Patrick Wolf: 'Mükemmelin Varolduğuna İnanmıyorum'

1 yorum

Patrick Wolf, 10 yıla yakın süredir hayatımızda. Bu 10 yıla tam tamına 5 albüm sığdırdı. İlk albümünde dünyayı anlamlandırmaya çalışan genç bir delikanlıydı. Sonuncusunda daha umut dolu, iyimser ve başına buyruk bir adam olarak karşımıza çıktı. Aradan geçen yıllar hem onu, hem müziğini fazlasıyla olgunlaştırmış, büyük plak şirketlerine, kendisine ne yapması gerektiğini dikte edenlere yok olup gitmelerini söyleyecek cesareti kazandırmıştı.

Biz Patrick Wolf'u müziğiyle ilgili değişik kararlar almaktan asla çekinmeyen, kendini sürekli yenileyen bir müzisyen olarak tanıyorduk. Geçtiğimiz günlerde Salon İKSV'de verdiği iki konser arasında yaptığımız kahve sohbetimizin sonunda, müziğinden ve yaşadığı hayatın her saniyesinden zevk almaya çabalayan, uzun bir yalnızlık döneminin ardından yeniden yollara düştüğü için heyecanlı Patrick'le de tanışmış olduk. Üstelik bu yolculuğun güzergâhlarından biri olan İstanbul'un nasıl bir etki bıraktığını anlama şansı bulduk. Gördük ki, İstanbul'un süprizlerle dolu halleri mükemmelliyetçiliğin varolmadığına inanan Patrick'e iyi gelmiş.

Patrick Wolf'un müziğiyle tanışıklığımız 10 sene kadar önce başladı ve hâlâ devam etmekte. Bu süreç sizin icin nasıl geçti?

Patrick Wolf olarak müziğimi halka açmam ilk EP ile başlıyor. İnsanlarla müzikle iletişim kurmak istediğime karar verdiğimdeyse 11 yaşındaydım. İçgüdüsel olarak bu hayattaki rolümün bu olduğuna inanmıştım. 20'li yaşlarıma gelene kadar bunun için elimden gelen her seyi yapmaya calıştım. Konser turlarına çıkabilmek, seyahat edebilmek icin başarılı işler yapmam gerektiğini anladım ve hırslandım. Ama bir pop yıldızı olmak gibi bir hırs değildi bu, bütün enerjimi iyi işler yapmaya harcadım. Muhteşem bir süreçti. Çok yoğun reklam ve tanıtım zamanları da oldu, aynı zamanda cok yoğun mahremiyet dönemleri de yaşadım. Birinden öbürüne geçecek olanağı hep buldum. Türkiye'deki konserimle birlikte uzun bir yalnızlık döneminden sonra tekrardan şarkılarım hakkında konuşma, sahnede hikâyeler anlatma dönemine giriyorum.

Dün akşamki konserinizi tüylerimiz diken diken izledik. Tek kelimeyle muhteşemdi. Çok planlamadan, geceyi akışına bırakıyorsunuz gibi görünüyor. Akustik olmasının da etkisi vardır bu etkileyicilikte.

Konserden önceki iki gece çok korkutucu oluyor. Daha önce büyük sahnelerde, festivallerde çalıyordum. O sırada artık biraz daha samimi bir konser vermek ve kendi müzisyenliğime güvenerek çalmak istediğimi farkettim. Aslında bu tarz benim yıllar önce müziğe ilk basladığım zamanlardaki tarzım. 10 yıl öncesine gidersek, ilk iki albümde sadece ben vardım. Belki bir davulcu veya başka bir müzisyen ama genelde bir tek ben ve seyirci vardı. Bu süreçte garip ve sessiz boşluklarla nasıl oynanması gerektiğini, dürüst davranırsam hataların kabul edilebileceğini ve insani bir şekilde konser yapabilmeyi öğrendim. Mükemmel şekilde çalarken birden hata yaparsam, bütün konseri batırmış olurum. Ama kendimi insan olarak gösterirsem kaldığım yerden devam edebilirim. Bazı kişiler neden hata yapmayı seviyorsun diye şikâyet ediyorlar, ama benim icin hata yapmak insani tarafı ortaya çıkarıyor. Televizyonda gösterilen, radyoda duyulan her şey mükemmellik üzerine kurulu. Bence bu günlerde kimse bu mükemmeliyet duygusuyla kendini bağdaştıramıyor. Ben konserlerime gelenlerin 'Sen muhteşemsin!' diye gelmelerini istemiyorum. Geldiklerinde 'Seni çok iyi anlıyoruz, seninle özdeşleşiyoruz.' demelerini istiyorum.


