Son Dakikacılar İçin İstanbul Caz Festivali Rehberi

Hiç yorum yok

19. İstanbul Caz Festivali programı yine kafamda matematik problemlerinin uçuşmasına sebep oldu. “O konser şu saatte biterse diğer mekandaki konsere gitmem ne kadar zaman alır? Paramın 1/3ünü zaten Morissey’e harcadım, geriye kalan paramın 2/3üyle kaç tane – fındık, ne fındığı - bilet alabilirim? Üstüste her gün konsere gidersem ne kadar enerji harcarım?” Bir cevap alabildim mi? Evet. Cevaplar ne kadar anlamlı? Hiç değil. Yine bir tomar biletle başbaşayım. Buyrun şöyle açıklayayım.
Bu yılın en beklenmedik ve bizi çok heyecanladıran ismi Morissey oldu. Morissey için sanıyorum çok fazla söze gerek yok. Gerek twitter dostlarımızla, gerek etrafımızdakilerle 40 kere değil, 400 kere gelsin dedik, geldi. Caz festivalinin çabası degil bizim büyümüz diyorum. Şaka bir yana, onu burada ağırlamak ve canlı dinlemek bizim için tek kelimeyle harika. Şimdiden kendimizi konserde hayal edip, hangi şarkıları söyler acaba diye düşünmeye başladık bile.
Piyanist Keith Jarret, davulcu Jack deJohnette ve basçı Gary Peacock bundan 16 yıl önce ülkemizi ziyarete gelmişti ve çok konuşulan konserlerden biri olduğunu hatırlıyorum. 29 yıldır birlikte müzik yapıyorlar. Üçü de avangard caz kökenli olduğundan, standartları yorumlamaları bile hep özgür oldu. Şimdi tekrar arz-ı endam eyliyorlar, bu efsaneleri kaçırmak olmaz. Hele bir de “Artık kendimizi kanıtlamak zorunda olmayışımız, bize müthiş bir özgürlüğün kapılarını açtı.” demişlerken…
Marcus Miller artık bir İstanbul müdavimi diyebiliriz. Bu yılki festivalin açılışını Türk arkadaşları ile yapıyor. Katılımcılara bakılacak olursa bol perküsyonlu, yerel motiflerin modern düzenlemelerle harmanlandığı bir konser olacak. Bu arada Marcus'un saksofoncusu Alex Hahn'a dikkat edilmesini salık veririm.
Antony and the Johnsons ve Filarmoni İstanbul eşine az rastlanır bir konsere imza atacaklar. Atlanmaması gereken bir konser de bu. Filarmoni orkestrasının klasik gücünü de ardına alan Antony Hegarty bizi hüzünlere savuracak, kırılganlığı ve naifliği ile kalbimizi yumuşatacak ve sesiyle kulaklarımızda hoş bir seda bırakacak ama biz onu bırakmakta zorlanacağız.
Benim takıntılı olduğum kuzeyli cazcılar sağolsunlar bu defa da rüzgarlarını bizden esirgemediler. "Caz İçin Tuhaf Bir Yer" konseri benim için olmazsa olmazlardan. Hatırlarsanız geçtiğimiz yıl Estbjörn Svensson Trio’nun basçısı Dan Berglund’un grubu Dan Berglund’s Tonbruket’i ağırlamıştı festivalin bu bölümü, şimdi de aynı trionun davulcusu Magnus Öström'ü getiriyor. Svensson’un ruhunun gezindiği, Öström’ün elektronik tattaki vuruşları ile öne çıkan, 2011 tarihli ilk albümü “Thread of Life”tan melodik, bol distortionlı parçalar dinleyeceğiz. Adını Küba ve Amerika arasındaki mesafeden alan Ninety Miles ise Küba ritmleriyle modern be-bop soundunu biraraya getiriyor. 