Mehmet Erdem: "Müziğimizle Şehrin Karmaşasına DUR Diyoruz"

1 yorum

Bugünkü konuğumuz Mehmet Erdem. Yıllardır içinde olduğu müzik dünyasında bu kez tek başına şarkı söyleyerek sıyrılınca nereye yerleşeceği konusunda herkesin kafası karışık biraz. Sesinin etkileyicililiği ile bir anda popülerleşmesi arasında gidip geliyoruz değerlendirmelerimizde. Leonard Cohen benzetmesi yapan da var, Halil Sezai benzetmesi de.

İki benzetmeden de uzak durmak için en şehirli ve akustik halimle Ankara’da dinledim Mehmet Erdem’i. İlk albümünün ilk konserlerini İstanbul ve Ankara’da geçtiğimiz hafta verdi. Albüm şarkılarına ek olarak Fatih Erdemci’nin “Ben Ölmeden Önce” şarkısını yine kendine has tarzıyla yorumladı. Seyirci ezberinden şarkıya eşik ederken tutturamadı tabii tempoyu. Çok tanımayanlar için bir başka sürpriz de sahnede Leyla ile Mecnun şarkılarını çalmaları oldu. Albümü artık ezberlediğimden olsa gerek, Leyla ile Mecnun’un müziklerini enstrümantal çaldıkları kısım benim için konserin en iyi performanslarındandı. Kesinlikle ekibi canlı dinlemeyi daha çok isterim.

Seyirciyle iletişimi çok iyiydi. Samimi, sıcak ve hatta fazla anlayışlı bile denebilir. İstanbul konserini bilmiyorum ama Ankara seyircisi (ben bıraktığımdan beri çok değişmiş Ankaralılar, ne saygı bildiler, ne edep) hiç susmadı neredeyse konser boyunca. “Ses gelmiyor” itirazlarına bile gülerek “Siz biraz sussanız acaba duyar mısınız? Ama susun da diyemem tabii, çok saçma” gibi sözlerle kendi de eğlenerek konuştu seyirciyle. Birkaç kez elektriklerin kesilmesine rağmen sahnedeki müzisyenlerin temposu hiç düşmedi. If Performance Hall’de herkes hep birlikte şarkı söylemeye devam etti.

Alternatif-İstanbul olarak biraz daha kendi merak ettiklerimiz üzerinden tanımak istedik Mehmet Erdem'i. Daha biyografik bilgiler için web sitesinde güzel bir metin var. Elbette albümden, kendi müzik serüveninden de konuştuk. Ama en güzeli Mehmet Erdem'in müziğini kendiniz dinleyip, kendiniz tanışmanız.

Kardeş Türküler’de ud çaldığınız günlerden beri sizi takip edenler var, Polis (Onur Ünlü, 2006) filmindeki “Olur Ya” şarkısıyla bir anda vurulanlar ve son olarak da Kuzey ve Güney dizisinde “Hakim Bey”in çaldığı sahneyle sayısı artan Mehmet Erdem hayranları var. Tanışma biçimlerimize göre tanıdığımız adamlar da değişiyor mu acaba?

Ben kendime içerden baktığım için tabii çok kestiremiyorum dışarıdaki konumumu. Benim için durum aynı, değişen bir şey yok: Ben senelerdir farklı mecralarda müzik yapıyorum. Film, dizi sahne... Bilinen, bilinmeyen birçok sanatçıya albüm kayıtlarında enstrüman da çaldım. Ud çaldım, buzuki çaldım, perdesiz gitar, bağlama... Sonra Onur’un filminde “Olur Ya” şarkısını coverlayınca “Ya sen niye şarkı söylemiyorsun? Ne güzel sesin var” denmesiyle şarkı söylemeye başladım. Ben daha çok işin mutfak tarafında mutluydum; beste yapayım, çalayım, söyleyeyim. Ama vokal algıyı değiştiriyor Türkiye’de, yaptığınız iş daha çok dikkat çekiyor. Bu da en azından bizim için bir şans oluyor, yaptığımız diğer işlerin bir tık daha fazla duyulmasını sağlıyor, ondan da mutluyuz.

Bunun avantajını kullanmak daha iyi yani.