Günün sonunda hepimiz insanız sonuçta.

Evet, bu demek istediğimi çok iyi anlatıyor.

Konserlerinizde rastgele diyaloglar, planlanmamış hareketler var. Bu spontanlık mükemmeliyetçilikten nefret etmenizden mi kaynaklanıyor?

Mükemmelliğin var olduğuna inanmıyorum. Menajerler, stilistler, gösteri dünyası bu ideal hayatı, mükemmel insanı dayatıyor. Ama günün sonunda insanlar kendileri gibi olmadıklarını görüyor ve kendilerini daha kötü hissediyorlar. Bir insanı olmadığı birine dönüştürmek için yatırımlar yapılıyor. Radyoda bile, en doğru tınıyı çıkarmak için ses değistiriyorlar. Artık insan olmanın getirdiği rastgelelik, spontanlık yok. (Sokaktan gelen sirenler sohbetimizi bölüyor) İstanbul’un bu kadar gürültülü olmasına da bayılıyorum! (Devam ediyor) David Bowie, Kate Bush, Joni Mitchell gibi müzik dünyasında mükemmel olarak nitelendirdiğim, hayranlıkla baktığım insanlar cok düşünülmüş, önceden planlamış müzik yapmadılar. Kaostan yola çıktılar, doğaçlama yaparak, o anda yaratmak istedikleri görüşleri, düşünceleri ve videoları yarattılar. Hâl böyleyken, kendimi süper-insan olarak ortaya koymam gerektiğini düşünmüyorum.


Demin Bowie, Joni Mitchell gibi isimlerden bahsettiniz. Şarkı sözlerinizde bir çok referans var. Nelerden ve kimlerden ilham alıyorsunuz?

Kariyerimde, tabii bir kariyerim varsa, mesleki tutku ya da arzu demek daha doğru, insanlarin biyografilerini ve hikâyelerini okumayı çok severim. Kate Bush ve Joni Mitchell'i çok dinlerim. Bowie'yi o kadar çok dinlemesem de, yaşam öyküsünü ve şarkılarını çok severim. Boy George’un hikâyesini okumayı, gösteri dünyasına girişini, başarılarını ve başarısızlıklarını okumayı çok seviyorum, müziği için aynı şeyi pek söyleyemem. Müzik dünyasındaki bu uzun yolculuğum sırasında beni sabah yataktan kaldıran, kötü yorumları sineye çekmemi sağlayan, albümlerimi sattıran, plak şirketiyle bağlarımı kesen bu insanların hikâyeleriyle kendimi bağdaştırabilmem. Bir yazar olarak ilhamlarımsa, şiir okumak, film yapımcılığı, Tate Britain'de gezinmek ve yağlı boya resimlere bakmak. İlhamı başka pop starlarından değil de, İstanbul’da sokakta yürürken gördüklerimden, (tam karşımızdaki Haliç manzarasını gösteriyor) bu muhteşem şehir görüntüsünden almak benim daha çok sorumluluğummuş gibi geliyor. Başka bir sanatçıdan ilham alabilen biri değilim. Geçmiste bu nedenle işimi doğru yapmıyormuşum gibi bir suçluluk duygusu hissetmiştim. Tam anlatamadım galiba.

