İstanbul'dan Cunda'ya - Bölüm I

Hiç yorum yok
Streets Of Cunda

Bayram tatiline bir hafta kala, akşam 10 civarında evde otururken birdenbire çocukluğumdaki Ege tatillerimiz aklıma düşüyor. Kuzey Ege'nin sakin kasabalarındaki küçük pansiyonlarda ve kamplarda geçen, tatlı anılar. Bazıları hafızamda henüz canlı, bazıları silinmek üzere olan onlarca an. Unutmak üzere olduklarımı fotoğraflarla tazeliyorum. Hafızamdaki bütün bu an ve anıların içinde Ayvalık ve Cunda Adası'nın imgesi, diğer bütün yerlerden çok daha geniş yer tutuyor. İki yıl kadar önce Bodrum dönüşü bir saat uğramış olmanın dışında, yıllar var ki görmemiştim çok sevdiğim Ayvalık ve Cunda'yı. Bayramın yaklaşmasından dolayı kalacak yer ve otobüs bulmakta zorluk çekeceğimi düşünerek ümitsizce internetten araştırmaya koyuluyorum. Beni böyle konularda hiç yarı yolda bırakmamış şansım yaver gidiyor ve Cunda'daki küçük, temiz bir apart otelde (Uzun Otel) beş günlük bir kalış ayarlayabiliyorum. Ulaşım işini de tahminimden de kolay bir şekilde çözüp, bavulumu hazırlamaya başlıyorum. Bu yolculuktaki eşlikçim, Ege'yi benden bile çok özleyen babam.

DSC_2034

Ara mevsimde tatil yapmaktan dolayı kafası biraz karışmış bavulumuzu,  kitaplarımızı ve müzikçaları alıp, 21 Ekim gecesi yollara düşüyoruz. Henüz tatil yoğunluğunun başlamadığı yollarda, tahminimizden daha rahat bir otobüs yolculuğu yapıp, gün doğarken Ayvalık otogarına iniyoruz. Nereye, nereden, nasıl gidilir bilgilerimizi tazeledikten sonra, otogarın hemen önündeki duraktan hareket eden taksi dolmuşlarla Cunda'ya hareket ediyoruz. 4 kişilik bu taksi dolmuşlar kişi başı 2,5 TL. ve beş dakikada bir hareket ediyor, haliyle arabanız yoksa bile şehir içinde rahatlıkla bir yerden bir yere gidebiliyorsunuz. Türkiye'nin ilk boğaz köprüsünden geçip, 15 dakika içinde Cunda'da kalacağımız otele varıyoruz. Cunda'nın merkezinden 1,5 km. uzaklığında, sessiz sakin bir bölgedeki otelde güzel bir kahvaltı edip, biraz dinleniyor ve biraz yüzmek umuduyla adanın arka tarafındaki plaj bölgesine doğru yola çıkıyoruz.



Cunda'nın ön kısmında denize girilecek uygun bir plaj yok. Aracınızla, yahut minibüsle adanın arka kısmındaki Patriça ya da Çataltepe plajına gitmek gerekiyor. Ulaşım zor değil. Tabii bizim gibi Ekim sonunda gidince sert bir İmbatla soğumuş deniz ve dalgalarla karşılaşıyorsunuz. Hal böyle olunca, bahtınıza mayonuzun üzerine hırkanızı geçirip, eliniz böğrünüzde merkeze doğru yola çıkmak düşüyor. Yüzememenin verdiği üzüntü, Cunda'nın çarşısında derhal dağılıyor, zira burası binbir çeşit kokulu otun, zeytinyağının, sabunun, baharatın rahiyasıyla baş döndürücü. Onlarca çeşit peynirin sıralandığı mandıralar, tazecik mezelerden oluşan vitrinleriyle sizi balıkçı kedisi gibi yalandıran meyhaneler, sakızlı dondurma tezgahları, taze dökülmüş lokmanın üzerindeki tarçının kokusu derken mideniz çoktan baştan çıkmış zaten. 


