Barbaros Erköse: 'Hüzün Olmazsa Hayat Olmaz'

Hiç yorum yok

Bertan Başaran’ın yönettiği usta klarnetçi Barbaros Erköse’yi anlatan “Sensiz Yaşanmaz” belgeseli DOCUMENTARIST 2012’nin öne çıkan filmlerinden oldu. Bu belgesel izleyiciyi yanına alıp onu Barbaros Erköse ile birlikte 63 dakika süren bir yolculuğa çıkarıyor. Erköse’nin klarnetinden çıkan notaların Udaipur, Tunus ve New York’taki müzisyenlerin notalarıyla nasıl kesiştiğini anlatıyor. Çok sesli, çok kültürlü, çok renkli ve çok içten bu yolculukta müzik içinize işliyor adeta ve bittiğinde gözyaşları, kahkahalar, müzik üzerine konuşmalarla dışarıya, hayatın içine yollanıyorsunuz. Bana kalırsa filmin başarısı da buradan geliyor, samimiyetinden.

Röportaj için Bertan Başaran ve Barbaros Erköse ile biraraya geldiğimizde de gördüm ki ikisi de çok içten, amatör ruhlu ama ortaya koydukları iş bakımından da profesyoneller. Buyrun, siz de bu tatlı muhabbete ortak olun.

Öncelikle nasıl tanıştınız? Nereden aklınıza geldi Barbaros Erköse belgeseli çekmek?

Bertan Başaran - Aslında biz bir arkadaşımızın doğumgününde tanıştık. Barbaros Bey çalıyordu Cezayir Sokak’ta bir yerde.

Barbaros Erköse - Cambaz’da.

BB - Evet. Biz Barbaros Bey’in albümlerini daha önceden biliyor ve seviyorduk zaten. O akşam patronumuz Tunay Bey de oradaydı, o da Barbaros Erköse’yi görünce şaşırdı. Biz de bir anda o gece “Ne yapsak? Bir belgeselini yapmamız lazım.” diye konuştuk. Barbaros biraderler ve onların geçmişi bizce dokümente edilmeyedeğerdi. Hatta o gece aşağıda çalmayı bitirdiğinde “Barbaros baba, biz böyle bir şey yapsak sıcak bakar mısın?” dedik. O da bizi kırmayıp, kabul etti. Sonra da uzun bir süre beraber yaşadık.

Belgeseli izledik ve gördüğümüz kadarıyla oldukça uzun bir sürece yayılmış. Ne kadar zaman aldı bu belgeseli çekmek?

BB - 1,5 senede çektik.

BE – Amerika’ya gittik. Tunus’a, Hindistan’a gittik.

Ne kadar kaldınız oralarda?

BB - Aslında çok uzun kalmadık. Her yerde 5-6 gün filan geçirdik ama bu süreci uzatan başka şeyler oldu. İlk önce birbirimize ısınmamız zaman aldı. Bir de bizim para kazanmak için yaptığımız başka işler araya girdi. Onlardan dolayı biraz aksadı ama bir yandan da belgesel çok organik bir şeymiş. Biz de ilk defa yaptık ve gördük ki, ilk başta çıktığımız yolla bitirdiğimiz yol arasında çok fark var.

Bertan Başaran

Peki, Barbaros Bey, siz nasıl değerlendiriyorsunuz bu filmi? Hep müzisyendiniz ama şimdi böyle filme çekilmek nasıl bir duygu?

BE - Vallahi bana daha önceleri de çok teklif geldi ama gözüm tutmadı bazı kişileri. İnşallah yaparız dedim, öyle kaldı. Bertan’la, Tunay Bey, Erdal Bey'le tanışınca, baktım ki takdir eden kişiler, Onun için “Peki” dedim. Onların dediklerini yaptık. Boğaz’da çektik, Amerika’da, Hindistan’da bulunduk. Ben de onlara uydum tabii.

Bu belgeselde bir çok müzisyenle çalışmışsınız. Yurtdışında Barbaros Bey’in müziğine ve duruşuna bakış açısı nasıl? Siz dışarıdan bakan biri olarak nasıl değerlendiriyorsunuz onu?

BB - Bir kere dünyanın her köşesinde tanıyanlar var onu. Abartısız her tarafta biliyorlar. Nereye gitsek “Aaa, Barbaros Bey geldi” deyince el pençe divan duruyor insanlar. Bu kadar ilgi bizi şaşırttı açıkçası çünkü biz Türkiye’de onu, güzel bir konser salonunda konser verirken bulmayı beklerken, bir meyhanenin üst katında çalarken bulduk.