Baska insanlardan ilham almadığnız için mi suçluluk duygusu?

Hayır, kimsenin farketmediği veya ilham kaynağı olarak görmediği şeyleren ilham alarak orijinal seyler yaratmak yerine, var olan, herkesin haberdar olduğu bir şeyden ilham almak. Yepyeni bir şey yaratmayı her zaman başaramıyorum, ama amacım bu.

İlk albümünüz ' Lycanthropy' dünyayı yeni keşfetmeye başlayan bir genç adamın öyküsünü anlatan, üzerine çingene ruhu sinmiş bir albümdü. Sonrasında gelen 'Wind In The Wires' ile ayın karanlık yüzüyle tanıştık. 'The Magic Position'dan sonraki albümler ise dünya müziklerinden de etkilenen, orkestral ve sinematografik bir hâl almaya başladı. Patrick Wolf'un müzikal yolculuğu bundan sonra hangi duraklardan geçer?

Müziğimin bir sonraki durağını biliyorum aslında, ama her albümü önce içimde iyice pişirmem gerekiyor. Çünkü bir kere açıklandı mı, benim icin gücünü yitiriyor. Albümün sanat yönetmenini seçmek, görselleri seçmek gibi adımları tamamladiktan sonra hakkında konuşabilirim gibi geliyor. Herkese açıkladığım zaman ya albümün kayıt aşamasındayımdır, ya da sahnede söylüyorumdur. Yayınlanmış diğer 5 albüm hakkındaysa cok açıkça konuşabilirim, çünkü artık onlara daha farklı bakabiliyorum. Geçmişte sonraki adımlardan bahsettiğim oldu ama açıkladığım anda ilgimi kaybettim. Bekleyip göreceksiniz.

Yeni albüm yapmak kutsal bir şey sizin için.

Çok içsel olmalı. Öbür türlü benim için etkisini ve tutkusunu yitiriyor.

Dün akşamki konserde bazı şarkılar için önceden başka sözler yazdığınızı, sonra başkaları 'Bu kadar da intihara meyilli olma' dediği için bunları değiştirmek zorunda kaldığınızı söylediniz.

Açıkçası bu konuda kendimden başkasını suçlayamam. Genç yaşımın da etkisi var. Bugünlerde anlıyorum ki, en cesur oldugum zamanlarda yarattığım sarkı sözleri diğer insanlar tarafından hatırlanan ve değerli görülen sözler olmuş. Şu anda geriye dönüp baktığım bir dönemdeyim ve o zamanlardan bazı sözlerde o zamanlardaki depresyonumun etkilerini görüyorum.

İlk yazdığınız şarkı sözleri tamamiyle içinizden gelmiştir ve siz o sözleri değiştirirseniz, başkaları size 'Bu kadar intihara meyili olma!' dediği için değistirmiş oluyorsunuz. Sözleriniz ve müziğinizle vermek istediğiniz mesajlar ile başkalarının o sözlerden almak istedikleri arasındaki farkı nasıl yaratıyorsunuz?

Gençken, Lycanthropy albümündeki Paris şarkısında söz ettiğim gibi 'Saat sabahın 7’si ve ben yaşam kıvılcımımı kaybettim' gibi hissettiğim, yaşam enerjimi kaybettiğim bir dönem geçirmiştim. Aslında o zaman söylemek istediğim şey 'ölmek istiyorum'du. İnsanlar bu şarkıyla özdeşleşiyorlarsa, bu onların gidip intihar edecekleri anlamına gelmiyor. Daha ziyade ben de benzer duygular hissettim, benzer acılar yaşadım demelerine ve acıyı biraz olsun hafifletmeye yarıyor. Bunu düşündüm ve 'Saat sabahın 7’si ve ben sevgi verme kıvılcımımı kaybettim' diyebileceğimi de farkettim. İnsanlar bana 16-17 yaşında The Childcatcher'ı yazamazsın, Lycanthropy'de penisini kesmekten bahsedemezsin diyorlardı. Ben gidip penisimi kesmedim tabii, o sadece bir metafordu. İnsanlar beni bu sözleri ortaya çıkarmam için çok zorladılar. Şu anda çok kendime güvenen bir noktadayım. Geriye dönüp baktığımda burada bir hata yaptım, su video klip hiç olmamalıydı, şurada kesinlikle baskı altında bir iş çıkardım diyebiliyorum. Bundan sonraki 10-20 yıl içinde bu hataların bir daha tekrarlanmayacağını yine o hatalardan öğrendim.