Aquades

Önce biraz gezi, sonra Taş Kahve'de güneşi batırma derken gün akşam oluyor. Adadaki ilk akşam yemeğimizi Bay Nihat'ta yiyip, daha işin ilk başında zevkin doruğuna varalım istiyoruz. Bayram kalabalığının başlamadığı lokantada deniz kenarındaki masamızı donatıyoruz. Yediğiniz içtiğiniz size kalsın der atasözü, ama bu laf Cunda söz konusu olunca geçersiz kalmalı. Hele ki, Cunda'ya kadar gelip masasına bira, patates getirten yerli turistleri görünce. Bu her gittiği yere "turist kalma" haline, vahim cehalete gülüp, masamızı turpotu, istifino, çibez, körpecik kabak çiçeği dolması, Girit ezmesi ve başka bir kaç meze ile donatıp, buz gibi rakıyı da baş köşeye konduruyoruz. Masaya denizden babası çıksa bayıla bayıla yiyecek babam için tereyağında pişmiş Aquades ile suyunu kaybetmeden ızgara edilmiş çupra balığı geliyor. (Aquades, bir tür midye.) Bense otçullar Cunda'yı kabe belleseler yeridir, deyip otluyorum da, otluyorum. Her lokmada bu son dakika tatilini ve bu latif sofrayı bize bahşeden şans tanrılarına binbir şükürle yiyip, içiyoruz.


Çarşamba günü Ayvalık'tan minibüsle Sarımsaklı'ya gidiyoruz. Amacımız yüzmek ve geniş sahilinde biraz zaman geçirmek, ancak çivi gibi soğuk suya bir kez dalıp çıktıktan sonra iyice kapanan hava planımızı değiştiriyor. Aslında Perşembe günleri kurulan, ancak bayram nedeniyle Çarşamba'ya alınan Sarımsaklı Pazarı'nı geziyoruz. Tezgahlardaki tazecik meyve-sebzeler, otlar, zeytinler, zeytinyağları derken aklımız başımızdan gitmiş olabilir. Pazarda gezerken İstanbul'da tazeliği su götürür zerzevata ödediğimiz paraya içimiz kıyılıyor. İncitmeden seçilen, yemesi sevap Havran mandalinaları, kilosu 1 TL'ye tarla domatesleri, Ayvalık'ın tuzsuz nohut ekmeği, ağız kamaştıran bürer, mis gibi lor peyniri... Çok canımız çekince tadarak, yolda başlarına bir şey gelir diye almaya çekinerek bu güzel pazarın renklerini aklımıza kazıyıp, yola devam ediyoruz.


A Typical Cunda House

Bu seyahate dair başka ne anlatmalı? Turist çekmesiyle betona boğulan pek çok kasaba gibi Cunda'nın da ranttan payını almış olmasını mı? Canım zeytinlikler yerine dikilen yazlık evlerin şimdilerde bomboş satılmayı beklemesini mi? Her yanın otelle dolmasını, bunlardan bir kısmının işin hakkını verirken, bir kısmının da turistik ilginin ballı ekmeğini yemenin peşinde olmasını mı?  Ya da tüm bu olumsuzluklara karşın bir Edward Hopper tablosu gibi duran taş evleri mi? Küçücük detaylarıyla bir ay durmadan gezseniz yetmeyecek parke taşlı sokakları mı? Ben anlata anlata bitiremem, anlatmaktan yorulmam ama siz dinlemekten bıkıp da, yetti gari der misiniz, işte onu bilemem.


Bu yazı, uzun uzun okumaktan sıkılmayanlar için olsun. Bu burada kalmasın derseniz, daha biriktirilmiş anım, hatıram, fotoğrafım var. İkinci bölümde Ayvalık ve Cunda'da nerelere gidilir, ne yenir, ne yapılır önerilerini kısa kısa yazar, sıkılganların gönlünü alırım. 


Hiç yorum yok :