Sonuçta ben müzik yapıyorum, kostüm giyip, oyuncu olarak sahneye çıkmıyorum. Yeni teklifler geliyor şimdi dizi müzikleri için. Tek şarkılık cover teklifleri var. Yeni bir diziye daha başlıyoruz bir yandan. Tüm bunlar albümle birlikte artan talepler. Mutlu oluyoruz tabii. Müzisyen yaptığı işin duyulmasını, harcanan emeğin boşuna gitmemesini ister. Diğer yandan popülerlik insanın müdahale edebildiği bir şey değil. Dediğiniz gibi Kuzey ve Güney’de bir sahnede görünmemizle Youtube’daki videonun tıkı 600 binken 2,5 milyon oldu bir hafta içinde. 10 dakika içinde 500 bin kişi baktı. Yaptığımız işi duyurmak istiyoruz. Popüler olmak için değilse de, o onun getirisi oluyor mecburen.

Sosyal medyanın kontrol edilemez bir tarafı da var tabii. O konuda bir çekinceniz var mı?

Ben biraz uzağım aslında o mecralara. Eski kafalıyım demek istemiyorum da telefonum bile eski model. Hâlâ sadece telefon amaçlı kullanıyorum, başka bir özelliği yok. Facebook, Twitter kullanmıyorum. Asla kullanmam da demiyorum tabii, ama benim ilgimi çekmiyorlar. Ben onun yerine bilardo oynamayı tercih ediyorum, bu bana daha eğlenceli geliyor. Canlı ve sosyal bir insanım, arkadaşlarımla vakit geçirmeyi seviyorum. Fotoğraflarına bakmak yerine eşim, dostumla görüşmeyi tercih ederim.

İnternet’te linç hareketleri de yaygın.

Evet, bu ortamlar bir anda birini aforoz edebiliyor ya da yerlere göklere çıkarabiliyor. Olduğundan fazla ya da eksik görmek de istemez insan kendini. Sosyal medya tüm bunların yanında reddedilecek bir mecra da değil. Şu an bir parça yaptım, dinletmek istiyorum diyelim koyabilirim hemen oraya. Yeni bir özgürlük alanı. Eskiden biz bir parçaya ulaşabilmek için neler yaşıyorduk. Teybe kaset takıp, sevdiğimiz şarkı çıksın da kaydedelim diye beklediğimiz dönemler vardı. Şimdi istemediğimiz kadar müzik var, bir yanda kafa da dağıtıyor gerçi bu çeşitlilik ve fazlalık.

Herhalde kasete kayıt yapan son kuşak da biziz.

Cep telefonumuz yoktu bizim. Ev telefonuyla büyüyen nesiliz biz. İnternet bizimle başladı. Herkesin elinde mutlaka dijital müzik dinleyebileceği bir alet var artık. Müzik dinlemek kolaylaştı. Albüm alan insanlar ellerinde de olsun istiyorlar. Benim için de öyle. Sevdiğim albümleri alıyorum ama ben de hepsini almıyorum sonuçta.


Biz arada kalmış bir kuşağız. Hem internetten müzik dinliyoruz, hem de albüm satın alıyoruz.

Tabii. Biz gazeteyi internetten de okuyoruz ama basılı halini okumayı, elimizde kağıt tutmayı da seviyoruz. Karikatür dergilerinin kuşağındayız bir taraftan. En politik yayınların karikatür dergileri olduğu bir dönemdeyiz, saçma bir durumdayız.

Aslında karikatür dergileri her zaman muhalifti ama bugünlerde belki de yegane muhalefet kanalı olmaya başladı.

Muhalefet yapmaya da gerek kalmıyor ki sadece olan olayları yazınca bile muhalefet yapmış oluyorsun. Bir şey demene gerek kalmıyor.

O zaman müzikte dijital yayıncılık olaylarına da sıcak bakıyorsunuz.

Müdahale edemediğim şeylere karışamam zaten. Unkapanı'nda üzerine benzin döküp yakma kafası çok saçma geliyor. Böyle artık bu düzen, ona göre bir tavır almak gerekiyor. Biz mesela çok sevdiğimiz bir şarkıyı içinde bir hatayla koyuyoruz. Bir yerini kesip biçiyoruz. Gerçeğini istersen bana geri gelmek zorundasın. Dinle ama bizim emeğimizi de çalma bir taraftan. Sonuçta müzik çalınabilir bir şey.