Dün akşam sahnede cok glam'diniz. Simleriniz gözümüzü alıyordu, fırfırlı gömleğiniz çok tarzdı. Sahneyi çok güzel dolduruyorsunuz. Tek bir görsel unsura bağlı kalmıyorsunuz gibi. Bu müziğinize de yansıyan bir tür kimlik araştırması mı?

Ne zaman arkadaslarla yemege gitsek, dışarı çıksak sürekli benim hazırlanmamı beklerler. Turnede bile böyle. Görsellik benim için gösterinin çok önemli bir parcası. Gösteriş degil bu bahsettigim. Bu biraz setlist'i konserden hemen önce yazmam ya da hiç yazmamam gibi. Bütün bu detaylar o ülkeye, o konsere özel olmalı. Bu yüzden senede 50-60 tasarımcıyla çalışıyorum. Klip yönetmenleri ve fotoğrafçılarla da aynı şey geçerli, yaptığım işi anlayan kisilerle çalışmayı çok seviyorum. Sahnedeyken kendim gibiyim ve şarkılarım nasıl görünüyorsa ben de öyle görünüyorum. Bir albüm icin tek bir şey giyen, üç sene boyunca aynı kiyafetle sahneye cıkan bazı şarkıcıları anlayamıyorum. Spontane şekilde son dakikada bir şeyleri birbirine yakıştırıp ortaya bir bütün çıkarmayı çok seviyorum. İçinde konserden hemen önce takıp takıştırabileceğim bir sürü sey olan iki valizle seyahat ederim. Nasıl hissettiğimin görsel bir temsili olur hep.


Bu akşamki kostüm ne olacak peki?

Bilmiyorum daha. Bugün biraz alışveriş yaptım,Türk işi birkaç şey baktım. Genç bir İngiliz tasarımcıyla çalışıyorum, onun için de bir şeyler baktım.


İkinci el dükkanları keşfedebilme şansınız oldu mu?

Bunun için büyük ihtimalle yarın daha çok vaktim olur. Sahnede nasıl göründüğüm, sahnede nasıl hissettiğimle ilgili bir şey. İlk grubumla kendi kıyafetlerimizi kendimiz yapardık. Şimdi de bir şekilde kendi kıyafetlerimi yapıyor gibiyim, ama aynı zamanda tasarımıcılarla birlikte de çalışıyorum. Bugün bir-iki kimliğe bağımlı kalmayı anlayamıyorum. Yıl 2012 iken, erkekler için daha fazla seçenek olmaması çok kötü. Aynı şey kadınlar icin de geçerli. Kapıları sonuna kadar açıp, kim olmak istiyorsan ol, ne demek istiyorsan de, nasıl görünmek istiyorsan öyle görün ve gerisini siktir et. Bütün bunları anlamam için uzun yıllar geçti. Bugün yanımda büyük bir dinleyici kitlesi var, o yüzden 'Canın cehenneme!' diyebiliyorum.

Özel bir merak: Augustine şarkısının hikâyesini anlatır mısınız?