BE – Eskiden İstanbul’da 20-30 tane gazino vardı. Biz Maksim’lerde Kazablanka’larda çalıştık. Şimdi o salonlar kalmadı. Cambaz dediğim yer nezih bir yer. İstediler, bir program yaptık orada. Eski durumlar yok artık. Matineler olurdu o zamanlar. Ne güzeldi.

BB - Tabii yurtdışındakilerin bakış açısı çok daha farklı. Gerçekten bir müzisyen olarak bakıyorlar ki kendisi de hakikaten çok yönlü bir müzisyen. Ama burada hâlâ bir eğlence aracı olarak bakılıyor. O biraz üzücü bir durum.

BE – Benim 15 gün evvel Kahire’de bir konserim vardı. Sonra Lübnan’a geçtik, Beyrut’ta bir konser verdik. İnternet sitesine de benim Mısır’daki resmimi koymuşlar, çok güzeldi. Artık böyle festivallerde çalıyoruz. Buralarda çalışmıyoruz.

Belgeselde de görüldüğü üzere dışarıda sizi daha iyi anlıyorlar. Uzun yıllarınızı müziğe vermiş biri olarak ne değişti bu piyasada Barbaros Bey?

BE – Geçenlerde böyle bir açık oturum vardı. Biri dedi ki “Türk musikisini öldürdüler”. “TRT koymuyor artık, eskiden ne güzel fasıllar, Türk müziği şarkılar dinliyorduk, şimdi yok” dedi. Ben de düşündüm. Mesela TRT’de bir program olsa, bizim çalmış olduğumuz o eski müziği hangi müzisyen çalacak? Onun kokusunu vermek lazım ama maalesef bir kişi gösteremiyorum. Bunu düşündüm. TRT imkan verse “Kim çalacak?” dedim. Adamlar plaklarda rezil gibi çalıyor. Miyav miyav o sesler, ciyak ciyak bağrış çığrış. Biz öyle çalmıyoruz ki. Onun için Avrupa’da daha çok takdir ediliyoruz.

BB – Bir de Türkiye’de bu iş pek babadan oğula geçememiş galiba. Bir yerde kalmış. Şimdi sadece belli bir kesim çok iyi biliyor, tanıyor. Belli bir kesim de saygı duymuyor mu denir artık başka türlü mü bakıyor, bilemiyorum. Maalesef taş plaklarda kalacak artık.

BE – Özel televizyonlarda görüyorum. Bir oyun havası çalıyor, kadınlar oturduğu yerde ayağa kalkıyor, başlıyor oynamaya. Oynanılmayan bir müziği dinlemiyor. İlle oyun havası olacak, kalkacak oynayacak. Bana çok basit geliyor.

BB - Bizim insanımız biraz basit seyleri seviyor. Yani onları birazcık daha düşünmeye, alıp bir yerlere götrmeye kalktığınız zaman korkuyorlar. Biraz basit olsun, oynayalım falan diyorlar. İşin içine bir de bir iki nota daha fazla girdiği zaman, onu anlayamıyorlar.

Belgeselde “hüznü yaşayan kalmadı” diyorsunuz. Hüznün de yaşanması lazım…

BE - Tabii. Hep güleceğiz, eğleneceğiz, ne olacak? Hüzün olmazsa zaten hayat olmaz. Bir düşünce olmaz.

Bertan Bey’e dönelim tekrar. Bir müzisyenin belgeselini çekmenin zorlukları neler?

BB - Müzisyenler hakikaten çok zor insanlar. Ben onu anladım. Biz hep şöyle düşündük. “Ne olacak ki? Barbaros Bey gider onunla çalar, o da onlarla çalar.” Hep böyle birtakım hayaller kurduk kağıt üstünde. Fakat bir müzisyeni bulmak, onu bir diğeriyle çaldırmak zor. O ona laf ediyor, öbürü diğerine laf ediyor bazen. Böyle çok komik şeyler oldu tabii. Genel olarak Barbaros Baba herkese adapte olabiliyor ama o aradaki atışmaları görmek de – onlar yanlış çalıyor filan diyor mesela – bize çok ilginç geldi. Müzisyenleri biraraya getirmek çok zor. Öyle bizim hayal ettiğimiz gibi toz pembe bir dünya içinde olmuyor onlar.

