Shearwater: Yelkovan Kuşları'nın Ardından

Hiç yorum yok
Nisan ayının başında Shearwater'ın son albümleri 'Animal Joy'un turnesi kapsamında 19 Nisan'da konser vereceğini duyduğumda heyecanlandım. Çok ama çok sevdiğim Midlake gibi Teksas kökenli bir müzik grubu olan Shearwater'ın şarkıları, bir süredir Bon Iver, Bonnie Prince Billy gibi isimlerle aynı listeyi paylaşıyor ve canım folk-rock dinlemek istediğinde imdadıma yetişiyordu. İnternetten birkaç canlı performanslarını dinlemiş ve şarkıları albüm kayıtlarından çok daha sert çaldıklarını farketmiştim. Haliyle, bu konseri kaçırmak olmazdı, yoğun geçen bir günün ardından soluğu Babylon'da aldım.

Kapıdan içeri girdiğimde mekanın uzun zamandır görmediğim kadar tenha olduğunu farkettim. Shearwater'dan önce sahne alan Julie Doiron son şarkılarını çalıyor, az sayıdaki dinleyiciler kulaklarını Shearwater'a hazırlıyordu. Doğrusu bundan şikayet edemezdim, aksine kalabalık olması hiç işime gelmezdi. Duygu yoğunluğunun fazla olduğu konserlerde seyirci sayısının fazlalığı sahneye odaklanamama sorununu beraberinde getiriyor. Bu şekilde katledilmiş birkaç konseri hatırlayınca, tenhalığı memnuniyetle karşılayarak sahneye yakın bir yere konuşlandım. Ve Shearwater sahnedeydi, dünyadaki en iyi erkek vokallerden biri diyebileceğim Jonathan Weiburg'un ve arkadaşlarının gitarının tellerine dokunmasıyla gecenin kalanın tinsel bir boyuta geçeceğini idrak etmem bir oldu.

Son zamanlarda konserler için yeni bir izleme biçimi geliştirir oldum. Müziği icra eden müzisyenlerin konsantrasyonlarını izliyor, bu konsantrasyonun hangi şarkılarda had safhaya çıktığıyla ilgileniyorum. Shearwater konserinin en başında hissetmeye başladığım bu yoğunluğunun 'You As You Were' ve 'Insolance' ile artarak devamına şahit olmak harikuladeydi. Progressive rock'ın alamet-i farikası olarak giderek sertleşen bass'ı daha iyi hissetmek için duvara yaslandığım için bu konseri tarif ederken kullanılabilecek en doğru sözcüğün 'gönül titreten' olduğunu söyleyebilirim. Zeminden vücuda yayılan titreşimler yetmezmiş gibi, bir de Meiburg'un tok sesi alçalıyor, yükseliyor, boğuklaşıyor ve kar leoparlarından, kargalardan, yakıp yokettiğimiz doğadan dem vuruyordu. Müzikal haz ve müzisyenlerle seyircinin duygu paylaşımı zirvedeydi artık. Bu paylaşımın hayrını gördük ve Julian Meiburg'un İstanbul dinleyicisini gittiği her yere götürme fantezisini dile getirişini kulaklarımızla duyduk. Şüphesiz böyle latiflikler, cool mizaçlarıyla müsemma adamlardan gelince daha bir değerli oluyor. (Geçen sene Mark Lanegan bizi sevdiğini belirten bir kaç mimik yapınca ne denli mutlu olduğumuzu anımsayın.)

Uzun sözün kısası, Shearwater ile geçirilen uzun saatler iyi müziğe ve sıkı bir rock'n roll'a ne denli özlem duyduğumuzu hatırlatarak sona ererken, R.E.M'den rol çalarak These Days ile ertesi güne bağlandı. Konserden geriye Pushing The Rivers'ın sonundaki şahane gitar solosunun yadigar bıraktığı kulak çınlaması ile yelkovan kuşlarının imgesi kaldı.

Dinleme Noktası

Hiç yorum yok :