Karışık bir şarkı aslında. Yaşadığım bazı kişisel şeyler ve görmüş olduğum rüyalardan oluşuyor. Satır satır anlatabilirim size. Belki de en anlaşılmaz satırla baslayalım: 'Great white wings beating in an attic, in a house, in the dead of night'. Burada gördüğüm bir rüyaya atıf var; beyaz kanatlar, tahta kirişler... 'Even Cowgirls Get The Blues' diye bir kitap okuyordum. Kitapta çok nadir gorülen bir kuşun dünyayı dolaşması ile bir tür özgürlük anlatılıyor. Augustine'de ilişkiyi yaşarken sevme ve aynı zamanda klostrofobi hissini ve özgürlük özlemini yansıtmak istedim. O ideal özgürlüğü temsil eden kuş da, yüksek tavanlı ve karanlık bir binada tıkılmış durumda, gökyüzüne çok yakın ve dışarı çıkmak istiyor. Erkek kadına 'Biz belli ki birbirimizi sevdik, aynı evdeyiz ve sıkışıp kalmış durumdayız.' diyor. Belki biraz ev içi siddet gibi, birbirine bağımlı olmaktan kaynaklanan o zor durum. Kadın 'Bu aşk mı?' diye, erkek de 'Bu sonsuza dek böyle mi sürecek? Bitirmeli miyiz, yoksa birbirimizi boyle hırpalamaya devam mı edecegiz?' diye düşünüyor. Birbiriyle olmak isteyen ama sıkışıp kalmış iki kişinin arasındaki bi ilişki daha ne kadar karanlıklaşabilir sorusunun ürünüydü Augustine.

Bir şekilde hepimiz yaşadık o anı.

Augustine ismi de şurdan geliyor; Ingrid ve ben, bir kiliseye bağlı bir evde yaşıyorduk. Evimizin hemen yanında bir bahçe, bahçenin yanında da kilisenin çan kulesi vardı. Kule bahçeye gelen bütün gün ışığını kapatıyordu. O kilisenin de adı St. Augustine' di.

Bu şarkıyı sahnede söylemek zor mu? Cok tutkulu sözleri var çünkü.

Şarkıyı yürekten söyleyebilmek, ama bir o kadar da hissetmeden söyleyebilmek biraz vakit aldı. O kişiyle olan ilişkimin yasını yeteri kadar tutmadığım için uzun bir süre söyleyemedim.

Dün akşam 'Yaram İçeriden' adlı bir türkü söylediniz. Bu fikir nerden çıktı?

Önümüzdeki yaza kadar uzayan cok geniş kapsamlı bir dünya turnem olacak. Gittiğim yerlerde burası gibi küçük konser salonlarında bir-iki akşamlık konserler vereceğim. Romanya, Avusturalya, Tayvan gibi ülkelere gidecegim. Oraların da bir sürü yerel şarkısı vardır öğrenebileceğim. İstanbul'da söylediğim şarkıya gelince, internette araştırmaya baslağımda ilk karşıma çıkan o oldu. Hem İngilizce cevirisini de bulabilmiştim. Bana biraz psikoterapiye gittiğim zamanları hatırlattı. İçimde iyileşmeyen ve açıklanamayan bir şey var. Son 3-4 sene boyunca kendimle, kendimi yeniden keşfetmekle cok uğrastım. Hayatın ve tecrübelerin pozitif taraflarını görmeye çalıştım. Bu şarkıda da kanser gibi bir üzüntüden, bir yaradan bahsediyor. Şarkıya aşık oldum, Youtube ve ITunes'da 6 farklı versiyonunu buldum. Yapısını çok iyi anladım, belki kaydederim İngilizce ve Türkçe olarak.

Farklı ve zor bir gamı var bu türkünün. İnsanlar güldüler ama bizce çok etkileyici söylediniz.