Peki müzik dinleyicisi olarak hangisi tercih edersiniz?

Akustik müzik sevdiğim için, enstrümancı olduğum için de bir yandan tabii ki akustik müzik duymak istiyorum. Eski plaklardan tut yeni dönem kayıtlara kadar. Elektronik müziği reddetmiyorum tabii ki. Sample denen bir şey var, biz de kullanıyoruz. İnsan stereo bir varlık, iki tane kulağı var. Ben müzik dinlerken de iki tane kolon duymak istiyorum, ahşap olursa daha makbul olur hatta. Geçtiğimiz gün bir arkadaşımın evinde rastladım Harbeth marka hoparlörlere, İngiltere’de Newcastle’da adam sipariş üzerine kolon yapıp sana gönderiyormuş. El yapımı ses sistemi daha ne olsun! Dinlediğinde farkı anlıyorsun.


Eleştirileri takip ediyor musunuz peki? Hakkınızda çıkan yazıları siz de okuyor musunuz?

Sosyal medyayı takip eden arkadaşlarım haber veriyor. Genelde çok olumsuz bir tepki de duymuyorum. O da beni kıllandırıyor aslında, herkes seviyorsa da bir yerde hata yaptık demektir.

Duruşunu beğenmediğiniz bir gazetecinin sizi öven bir yazı yazması sizi rahatsız eder mi?

Biri seni beğenirse eyvallah demek zorundasın. O konuda yapabilecek bir şey yok. Beni beğenme deme hakkın yok, o zaman albüm çıkarma derler. Hem belki olumlu bir tarafı da olabilir, senin cümlenden bir şey anlıyor demek ki dikkatini çekmiş oluyorsun bir şekilde.

Akustik müzik tamam da, şehirlisi nasıl oluyor? Şehrin telaşı, karmaşası içinde akustik müzik tezat oluşturmuyor mu?


Şehirde yaşayan ve akustik müzik dinleyen insanlar da var. Tüm o kargaşanın içinde “bir durun” diyoruz. Daha sakin, daha dingin müzik
tam da ihtiyacımız olan şey. Biz kendimiz dinleyebileceğimiz bir albüm yapmak istedik. Arabayla yola çıktın, cd koydun, şarkı atlamadan bitebilecek bir albüm yapmak istedik. Eş dost “albümün tamamını dinleyebiliyoruz, sen yapmamış olsan da dinlerdik” dediler, bunu duymak beni sevindiriyor. Sırf arkadaşın olduğu için de dinleyemezsin herhalde kötü bir müziği de. Sevdiğim müziği yapıyorum ama her şeyi de dinlemeye çalışıyorum bir yandan. Film, dizi müzikleri yaptığımız için mutlaka bütün dizilere de bakıyoruz muadillerimiz neler yapıyor diye. Çıtayı yükseltmek için, kolay harcanabilecek şeylerdense biraz daha kalıcı durabilecek işler yapalım diye uğraşıyoruz. Yeni Türkü, Fikret Kızılok, MFÖ gibi isimlerin eski kayıtlarını açıyoruz. Hâlâ en eski kayıtları dinliyoruz. Yeni bir şey çok çıkmadığı için onlara dönüyoruz sürekli. Çıkınca da hemen atlıyoruz zaten.

Cover genelde dünya müziğine baktığımızda saygı duyulan bir sanatçıya o saygıyı göstermek için yapılan bir şey. Fakat riskli bir tarafı da var. Cover yaptınız, işin kolayına kaçtınız, niye kendi bestelerinizle çıkmıyorsunuz diyenler de olabilir. Siz bu anlamda bir eleştiri aldınız mı?

