Antony And The Johnsons'ın Açıkhava Konseri: Bizim Hâlâ Umudumuz Var

Hiç yorum yok

Fotoğraf: Eray Yıldız

Antony Hegarty'i nasıl biliriz? Muazzam bir ses, görkemli ve teatral sahne performansları, albüm kapaklarından kostümlere kadar her yerde kendini hissettiren gösterişli bir estetik algısı, ölüm, yaşam, ruh, beden, cinsiyetler, kimlik arayışı, cinsel kimlik, doğa, insan ve aşkı anlatan şarkı sözleri, yaşamını kendi bildiği gibi kurabilecek kadar ne istediğini bilen, ama başkalarının kendisiyle ilgili sözlerini duymazdan gelemeyecek kadar kırılgan bir kişilik... Antony'nin dünyadaki kötülüklere müziğiyle karşı durmaya çalışan bir h
âli var. 'Öteki' olmanın zorluğunu biliyor ve zaman zaman bununla baş etmekte ne kadar zorlandığını dile getirmekten çekinmiyor. Kalabalığın karşısında hep dimdik durup güç gösterisi yapmak gibi bir derdi yok, arada yere düşmenin çok insani bir şey olduğunu biliyor. Çocuksu ruhunu hiç saklamıyor, dünyayı bir çocuğun merakıyla izlediğini hissettiriyor. Yeri geldiğinde sözünü sakınmadan düşüncelerini dile getiriyor, ironinin dibine vuruyor, kendisiyle ve dünya hâlleriyle maytap geçiyor, dayatılan erkeklik ve kadınlık sınırlarını yerden yere vuruyor, en travmatik mevzulara bile gülerek yaklaşıyor. Belki bu özellikleri, belki müziğinin gücü, belki de hepsi birden Antony'i bir kere tanıdıktan sonra onu asla unutmamamıza neden oluyor.

Benim Antony ile tanışıklığım 2005 tarihli 'I'm a Bird Now' albümüne uzanır. İlk dinleyişimde sesine ve anlatım gücüne tutulmamın şifreleriyse “Bird Girl” şarkısında gizli.“Cause i'm a bird girl / and the bird girls go to heaven /i'm a bird girl /and the bird girls can fly /and bird girls can fly…” sözlerini öyle içselleştirdim ki, ne zaman umutsuzluğa kapılsam, omuzlarımda dünyanın ağırlığını taşıyormuş gibi hissetsem bu şarkıya sarıldım. Kız kuşların güçlü olduğuna, istedikleri her yere gitmeye muktedir olduklarına inandırdı Antony beni. Benim gibi pek çok 'uyumsuza' o albümdeki başka başka şarkılarla dokunduğunu biliyorum. Bunu 2007'de Şan Tiyatrosu'nun kalıntıları arasında sahneye çıktığı gece görmüştüm.

Aradan geçen beş koca senenin ardından yeniden İstanbul'a geleceğini, üstelik Harbiye Açıkhava'da filarmoni orkestrasıyla birlikte çalacağını duyduğumda bir yanım sevinçten uçarken, bir yanım da bu yeni performansın Şan Tiyatrosu konserinin etkisine ulaşıp ulaşmayacağını sorguluyordu. Müziğin iyi olacağından hiç şüphem yoktu, Antony'nin müzisyenliğinden ya da yorumculuğundan da etkilenmemem mümkün değildi. Ancak beş seneki önceki konserin üzerimde yarattığı etki öyle güçlüydü ki, bu etkinin daha büyük bir mekânda dağılmasından endişe ediyordum. Mekânın Harbiye Açıkhava olması, Antony'nin de tanıdığımız Antony olması bu dağılmayı nispeten engellese de, dün geceki performans benim için ilk konserin yaşattığı derin duygusallıktan uzaktı. Bu sözlerim konseri yetersiz yahut ruhsuz bulduğum anlamına gelmesin. Tam aksine, müzikal açıdan kusursuz işleyen ve tüm şarkıların hakkını veren bir akışta ilerledi. Farkı neydi derseniz, Şan Tiyatrosu'ndaki performansta Antony dinleyiciyle daha kişisel ve duygusal bir bağ kurmuştu, kalbini olduğu gibi açmış, yakınlaşmıştı. Konserin başından sonuna kadar geçen sürede kah salaş bir berduş, kah bir kraliçe kimliğine bürünmüştü. Sahnede pot kırmaktan, yanlış birşey söylemekten öyle korkuyordu ki, onu kristal bir vazo gibi sarıp sarmalayasımız gelmişti. Hemen ardından hayata dair öyle bir laf etmişti ki, hiç de çıtkırıldım olmadığını anlamıştık. Kendini tam anlamıyla şehre ve müziğe kaptırdığı anda tam bir pagan büyücüsü olup çıkmıştı. Hepimizi susturmuş, bir an için nefes almayı durdurmamızı bile istemiş, o sessizlik anını şarkılarının melodisine bağlamıştı. Özeldi, çok güzeldi.