BE – Amerika’da meşhur Benny Goodman’ın basçısının bir kulübü varmış. Oraya gittik beraber. Adamlar nasıl çalıyor biliyor musun? Jazz müziği tabii, fırtına gibi çalıyorlar. Benim de bir iki dakika görünmem lazım ki çekecekler. Ben de dedim bunlarla ne yapayım. Onlara adapte olmak çok zor. Ben de onların müziğine göre biraz doğaçlama filan yaptım, oldu gibi. Fakat oradaki trompetçi bir yabancının fazla süre çalmasını istemiyor. Orada da kıskançlık var. Onu hissettim ben. Baktım kes diyor gibi. Ben de kestim, çekildim.

BB - Tabii biz bunu anlamıyoruz mesela. Tüm bunlara ek olarak bir de belgeselde sürekli tetikte olmanız lazım. Ne zaman ne yapacak, ne laf çıkacak belli olmuyor. Biz böyle elimizde sürekli kamera, ses aleti “aman dur, dikkat et” şeklinde dolaştık. Kameraya çıkmayan, keşke çekebilseydik dediğim daha ne maceralar var ama bu kadarı olabildi.

Bu belgeseli böyle farklı yerlerde çekmek ilk başta düşündüğünüz bir şey miydi?

BB - Aslında biz Barbaros Bey’e bir tane albüm yapalım, hem de bir sürü değişik müzisyenle yapalım dedik. Çok fazla insanla görüştük; Klasik müzik çalanlarla görüştük, ne bileyim reggae yapanla da görüştük. Biz bu albümün oluşum aşamasını çekelim istedik ama işte bulasınız ki iki müzisyeni biraraya getiresiniz. O olmuyor, öbürü para istiyor, diğeri başka bir şey istiyor. Tabii onların bakış açısı farklı olunca, bir de Barbaros Beyle vakit geçirince ona endeksli oldu film, biz de kameralarımızı direkt ona çevirdik. Hasbelkader bulduğumuz veya bize çok sıcak bakan ve Barbaros Bey’i tanıyan müzisyenlerle çalıştık.

Ortaya gerçekten de çok sıcak bir film çıkmış…

BB - Biz bu belgeselde ondan acayip bir övgüyle bahsedip, hayatı boyunca bunu yapmış şunu yapmış diye çekmek istemedik. Bizi şaşırtan hâlâ çok aktif olması. Şu an da bile cebinde bir peçeteye sarılı notalar vardır belki de. Uçakta giderken bile bir şeyler yazıp çiziyor. Şimdi böyle yaşayan bir adamın ben niye geçmişini anlatayım ki, hâlâ aktif. Tabii bu yol içersinde kavgalar da ettik, çok şey de yaptık. Bu hep bu sürecin bir parçası oldu. Doğal bir şey çıktı ortaya. Övmeye çalışmadık. Samimi oldu. Belgeseli izlediğinize göre siz de bizim çizgimizi anlamışsınızdır. Kendi bakış açımızı değiştirmeden çektik.

Barbaros Erköse

Tango ile başlamışsınız, Türk sanat müziğine gönül vermişsiniz. Caza da ayak uydurabiliyorsunuz. Bu işin bir sırrı var mı Barbaros Bey?

BE – İnsan herhangi bir enstrümanı çaldığı zaman ders alır. Do nerede, mi nerede, öğrenir. Ondan sonra insanın kendisini yetiştirmesi lazım. Ben radyoda 30 sene çalıştım. Kendi arzumla 44 yaşımda emekli oldum. Bırakmak istemediler. “Ben Amerika’ya gidicem” dedim. Çünkü bir plak oluyor, çalamıyorsun, yasak. Bir gazinoda çalmak yasak. O zaman öyleydi. Sırf radyo maaşına kalıyosun. Ben dedim emekli olucam genç kafamla. Dilekçemi verdim. Bir hafta imzalamadı müdür. Beni çağırdı. “Biz seni bırakmıyoruz.” dedi. Ben Amerika’ya gidiyorum” deyince “İstemeyerek imzalıyorum” dedi. Üzülerek imzaladı. O zaman 1.300.000 lira kıdem tazminatı ödedi TRT. Amerika’ya gittim. 8 ay New York’ta kaldım. Orada bir gazinoda çalıştım. İyi de para kazandım. İyi bir muhit oldu. Sonra Paris’e gittim. Bir ay Paris’te kaldım. Bütün Fransa’yı gezdim. Rusya’ya, Yugoslavya’ya, Bulgaristan’a, her tarafa gittik. Her gittiğim yerde oradaki yerli müzisyenleri dinledim, beraber çaldık. Ben memnun oldum ayrıldğıma radyodan çünkü orada kalsaydım kimse tanımayacaktı beni.

