Dead Can Dance: Bildiğimiz Yollardan Başka

Hiç yorum yok
Son günlerin şüphesiz en güzel ve en talihsiz konser haberi, Dead Can Dance'in 19 Eylül'de Açıkhava'da vereceği konserdi. Güzel, çünkü Brendan Perry ve Lisa Gerrard'ın muazzam birlikteliğiyle eşi benzeri zor duyulan bir müzik ortaya çıkaran Dead Can Dance, 16 yıl süren ayrılığa son verip yeniden bir araya gelmiş ve turne duraklarının arasına İstanbul'u eklemişti. Talihsiz, çünkü 2009'daki iki büyülü konserinden sonra 'daha da gelmez' denilen Leonard Cohen'in üçüncü İstanbul konseri, takvimde başka gün kalmamış gibi Dead Can Dance ile aynı güne denk gelmişti. İstanbul'da samanlıkta iğne arar gibi konser aradığımız günlerin artık geride kaldığını, bundan böyle konserlerden konser beğeneceğimizi artık biliyorduk, ama doğrusu bu kadarı biraz fazlaydı. 

Fazlaydı, çünkü 1980'li yıllardan bu yana dinlediğimiz en özgün müziklerden birinin yaratıcısı olan Dead Can Dance, canlı performanslarını en fazla görmek isteyeceğiniz iki müzisyeni bünyesinde barındırıyor: Bir multi-enstrümantalist olan, kendi müziğinin yanında başka bir çok müzisyenle yaptığı çalışmalarla müzik dahiliğini artık iyice tescilleyen Brendan Perry ile dünyadaki en iyi kadın yorumcularından Lisa Gerrard. İki özel müzisyenin katkısıyla ortaya çıkan müziği belirgin janrlarla tanımlamak hep zor oldu. Dünyanın türlü seslerini müziklerine taşıdıkları için kendilerine yakıştırılan 'etnik' etiketini hep yetersiz bulan Dead Can Dance için insanın kendi içinde çıktığı yolculuğun müziği demek en doğrusu olur galiba. İnsanın aklını zamandan ve mekandan bağımsız kılan, her notayı ve her sesi karadelik gibi içine çekme isteği yaratan bir müzik bu ve artık bu tanımlamaları hakedecek nitelikte pek az üretim kaldığı için benzersiz.


1981'den bu yana sürdürdükleri müzik yaşamlarına 7 stüdyo albümü sığdıran Dead Can Dance'in kişisel tarihimde beni en çok etkileyen albümü 1987 tarihli Within The Realm Of A Dying Sun olmuştur. Bu albümdeki Anywhere Out Of The World ve Cantara isimli şarkıların Dead Can Dance'in nasıl bir müzik yaptığının anlaşılması için şahane referanslar olduğunu düşünüyorum. Anywhere Out Of The World'un melodik yapısı ve şiir gibi sözleri, Brendan Perry'nin tok vokali, mükemmel orkestrasyonunun yanında, adı bile başlı başına grubu tanımlıyor bence. Dead Can Dance dünyalı bir müzik grubu olabilir, ancak müziklerini besteleyecekleri zaman bu dünyanın dışında bir yere taşınıyor olmalılar. Popun her türlüsünün zirve yaptığı 80'lerde yaratılan bu epik ve futuristik müzik karşısında şapka çıkarmamak mümkün değil.



Within The Realm Of A Dying Sun'ı takip eden yıllarda Dead Can Dance 'hepsi bizim bebeklerimiz' diyebileceğimiz şahane albümler üretmeyi sürdürdü. 1996'da Spritchase ile birlikteliklerini sonlandırıp, solo çalışmalarla yola devam edeceklerini açıkladıklarında acımızı bağrımıza basmaktan başka elimizden bir şey gelmedi. Lisa Gerrard'ın sesinin izini filmlerin soundtracklerinde sürdük, Brendan Perry'i ise çeşitli müzisyenlerin albümlerine yaptığı dokunuşlarla -sözgelimi Piano Magic'in Ovations albümünde You Never Loved This City'e getirdiği yorumla şarkıyı dokunsan yakacak hale getirmesi gibi- ve solo albümleriyle dinledik. 2005'te yeni bir turne için bir araya gelmeleri ile umutlansak da, 2012 yazında yayınlanan Anastasis albümü beklenmedik ve şahane bir süprizdi.


Dead Can Dance'in 8. stüdyo albümü Anastasis'in grubun sevenlerince heyecanla karşılanması boşuna değil. Çünkü karşımızda Dead Can Dance'i Dead Can Dance yapan tüm elementlerin ustaca harmanlandığı bir eser duruyor. Grubun en başından bu yana alamet-i farikası haline gelen farklı kültürlerin ezgilerini kaynaştırma becerisinin bu albümdeki durakları Yunanistan, Türkiye, Afrika ve Ortadoğu. Kadim medeniyetlerin etkisiyle mi bilinmez, benlik, evrim, hafıza, doğa, yeniden doğuş, iç yolculuk gibi kavramlara bolca atıfta bulunan Anastasis, Dead Can Dance'in en felsefi albümü olmuş. Etkilenilen coğrafyalar karışık olunca, albümün de böyle olacağı düşünülebilir ancak gereksiz etnik süslemelerden uzak enstrümantasyonu, kararında elektronik dokunuşları ve Gerard ve Perry'nin derinleşen vokalleriyle Kuzey Avrupa sadeleştirmesinden geçtiği belli.
Yazının en başında dedik ya, 19 Eylül hem güzel, hem de talihsiz bir gün diye. Gerçekten de öyle. Bir yanda 16 yıl sonra yeniden dirilişini bayramlarla kutladığımız Dead Can Dance'in harikulade geçeceği belli Harbiye Açıkhava konseri , öbür yanda konserleriyle alemi sarhoş etmesiyle bildiğimiz Leonard Cohen. Kimi zaman İstanbullu olmak pek zor dostlar, dilerim hepimiz alnımızın akıyla çıkarız bu çıkmazlardan. 


Dinleme Noktası



Hiç yorum yok :