Evde piyanomda oturma odasında söylüyordum. Sonra herkese yarın akşam bu şarkıyı söyleyeceğim diye ilan ettim. Tur şoförüm, ki beni her yere götürür haftanın her günü, cok eğlenceli bir adamdır. Sabahın 4'ünde onlara Ipad'den şarkıyı çaldım. Şarkıda ne dendiğini merak etti, 'Yaram içeriden' cümlesini 'You are on my chair” olarak algıladı. Tepkisi 'Get off my chair! / Kalk sandalyemden!' oldu! Bana 'Kalk sandalyemden' şarkısını mı söyleyeceksin diye sordu. Ekiptekiler 'KenLi şarkısı gibi oldu senin söylemen!' dediler. Şarkıda depresyon, kanser, yara gibi bir konu anlatılırken, bizim aramızda 'kalk sandalyemden' diye adı çıktı.


Türkiye'den müzisyenleri keşfetme şansınız oldu mu?
Londra’da sokakta yürürken ve Türk radyolarında kulağıma çalınanlar dışında henüz Türk müzisyen keşfetmedim. Ama Türk müzğinde notalar arasındaki geçişler inanılmaz. İyice anlayıp, söyleyebilmek icin çok çalışmak lazım. Yapmaktan çok zevk alacağım bir şey olduğundan eminim.

Selda Bağcan veya Zeki Müren'in müziğini sevebilirsiniz.

Yazabilir misiniz bu isimleri benim için? Otelden çıkıp, biraz yürüdüğümde sokağın iki yanında yerel müzik aletlerini satan dükkanları gördüm. İngiltere'de böyle bir şey yok. Sadece bu sokak kadar bir yerde İngiliz müziğine ait aletleri satan bir yer var. İngiliz kültürü ve halk müziği arasındaki ilişki yok denecek kadar az artık. Ama Türk halk müziği kültürünüzün çok önemli bir parçası. Bu muhteşem bir şey. İngiliz müziği daha çok Amerikan müziğinin etkisi altında ve ona hayran.


Son soru. Patrick Wolf'un bir günü nasıl geçer?

Günbegün hayatım değişiyor benim. Bir gün çok yoğun bir iş adamı olarak e-postalara cevap verip sekreterlik yapıyorum. Şarkılara yoğunlaştığım günlerde ise uyumam ve biraz da çılgın bir moda girerim. Durmadan yürürüm ve bisiklete binerim. Evdeyken yalnız başıma vakit geçiririm. Sonra birden çılgın bir parti adamına dönüşürüm ve gençken çok sık yaptığım gibi diskolara giderim. Londra'da yaşamanın güzel taraflarından biri hem yalnızlığımı yaşayabilmem, hem de bundan sıkıldığımda kendimi müziğe verebilmem. İyi bir ev kadını olurum bazen ve bundan çok da keyif alırım. Temizlik yapıp, yemek pişirmeyi çok severim.

Ütü yapmak?

Ütü yapmam, kesinlikle hayır. Bütün ev kadınları ütü yapmaktan vazgeçsinler, müthiş bir zaman kaybı bence. Hayatımın yüzde 50'sini tek başıma geçirmeliyim. Doğanın içinde olmak, parkta yürümek, müzeye gitmek için bir başıma kalmalıyım. Diğer taraftan, arkadaşlarıma ve aileme karşı anne gibiyim. Yemek pişiririm. Akşam yemeği davetleri veririm.

Ne tür yemekler pişirirsiniz?

Daha çok ev yemekleri, insanı rahatlatan ve mutlu eden yemekler. Cajun bölgesi yemekleri, baharatlı yemekler. Büyük porsiyonlar. En sevdiğim şey başkaları için yemek pişirip keyifle yemelerini izlemek.

O zaman iyi bir aşçısınız.

Eeeh. Böyle anaçken, birdenbire yalnız kalmayı da severim.

Söyleşi: Zeynep Kocaoğlu & Ezgi Aktaş

Fotoğraflar: Ezgi Aktaş

Dinleme Noktası

Patrick Wolf, İstanbul'daki ikinci gecesinde bize öyküsünü anlattığı Augustine'i de çaldı. Videosunu paylaşıyoruz.

1 yorum :

ozlemmetje dedi ki...

çok teşekkürler. çok samimi bir röportaj olmuş. elinize sağlık :)