Albümde 7 tane cover şarkı var. 3 tanesi benim kendi şarkım. Sayı biraz fazla gibi geliyor ama benim illa kendi şarkımı söyleyeceğim gibi bir derdim yok. Ayrıca “ben böyle söylüyorum, böyle bir yorum da olsun” diye uğraşıyoruz. Pembe Panter (The Pink Panther, Blake Edwards, 1963) müziklerinin 20 farklı versiyonu var bende. Hepsi ayrı tat benim için, dinlerken hiç aynı şarkıyı dinliyormuşum gibi gelmedi. Dizilere ve filmlere yaptığım çok parça var zaten, yani bestem yok değil, var. Söz yazmak bana zor geliyor. Önceden yazılmış çok güzel sözler var onları hatırlamaya da ihtiyacımız var diye düşünüyorum. Benim de şarkılarımı başkaları söylesin isterim. Herkes herkesin şarkısını söylesin, barışçıl bir hareket bir yandan. Müziği ortaya sunduktan sonra kamulaştırmış oluyorsun, müzik onu yapandan çıkıyor artık dinleyenin de oluyor aynı zamanda. Şarkının değerini ortaya çıkarmaya çalışarak tekrar söyledik o şarkıları. Fikret Kızılok’un şarkısını korkarak da yaptık bir yandan, bir yanlışlık olmasın aman ha diye çekinerek. Çok özel bir insan, şarkılarını yorumlarken kendi şarkılarımızdan daha çok özeniyoruz. Sezen Aksu’ya şarkıyı yapıp gönderdiğimizde, merak ettik, ne diyecek acaba? diye, olmamış derse biterdim. Beğenmiş, öyle duyum aldık.

Memleketçe kafası karışık günler yaşıyoruz. “Hakim Bey” bu anlamda gündeme çok iyi uyan bir şarkı oldu.

Evde kendi kendimize söylemeyi sevdiğimiz şarkılardandı “Hakim Bey”. Sözleri de her zaman gündeme uyacak laflar ne yazık ki. Sisteme genel bir isyan var çünkü. Bir de politik olarak da bu şarkının lafı terbiyesizce değil, kaba bir eleştiri değil. Nazik bir şekilde laf söylüyor, ki o kültüre de ihtiyacımız var bence. Herkes birbirini eleştirsin ama belli bir edep çerçevesinde. İsyan cümlelerinizin gereksiz bir laf atmaya döndüğü, anlamsız bir eleştiriye döndüğü zaman sırf muhalefet etmiş olmak için muhalefet yapıyorsunuz ki o zaman da etkisini yitiriyor.

Şu hallerimize uyan başka bir müzisyen söyleyebilir misiniz?

İlkokuldan beri arkadaşım olan Hakan Vreskala var. O İsveç’te yaşıyor şimdi. Onun şarkı sözleri epey serttir. Onun yaptığı şarkılar bana fazla bile geliyor bazen. Biraz daha kibar söylenebilir yolu var.

Kibar söyleyince de anlıyorlar mı ama?

O da var da tabii ama başkası anlamıyor diye ben de çizgimi bozmam.

Zaten “Hakim Bey”i çok başka yorumlayanlar da vardır. Sözler Sezen Aksu olunca, dizide de konuşulamayan bir aşk sahnesi üzerine söylenince, herkes başka anlaması mümkün.

Herhangi bir sanat ürününde zaten, sen kendince bir amaçla çıkarıyorsun ama herkes kendince anlıyor. Öyle olması da lazım. “Bu şarkıyı nasıl bir duyguyla yaptınız?” diye soranlar oluyor. Nasıl bir duyguyla yaptıysam kaydettim işte. O şarkının duygusu kendisi. Ama herkes kendince yorumluyor tabii.

Müzisyenlik ailede de varmış.

Babam klarnet çalardı, dayım halk oyunlarında hocaydı Ege Üniversitesi Konservatuvarı’nda. Yani küçükten beri bir merak vardı zaten bende. Sürekli aile meclislerinde çalardım.

Müzik hep varmış hayatınızda ama asıl “Mehmet Erdem” isminin tek başına çıkmasına sinema vesile olmuş.

Kardeş Türküler’deyken Vizontele’nin (Yılmaz Erdoğan, Ömer Faruk Sorak, 2001) müziklerini yapmıştık. O dönem çok hoşuma gitmişti görsel bir malzemeye müzik katmak. Sonra Onur Ünlü’ye ben kendim gittim, "siz film yapıyormuşsunuz, ben müziklerini yapmak isterim" diye.

