydi. Onun keman çalışının özel olduğunu hissettim ve stüdyoda bize katılıp katılmayacağını sordum. O da kabul etti ve o albüm çıktı. Anna bir çok projeye dahil oluyor. Gerçekten çok yetenekli.  

Olafur, sen aynı zamanda film müziği de yapıyorsun. Senin kendi çalışmalarından çok farklı bir süreç mi? 

Olafur: Kendi müziğimi yaparken patron benim. Bir film müziği yazarken ise patron yönetmen. Bazen biraz kısıtlayıcı olabiliyor çünkü yazdığınız her şeyin filme uygun olması ve önceden kararlaştırılmış bir hikayeyi anlatması gerekiyor. Müziğin nasıl olması gerektiğine başkası karar veriyor ve siz de sadece bunu gerçekleştirebilecek bir çeşit araç oluyorsunuz ki bu benim hoşlandığım bir şey ama farklı tabii. Kendi albümümü yaparken, bomboş bir kağıt oluyor önümde ve istediğimi yapabiliyorum fakat bu da çoğu zaman zor. Canınızın istediğini yapabildiğinizde, önünüzde çok seçenek olduğunda, iyi olanı bulmak güç olabiliyor. Film müziği yapmak bu anlamda biraz daha kolay çünkü seçimler zaten yapılmış. O sebeple daha da yaratıcı olabiliyor insan. O kadar kaybolmuyorsun. Bu işten zevk alıyorum ama sadece bunu yapmak da istemem çünkü tamamen özgür olmayı özlüyorum. Ama çok da şey öğrendim. Yönetmenler gerçekten ilginç insanlar, özellikle de müzik hakkında konuşurken. Müzisyen olmamalarına rağmen, size ne istediklerini anlatabiliyorlar, sizi öyle yönlendiriyorlar ki onlar olmadan o işi yapamazsınız.   

Size nasıl yardımcı olabiliyorlar? Müzisyen olmadıkları halde ne istediklerini nasıl ifade ediyorlar? 

Olafur: Bu onların işi. İstediklerini elde etmek zorundalar. Yani, en nihayetinde, bu onun filmi, onun vizyonu ve filmin nasıl hissettirmesi gerektiğini onlar biliyor. Bir çok durumda, yönetmenin rehberliği olmaksızın, o duyguyu vermem zor. 

Nils: Dahi yönetmenler kendi film müziklerini kendileri yaparlar çünkü film karmaşık bir şey. Her şeyde iyi olmak zorundasınız ve müzik hakkında da geniş bir vizyona sahip olmanız gerekli. Onlar size yol gösterince işler daha kolay oluyor. Kimi sevdiği plakları getiriyor ve hangi müziğin filme uygun olduğunu size gösteriyor.  

Olafur: Genelde soyut fikirleri oluyor ve size müzikdışı şeyler anlatıyorlar. Mesela beğendiğim ve de birlikte çalıştığım bir yönetmen, nasıl bir şey istediğini kağıda çizerdi. “Tamam. Bunu beğendim ama biraz şöyle olmalı” deyip bir çizgi çeker, bir daire çizer ve ben bu çizime bakınca “Oldu” deyip anlardım. Sonra da ortaya onun istediği gibi bir şey çıktı, mutlu oldu. Özellikle gerçekten iyi yönetmenlerle, hele her ikiniz de birbirinizi seviyorsanız- çok ilginç şeyler ortaya çıkarabilirsiniz.   

Nils: Bence iki müzik arasındaki temel fark dinleyicinin kafasındaki imgelerdir ve bu, film müziği yaparken kaybolur. Ben film olmadan da dinlenebilen müziği seviyorum. 

Olafur: Filmle de film olmadan da dinlenebilecek film müziği yapmak çok zor. Benim hedefim de o aslında.  

Beste yaparken dinleyicilerin kafasında imgeler oluşmasını ister misiniz? Kendiniz de beste yaparken aklınızda böyle imgeler yada sahneler oluyor mu?