Niye kalmadınız orada?

BE - Ben çok gezdim. Tüm dünyada konserler verdim. Bir tek Japonya ile Çin’e gitmedim. İnsan vatanını istiyor yine de. Batılı klarnetçiler kendi branşlarında fevkalade çalıyor. Ben Türk müsikisine alışmışım. Niye sırf batı müziğine döneyim? Bu sefer türk musikisini unutuyorsun. Ben en güzelini doğaçlama olarak görüyorum. Onların müziğine bir doğaçlama, taksim yapıyorum. Yetiyor.

Peki Bertan Bey, bir devam projeniz var mı?

BB - Aslında öyle dinamik ki bu biz devam etsek ederdik, şu anda da hâlâ çekiyor olabilirdik. Bir noktada yönetmenin dur demesi lazım. Barbaros Erköse hâlâ yurtdışına gidiyor. Gezip başka şeyler çıkarabilirdik belki. Bir yerde dur dedik ve durduk. Bir daha böyle bir şeye nasıl girişirim bilmiyorum. Çok zevkli bir şey tabii. Ben müziği çok seviyorum. Müzik aleti çalamıyorum ama çekebiliyorum. En azından böyle bir katkım oluyor müziğe. Bundan biraz daha farklı bir poje daha var önümüzde. Dünya müzikleriyle ilgili. Dünyanın her yerine gidip oradaki müzisyenlerle buluşmak şeklinde ama o daha proje aşamasında.

Böyle bir belgesel çekerken sizi en çok zorlayan şey ne oldu?

BB - Gerçekten biz bunu tırmalaya tırmalaya yaptık. Hiçbir bütçemiz yoktu. Hiç bir şeyimiz yoktu. Bazen ben kamerayı tutuyordum, bir diğer arkadaş mikrofon tutuyordu. Türkiyede ben bir belgesel yapayim, para kazanayım yada böyle bir yere geleyim yapamıyorsunuz. Hasbelkader bir şeyler yapıyorsunuz. Gönül isterdi ki daha iyi ses kaydedelim, filmin tamamında o ses kayıtları profesyonel olsun, bir albümü olsun. Ama maalesef elimizdeki imkanlarla, cebimizden vererek buraya geldik.
BE – Biz Erköse kardeşler - Ali, Selahattin ve ben - Ankara Radyosu'ndan İstanbul’a geldik. 1961 senesinde, ihtilalden sonra radyoya başladık. O zaman radyoda kuş uçurtmuyorlar, hiç kimseyi almıyorlar. Orada hep büyük sanatçılarla canlı neşriyatlara girdik. 30 sene ben hizmet ettim. Erköse kardeşler ölmez bir isimdir. Bizi bütün dünya tanır. Şimdi bu filmi yapmanız sonradan anlaşılacak ve sizi tebrik edecekler tam kişilerini bulmuşsunuz diye.

Festivallerden teklif alıyor musunuz?

BB - Belgeseli yurtdışındaki birçok festivale gönderdik. Onların tarihleri yaklaştıkça geri dönerler diye düşünüyoruz. Oralarda gösterime girmesi bizi çok mutlu eder tabii.

Ne kadar izlenmiş diye bir bilgi var mı elinizde?
BB - Aslında bu iş ticaret olmadığı için bunun takibini yapma gereği duymadım. İlgilenen varsa gelsin izlesin. Üniversitelerden arıyorlar göstermek için. “Tabii” diyoruz. Ticaret kaygısı içine girmedik. Bir dikilişi taşımız olsun diye yaptık. Birileri de gelsin, bu değerleri farketsin diye yaptık. İlgilenmeyenelere de bir şey öğretmeye çalışmak derdinde değiliz. Şu ana kadar izleyip de beğenmedim diyen çıkmadı. Kimin yalan söyleyip kimin söylemediğini anlıyoruz zaten. Demek ki doğru bir iş yapmışız.

Bertan Başaran ve PTT Films’i kültürel hayatımıza önemli bir eser kazandırdıkları için kutluyoruz. Ayrıca Barbaros Erköse’ye de uzun ömürler, nice güzel konserler diliyoruz.
Rahsan K. (aka waxpoeticg)

PTT Films Ekibi

Hiç yorum yok :