Kuzeniniz de yeni bir müzik belgeseli yaptı. Romanistanbul. (Özgür Akgül, 2012)

Evet Özgür de müzisyen, film müzikleri yapıyor. Film müziklerinde yaylı gruplarla, Romanlarla çok çalıştık biz. Türkiye’deki klarnetçilerin hepsi arkadaşımız. Onları tanıdıkça bunlar ne acayip muhabbetler, bunu aktarmak lazım diye belgesel yapmak istedi Özgür. Sadece biz biliyoruz işin mutfak tarafında dönen değişik mevzuları.

Evet, Türkiye’de müzik belgeselleri de fazla değil.

Türkiye’de müzik dergisi de yok mesela şu anda. Roll vardı takip ettiğimiz o da kapandı. Elbette var yine bazı türlere özel, onların da hakkını yemeyelim ama böyle her türe bakan, Roll gibi bir dergi yok.

Türkiye’de enstrümantal müziği dinletmek zor diyorsunuz.

Çok iyi albümleri olan arkadaşlarım var, sadece ben biliyorum. Barış Güney var, bağlama virtüözüdür. Türkiye’de kaç kişi tanır bilmiyorum. Haberi yoktur kimsenin, çıkıp iki türkü patlatsa Türkiye çapında meşhur olacak ama onu tercih etmiyor kendisi.

Dinleyeci tercihi denen şey sizi kısıtlayan bir şey mi?

Hüsnü (Şenlendirici), Hüsn-ü Klarnet’i çıkarmadan önce enstrümantal albüm bu kadar satar mı kaygısı vardı. Erkan (Oğur) abi Bir Ömürlük Misafir’i çıkardığında yer yerinden oynadı. Ben yatmadan hâlâ onu dinliyorum. Fuad’ı dinliyorum... Çok dinlenebilir huzur veren albümler bunlar. Müzikteki cümleler cümle değil mi? İlla bir söz mü söylemek zorundayız? Böyle bir beklentinin olması da bana garip geliyor. O müzikte de bir duygu anlatılıyor, sözsüz de bir sürü şey anlatılabilir ki anlatılıyor da. Film müzikleri dediğimiz şey zaten biraz bunun üzerine gidiyor. Bir tane görsel bir algı var bir tane de işitsel bir algı. Birbirlerinden rol çalmadan, ikisinin birbirini tamamlaması, dengelemesi en ideal olanı. Hayatımızın bir fon müziği var zaten, yolda giderken bir şey duyuyoruz içerden. Her konsere farklı şeyler yapmak istiyoruz. Herkes beni şarkıcı diye konumlandırıyor ama ben enstrüman çalıyorum, bu işe yıllarımı verdim. Çalmak istiyorum ben sahnede. Konserde de mutlaka enstrümantal çaldığımız şarkılar olacak. Dizi ve film müziklerinin yeni düzenlemeleri olabilir. Hiçbir günü aynı değilse insanın hiçbir konserinin de aynı olmaması lazım.

Yeni müzikler keşfetmeye de çalışıyor musunuz?

Müzisyen olarak etrafta duyduklarından etkilenmemek mümkün değil. Kimlerden etkileniyorsun diyorlar bana, herkesten etkileniyorum. Önemli olan etkilenmelerinin sonunda kendin özgün bir şey ortaya koyabilmek. Yeni müzikler keşfetmek için de bakmaya çalışıyorum evet. O kadar da bombardıman var ki aslında neyi dinleyeceğimizi şaşırıyoruz. Ben daha çok belli dönem belli şeyleri dinleme tercih ediyorum. Oturup iki ay Erkan Oğur dinleyerek, onun kafasını anlamaya çalışıyorum. Ajda Pekkan’ın “Olur Ya” şarkısını da öyle bir dönemde bulduk. Kıyıda köşede kalmış şarkılarından biridir. Nilüfer’in, Ajda Pekkan’ın o dönemlerini dinlerken, bu şarkı tam filme uyuyor dedik. Böyle bir aşk yok çünkü. Haluk Bilginer beyin kanseri, 55 yaşında, film absürdün saçmalığın önde gideni Özgü Namal’a âşık oluyor. Olur ya! Olmaz böyle bir şey aslında ama hani olur ya.

Konser takviminiz nasıl?

Sonbaharla birlikte üniversitelere gitmek istiyoruz. Öğrenciler her zaman yaptığınızı müziğin en iyi dinleyenleri oluyorlar.