Olafur: Öyle bir plan yapmıyorum kafamda. Müziği sadece müzik için yapıyorum. Çalarken yada kaydettikten sonra dinlediğimde, kendi duygularım ve imgelerim oluyor tabii. Ama genelde beste yaparken sadece siyah-beyaz tuşları düşünürüm.

Nils: Beste yaparken pek öyle elle tutulur bir şey olmuyor aklımda. Ama mesela bazen bir renk, şarkıya çok uyabiliyor.

Bestelerinizi nasıl yaparsınız? Aklınızda melodi dönüp durur mu yoksa piyanonun başına oturduğunuzda mı çıkar?

Nils: Bena ses ilham veriyor. Piyano da bir ses makinesi. La minor çalarken aklımda onu çaldığımı düşünmüyorum, daha çok tonlara basıyorum ve eğer ses bana bir şey veriyorsa, yaratıcı oluyorum. 

Olafur: Şarkının karakteri de farklı bir şey çağrıştırabilir. Mesela bir piyanaoda la minor bana bir şey çağrıştırabilir ve bir sonraki akora ona göre karar veririm ama başka bir piyanoda çalarsam, farklı bir tepki alabilir ve tamamen farklı bir yöne gidebilirim çünkü farklı bir ses alırım o piyanodan. Kararlarınıza dikte eden ses oluyor genelde.

O halde piyano değiştirmeyi seviyorsunuz.  

Nils: Şarkıların bir çoğunu soundchecklerde yazıyoruz.

Olafur: Soundcheckte her gün yeni bir piyano ile çalıyoruz. En çok daha önce hiç çalmadığım bir piyanodan etkileniyorum ve daha önce olmuş olan her şeyden daha farklı bir şey oluyor.

Bazı müzisyenler kendi enstrümanlarıyla farklı bir ilişki kurarlar, ne bileyim arkadaş ya da sevgili gibi. Siz o kadar bağlı değilsiniz demek.

Nils: Benim de sevdiklerim var ama başka piyanoların da olması iyidir. 

Olafur: Kesinlikle öyle. Benim de sevdiğim bir piyano var. Bu, pizza ve falafel olayı gibi. Pizza Margharita’yı seviyorum ama bazen üzerine biraz daha biber ve peynir ekleyip farklı bir tat elde etmek de güzel oluyor. Ama tabii ki her zaman Margharita’ya geri dönüyorum.

Olafur, senin Janus Rassmussen’le çalıştığın bir elektronik dans projen de var. Bu nasıl ortaya çıktı?

Olafur: Bir gün pizzanın üzerine soğan koydum. (Kahkalar…toparlanamıyoruz bir süre. Sonra devam.) Janus’la ben arkadaşız zaten, birlikte takılmayı, müzik yapmayı seviyoruz. Onun elektronik müzik yapan bir grubu var. Beni de o alıştırdı. Bu da eğlenmek için, farklı bir şey olsun diye yaptığımız bir şey. Pizza ve falafeli seviyoruz ama başka şeyleri de seviyoruz mesela…(duraksama) Galiba başka yemek sevmiyorum.

Peki bunu nasıl yapacaksınız sahnede? Canlı çalınacak mı yoksa DJ set gibi mi olacak?

Olafur: Pek plan yapmıyoruz. Stüdyoda takılıyoruz. Bu bir yan proje. Turneye çıkmak isteyebileceğim bir şey değil. Kendi aramızda eğleniyoruz. Br kaç tane canlı performansımız oldu. Kolay olsun diye çok temel, basit bir setupla sahneye  çıktık ama o kadar. 

Nils, sen de bir süredir Amerika’daydın. Amerika ve Avrupa dinleyicisi çok farklı mı birbirinden?