Dün akşamsa, hayranlığını belirttiği Selda Bağcan'dan 'Vurulduk Ey Halkım' kaydı ile başlayıp, Rapture ve Cripple And The Starfish'le devam eden etkileyici bir ısınma devresinden sonra tam 'Acaba hiç konuşmayacak mı bu akşam?' dediğim anda sohbete başladı Antony. Beş sene öncenin aksine, toplumsal konulara değinen, aktivist bir tirada başladı. Dinlerin varlığının insanın dünyayla ilişkisini sekteye uğrattığından, şu anda erkek egemen bir dünyada yaşamak zorunda kalsak da, dünyayı feminen bir geleceğin beklediğinden dem vurdu. Obama'nın umutları zedelediğinden, yine de hâlâ umudu olduğundan söz etti. Dünyanın dört bir köşesinde yaptığı gibi İstanbul'un da hâlini ahvalini sordu. Aldığı karamsar cevaplar karşısında 'Dünyanın geri kalanı da burası gibi. Hiçbir yerde işler iyiye gitmiyor. Ama umut var' diyip yalnız olmadığımızı hissettirdi. Tam kendi ritmini bulmuş, kadınlık ve annelik üzerine konuşurken arkadan nobran bir ses 'sus da şarkını söyle' mealinde 'Musiiic' diye sözünü kesmeseydi, sohbete dinleyici de dahil olacak ve gece belki de daha yaratıcı ve ilham verici bir hâl alacaktı. Olmadı. Bu beklenmedik ve gereksiz tepki karşısında Antony kırıldı ve sustu. Bir daha tek kelime etmedi ve içinden geçenleri sadece müziğiyle anlattı. Keşke susmasaydı, inadına uzun uzun konuşsaydı da, bu an sevimsiz bir an olmaktan çıkıp, komikliğiyle kalsaydı. Ama Antony ya hep, ya hiçci. Onu böyle sevmeyen evde albüm dinlemekle yetinip, konsere gelmeyebilir ama o da bizim elimizde değil.

Antony, Filarmonia İstanbul'un da katkısıyla fazla süprizlere gebe olmayan, son derece tahmin edilebilir bir setlist'i bütün yüreğini koyarak icra etti ve son noktayı Hope There Is Someone ile koydu. Mükemmel bir yorumdu. Şan Tiyatrosu'nda aynı parçayla konseri bitirmeye yeltenmişken yanlış tondan girdiği için şarkıyı 'eğlenerek' durdurup ikinci kez başlatmıştı. Belki de o konseri unutulmaz kılan kusurluluğuydu. Bu konser ise aklımızda felsefesiyle kalacak.

Şimdi kalbimizde bir üçüncü konser dileği, ama bu sefer güz mevsiminde, kapalı bir mekânda, sadece müziğe değer verenlerin dinlediği bir konser... Neden olmasın?

Hiç yorum yok :