Özellikle çalmak istediğiniz bir mekan var mı?

Harbiye Açıkhava’nın akustiği çok güzel, konser vermek güzel olurdu. Daha önce Kardeş Türküler’le çok çaldık orada ama yeniden çalmak isterim. Atmosferi bir farklı oluyor. Ben çok heyecanlanmam ama elim kolum titriyor orada. 100-200 kişinin geldiği daha lokal, underground barlarda muhabbet havasında geçen konserler vermek isterim. Zaten biz evde çalıyorduk, insanlar bize geliyordu, çıkalım da bari başkaları da gelsin diyerek başladık bu işe.

Erkan Oğur da öyledir mesela. Büyük festivallerde çaldığı gibi, Kadıköy’de küçük bir barda çalabiliyor. Seyirci sahnenin hemen yanı başında ama seninle bağını koparıyor bir süre sonra, transa geçiyor.

Müzik mekansızlık hissettiren bir şey müzisyen için. Ben hep arkadaşlara derim, evde otururken benimle konuşabilen bir şey var. Elimde duruyor, yalnız değilim evde yalnızken bile. O bir şans yani bizim için. Özür dilediği konser vardı ya Erkan abinin, “Biz biraz kendimize çalacağız”, diye. İlkin Deniz’in çaldığı dönemde yine bir konserde,Turgut abi ile Erkan abi çalıyorlar, aynı anda İlkin duvara bir resim yapıyor, müzikten hissettiğini resmediyor. Sonra hep beraber resme dönüp o resmin müziğini yapıyorlar. Çok orijinal kafalar bunlar. Erkan abiyle daha evvel çalışma şansımız da oldu. O yurt dışı festivallerinin çoğuna birlikte gittik zaten Kardeş Türküler’le birlikte. Buradan dışarıya pop müzik götürünce bir anlamı olmuyor çok sakil kalıyor, dünyadaki örneklerinin yanında. O yüzden Anadolu’nun müziğini taşıdık biz. Erkan Oğur’un yaptığı caz başkalarının yaptığı cazdan çok farklı. Folk-caz gibi. Blues zaten ozan müziği demek. Halklardan çıkan melodiler kaybolmaz, yüzyıllar boyu devam eder. Ufacık üç notayla her şeyi anlatmış adam zamanında. Aşık Veysel’in bağlamasında 10 perde vardır. Şu an dünyanın imkanı bizim elimizin altında ama derdini anlatmak istersen 10 perdeyle de anlatırsın.

Bundan sonra nasıl devam edeceksiniz?

Yaptığımız dizi-film müziklerinin basılı bir hali yok. 5 albüm çıkartacak kadar dizi, film müziğimiz var. Sırf Leyla ile Mecnun’dan bir albüm çıkarabiliriz. 8-9 tane film müziği var. Değişik mecralara değişik işler yapıyoruz. Balkan müziği gibi müzik de yaptık, klasik müzik eseri de yazdık, rock da yaptık caz da yaptık. Bir sürü janra da bakma şansımız oldu. Çok iyi yaptık falan diye demiyorum ama bizim ufkumuzu açtı, kendimizi geliştirme şansımız oldu. Soundtrack dinlemeyi ben de seviyorum. Onları da bir ara basmayı düşünüyoruz.


Atladığımız bir şey kalmadı herhalde.

Ne varsa anlattım ben de. Benim adım önde görünüyor ama bu işin arkasında çok isim var. Bir sürü müzisyen var. Kardeş Türküler sürecinden beri birçok müzisyenden etkilendim, bir sürü şey öğrendim. Film müziği, dizi müziği olaylarıyla çabuk iş yapmayı öğrendik, piyasayı öğrendik. Bu işler öyle tek başına olan işler değil. O yüzden emeği geçen herkese çok teşekkür ediyorum.

Söyleşi: Nihan Katipoğlu & Ezgi Aktaş

Fotoğraflar: Ezgi Aktaş

* Söyleşi organizasyonu için Papatya Yılmaz’a teşekkür ederiz.

1 yorum :

John Rainbird dedi ki...

ne güzel adammışsın sen be... ruhum açıldı ustam sağolasın.