Nils: Bence dinleyiciler çok farklı değil. İstanbul ile Belçika dinleyicisi, Amerika ile Belçika dinleyicisi kadar farklı. Avrupa’da daha çok çeşitlilik var, Amerika biraz daha homojen. Ama bizim müziğimiz için konuşacak olursak, dinleyici tipi üç aşağı beş yukarı aynı. Sakin, davranışları düzgün, arkadaş canlısı insanlar. (gülüşüyoruz) Her yerde böyle.

Gittiğiniz gördüğünüz yerlerden ilham alır mısınız?

Nils: Hmm, evet, galiba. Bence ilham kapatıp açabileceğiniz bir şey değil. Şehirler sizi iyi yada kötü biçimde etkileyebilir. Daha çok ruh hali ile ilgili. Eğer kapatırsanız, hiç bir şeyden ilham almazsınız, açarsanız her şey sizi etkiler.

“Bells”i bir kilisede kaydettiğiniz için binalardan, ortamdan ve tabii ki de sesten etkilendiğinizi düşünerek sormuştum.

Nils: Bunların hepsinden etkileniyorum. Hatta o kadar ki, sahne ışıklarımızı düzenleyen bir ışıkçımız var. Çalarken ilham alalım diye kendisiyle çalışıyoruz yoksa çılgın bir ışıkçı üzerimize kırmızı ışık çevirip her şeyi mahvedebilir. Ben kendi odamdaki ışığı seviyorum, loş olduğundan samimi, hoş bir ortam yaratıyor. Sahnede de böyle olmasına çalışıyoruz. 

Peki “Felt”i evde kaydetme düşüncesi nerden çıktı? 

Nils: Sanıyorum evde biraz zaman geçirmek istedim. Evdeki piyanomu kullandım sadece ama bir çok değişiklikler yaptım üzerinde çünkü doğal piyanoyu sevmiyorum. Piyanoya mikrofonlar yerleştirdim ve çeşitli yerlerden kayıt aldım. O seslere göre şarkılar besteledim ve gelişigüzel kaydettim çünkü piyanonun nasıl çınladığını, odanın akustiğini, nasıl hissettirdiğini anlamam gerekiyordu ve nihayetinde bu setup’a göre şarkı yazdım.  

Olafur, sen de buna benzer bir çalışma yaptın.

Olafur: Evet, “The Living Room Songs”.

Nils’inki gibi bir kayıt mıydı o? Ben ev stüdyosunda kaydettin diye düşündüm hep. 

Olafur: Nils’in yaptığı gibi değildi ama evde bir şeyler kaydetmekti amacım. Stüdyom evde değil. Ben de kendi ekipmanımı getirdim ve o şekilde oturma odamda kaydettim ciddi ciddi.

Nils: Son zamanlarda küçük setup’larla kayıt almak çok kolay. Her yerde kayıt yapabilirsin, kilisede, evde, parkta…her nerede istersen.

Gelecekte müziğiniz nasıl olacak? Hiç fikriniz var mı? 

Olafur: Bu noktadan her yöne gidebilir. Bunu şimdiden söylemek zor. Geleceği görene kadar bu soruya yanıt veremem.   

Nils: Heyecanımı kaybetmemeyi umuyorum. Bir gün hayal edebileceğiniz en çılgın ve gürültülü müziği yapabilirim mesela.    

Pizza ve falafel dışında çok farklı bir şeyler yiyebiliriz diyorsunuz yani.   

Nils: Neden olmasın? Bugün pizza yemedim mesela. Türk yemeklerinden deneyeceğim. Hayat oldukça uzun. Neden 60'ına kadar aynı şeyi yapasın ki? Kendini tekrarlamak gereksiz. Müzik yapmayı bile bırakabilirim. Kimbilir?  

Gerçekten mi? 

Nils: Bilmiyorum. Olabilir.

Olafur: Bilemeyiz.

Bırakmayın!

Olafur: Peki. (gülüşmeler)


Röportaj: Rahşan Koçoğlu & Ezgi Aktaş

Fotoğraf: Ali Güler (Konser Fotoğrafı), Ezgi Aktaş 

For English version of the interview, please follow the link. 







Hiç yorum yok :