2011 Heineken Caz Festivali videolarından izlediğim kadarıyla kalabalık bir ekiple sahne alacak ve içimizi ısıtacak. Bu bölümün benim için en önemli konseri tabii ki de Bugge'n Friends. Elektronik müzik ve cazı ustalıkla buluşturan Norveçli Bugge Wesseltoft bu projeyle yine doğaçlamanın zirvesinde gezinecek, üstelik bu defa arkadaşlarını da alıp gelmiş. Kim mi onlar? Tekinsiz ve uzun soluklu trompet sololarıyla tanıdığımız, benim çok sevdiğim Erik Truffaz, beklenmedik notalarda gezinen, yaratıcı ve farklı projelerde görmeye alıştığımız İlhan Erşahin ve aslında bir DJ olan ve doğal olarak çok farklı tarzlardaki müziklerle uğraşan bir müzisyen Joaquin Joe Claussell. Onlar füzyon cazın zirvesinde dolanırken, ben de kendilerine eşlik etmekten tabii ki geri kalmayacağım.
Festivalin bir diğer kuzeyli cazcısı ise kontrbasçı Lars Danielsson. Piyanoda Tigran Hamasyan, davulda Magnus Öström, trompette Arve Henriksen, gitarda John Paricelli ile biraraya geldiği son albümü “Liberetto”dan kalbimizi acıtacak cinsten melodik, depresif ve lirik şarkılar çalacaklar.
Jazz standartlarını yorumlamasının yanısıra birçok müzisyenle yapmış olduğu çalışmalarla da ön plana çıkan Till Brönner de festivalin dinlenilmesi gereken müzisyenlerinden. Füzyon caz ve bebop sularında dolaşırken bir anda bildiğiniz bir pop şarkısıyla sizi şaşırtabilecek biri. Her türlü sürprize hazırlıklı olmak lazım.
Kadın şarkıcılar açısından da oldukça şanslıyız bu yıl. Hollanda’nın yükselen yıldızı, nostaljik esintili parçalarıyla Caro Emerald, sesi insana huzur veren bir groovy funk kraliçesi Erykah Badu, duygu yüklü, kusursuz sesi ve kendine özgü vokal tarzıyla Gretchen Parlato, yetenekli bir basçı ve aynı zamanda çok güzel bir sese sahi, caz ve klasik müziği, Brezilya müziği ve R&B ile harmanlayan Esperanza Spalding ve bize “it’s soul time!” diyecek modern görünümlü funk yapan Sharon Jones and the Dap Kings arasında nasıl seçim yapacağız bilemiyorum.
Bu arada Jamaican Legends 2012 çok kendine özgü bir kadroyla bizi şaşırtacak. Gitarist Ernest Ranglin rock ve reggae’yi harmanlayıp, Jamaika müziğinin ska soundunu yenileyen adam. Monty Alexander piyanosuyla Karayiplerin derinliklerine inip reggae ve cazı buluşturuyor. Davulcu Sly Dunbar ve bas gitarist Robbie Shakespeare ise tabloyu dub ve ragga sounduyla tamamlıyorlar. Dhafer Youssef, bize nefesin hayat ve müzik anlamına geldiğini çok etkileyici bir şekilde anlatan bir müzisyen. Bu kez Eivind Aarset, Chris Jennings ve Marilyn Mazur’dan oluşan quartetle Hüsnü Şenlendirici ve Aytaç Doğan’ı yanına alıyor ve doğunun kumlarını batı rüzgarıyla her yere savuruyor. Tabii indie kulübünün bu yılki konuğu The Dears’ı da unutmayalım. Karanlık bir romantizm ile zarif bir orkestrasyonu birleştiren bu grubun hanidir kendilerini bekleyen hayranlarıyla buluşması güzel olacak mutlaka.
Son…çok uzun yazılmış bir yazının ardından bu satırları hala görebiliyorsanız siz bir müzik aşığısınız demektir. Son…dakika demektir. Hala seçemediyseniz acele edin derim.
Rahşan K. (aka waxpoeticg)

Hiç yorum yok :