İstanbul Caz Festivali Günlüğü - 2: Tünel Şenliği'nin İki Unutulmaz Konseri

Hiç yorum yok

Eric Vloeimans' Gatecrash

Tünel Şenliği bizim için oldukça şenlikli oldu. Listeden saat ve mekan takip etmek define avına çıkmak gibi bir şeydi. O konser senin, bu konser benim koşturup durmaktan birkaç yüz gram vermişizdir herhalde. Bu yılki şenlikte benim define sandığımdan çıkan iki konser vardı. İlki Eric Vloeimans’ Gatecrash, diğeri de daha önce de söylediğim gibi Zekeriya Şen sayesinde tanıdığım Phronesis.

Eric Vloeimans’ın başını çektiği Gatecrash ile başlayalım. 2007’de trompetçi Vloeimans liderliğinde kurulan Hollandalı grup, keyboard’da Jeroen van Vliet (o keyboard'in Fender Rhodes olduğunu ekleyelim), basta Gulli Gudmundsson ve davulda Jasper van Hulten’den oluşuyor. Bugüne kadar “Gatecrash” (2007), “Hyper” (2008) ve “Heavensabove!” (2010) isimli üç albüm yaptılar. Vloeimans, kategorize edilmekten pek hoşlanmasa da, en genel tanımıyla elektronik caz diyebileceğimiz türü tercih etmiş bir quartet Gatecrash. Acid jazz sularında, ses efektleriyle süslü bir gemiyle çeşitli müzik türleri duraklarına uğrayıp özgür bir yolculuk yapıyorlar.

Konserin başlama saatinde Tünel Meydanı’nda sahnenin önüne tünedik. Gayet enerjik ve renkli bir performansa sahne olacağı Vloeimans’ın parlak pembe pantolonu ile renkli gömleğinden belliydi. Müzik başlayınca yanılmadığımı anladım. James Brown’un en sevdiği saksofoncuya yazılmış olan “Maceo” funk baharatıyla bizi keyifle dans ettirdi. Son albümlerinde biraz bizden motifler içeren “Mr. Selçuk” adında bir şarkı vardı. Ben de merak edip duruyordum kim bu Mr. Selçuk diye. Vloeimans sahnede biraz özet geçti ama daha sonradan kendisiyle yaptığımız röportajda daha ayrıntılı bilgi alabildim. Kadir Selçuk aslen İzmir’li, Rotterdam’da yaşayan bir cazsevermiş. Gatecrash ilk konserini onun mekanında vermiş. Vloeimans “O olmasaydı, Gatecrash bu kadar kısa sürede tanınmazdı. Bize ilk fırsatı o verdi.” dedi. Jeroen van Vliet’in Fender Rhodes’undan çıkan mutasyon geçirmiş seslere Gudmundsson’un groovy riffleri, Jasper van Hulten’in coşkulu atakları ile Vloeimans’ın bir notadan diğerine fırtına gibi atlayan melodileriyle “Hyper” bizi hakikaten hiper bir dünyaya taşıdı. Grupta herkesin kendine özgü bir çalma alanı var, kimse dominant değil. Sanki bir muhabbet halindeler, sözü biri alıyor, diğerine bırakıyor. Vloeimans pedallarıyla oynamaktan mutlu bir çocuk gibiydi. Bir yandan da trompetinden çeşitli hikayeleri tatlı tatlı anlatmayı ihmal etmedi. Jeroen van Vliet ise psychedelic atmosferi yaratan güçlü bir piyanist. Konserde de bizi öyle bir dünyaya çok rahat taşıyıverdi. Davulcu Jasper van Hulten güçlü ritmiyle ve sololarıyla bunun bir rüya olduğunu hatırlatıp durdu. Gudmundsson ise sakin sakin bas çalarak şarkıların temelini sağlam bir şekilde ördü durdu.

Sonuç mu? Tam beklediğim gibi oldu.

Ortala
Jasper Hoiby & Anton Eger

Ve Phronesis. Keşfetmekte çok geç kalmış olduğum grup. Ben öğreninceye kadar dört albüm yapmışlar bile. Tabii ki neresinden dönsek kar, hatta onları öğrendikten çok kısa bir süre sonra burada dinlemiş olmak da bir çeşit mucize. Basçı Jasper Hoiby’nin liderliğinde kurulmuş olan bu trio, davulda Anton Eger ve piyanoda (ilk iki albümde Magnus Hjorth, daha sonraki albümlerde onun yerine geçen) Ivo Neame’den oluşuyor. Bazı müzik yazarları tarafından E.S.T. ve The Bad Plus ile bir tutuluyorlar ki, katılmamak elde değil.

Phronesis konseri SALT Beyoğlu’nda idi ve başlamasına on dakika kala en öne oturup sakin sakin beklemeye başladık. Az sonra başlayacak olan F1 yarışında bizzat co-pilot olarak yer alacağımızı nereden bilebilirdik ki? Konserin ilk notasıyla son notası arasının ne kadar sürdüğünü hatırlamıyorum desem. Hoiby’nin karmaşık ama sürükleyici bas riflerini çalarken parmaklarını takip etmek pek mümkün olmadı. Ivo kimi zaman melodileriyle klasik piyanist modeli çizerken kimi zaman da groovy bir eşlikçi olabiliyor sanki parmakları bir Fender Rhodes’a dokunuyor gibi. Ve kısa şortlu Anton. Tam bir yaramaz çocuk. Bateriyi adeta bir fırtına gibi çaldığı için, onun hızına yetişemeyen ziller ağırlıktan yere düştü, mikrofon sahneyi terketti ve nihayetinde Anton “Bir daha da çalmam!” edasıyla bagetlerini fırlatıp yerinden kalkarak solosunu bitirdi. “Anton, sen bir Animal’sın!” dedik içimizden. Grubun enerjisi mükemmel, birbirlerini o kadar iyi tanıyorlar ki, hiçbir saniye sekmiyor, tek bir nota bile gözden kaçmıyor. Bazen hep beraber takılıyorlar, bazen de sözü birbirlerine bırakıyorlar. Jasper ve İvo’nun melodileri, Anton için bir oyun bahçesine dönüşüyor adeta. Her biri enstrümanına çok hakim ve güçlü bir performans sergiliyorlar. Tüm bunlar sadece üç kişi ve üç enstrüman ile oluyor. Bu kadar az ile bu kadar büyük bir sound yakalamak herkesin harcı değil bence ve onlar bunu sanki çok doğalmışçasına yapıyor ve insanı büyülüyorlar.

Konserden aklımda kalanlar: ”Democracy”, “Love Song”, “The Economist” ve kapanış parçası “Abraham’s New Gift”. Mutlaka dinleyin.

Rahşan K. (aka waxpoeticg)

Hiç yorum yok :