Metin Akdemir: 'Belgesel Çekerken Konunla Yoldaş Olman Gerek'

Hiç yorum yok
Metin Akdemir, sokak satıcılarının seslenişlerinin İstanbul'a kattıklarını irdeleyen Ben Geldim Gidiyorum isimli kısa filmiyle ulusal ve uluslararası festivallerde dikkat çeken genç bir yönetmen. Aralarında Akbank 8. Kısa Film Festivali ve DukaFest Saraybosna Film Festivali'nin de bulunduğu pek çok prestijli festivalden ödülle dönen film, alışık olduğumuz belgesel kalıplarından uzakta, sokaklardaki sesin peşinden giderek seyyar satıcıların gündelik yaşamını belleğimize kaydetti.
Ben Geldim, Gidiyorum'un festival yolculuğu devam ederken, Metin Akdemir'le filmi, İstanbul'da süregiden kentsel dönüşümü ve değişen belgesel anlayışını konuştuk. Söyleşiye başlamadan önce son bir not; Boğaziçi Üniversitesi Mithat Alam Film Merkezi’nin Hisar Kısa Film Seçkisi'nde de yer alan Ben Geldim Gidiyorum'u İstanbul Film Festivali kapsamında bugün (13 Nisan) saat 16:00'da Fitaş 1'de izleyebilirsiniz.
Seni tanımayan okuyucularımız için kendini tanıtır mısın?
İstanbul Üniversitesi'nde sinema okudum ve öğrencilik yıllarımdan beri sinema sektöründe çalışıyorum. Bir dönem bir reklam ajansında metin yazarlığı yaptım. Pek çok arkadaşımın filminde sanat yönetmenliği yaptıktan sonra artık kendi filmlerimi yapmak istedim. Şu anda İstanbul Üniversitesi'nde Kadın Araştırmaları Bölümü'nde yüksek lisans yapıyorum ve kendi kısa belgesel filmlerimle uğraşıyorum. Bir yandan da Tramwayduragi.com adresinde sinema yazıları yazıyorum.

İlk filmin Ben Geldim, Gidiyorum'dan bahsedelim istiyorum. İstanbul'un bir AVM şehrine dönüştüğü, tüketim çılgınlığının binalara hapsedildiği, kentsel dönüşüm adı altında pek çok projenin gündeme geldiği bugünlerde seyyar satıcılara dair bir film yapmak nereden aklına geldi?
Ben Kuzguncuk'ta oturuyorum. Her sabah uyandığımda denizin karşısında yeni bir gökdelen dikilmiş gibi geliyor. Eskiden gecekondular vardı, şimdi gece kondurulmuş gibi her yerden biten gökdelenler sardı etrafımızı. Bu benim cok canımı sıkıyor. Gökdelenlerin kuşatmadığı eski mahallelerde dolaşmayı, o mahalleleri keşfetmeyi seviyorum, Tarlabaşı da bu yerlerden biri. Bir gün orada yürürken filmdeki üç seyyar satıcıyı gördüm ve onlarla ilgili bir film çekme fikri oluştu.
Filmde görüntüden önce ses geliyor. Bilinçli bir tercih mi bu?
Görüntüden ziyade sese karşı bir hassasiyetim var. Her taraftan kadar çok ses duyuyoruz ki, şehir koca bir panayıra dönmüş gibi geliyor bana. Bu seslerin bazıları satış, bazıları uyarı amaçlı. Bu kaosun yoruculuğunu hepimiz gibi ben de yaşıyorum. Reklamcılık deneyimim de olduğu için sesle pazarlamanın ilişkisini çok önemsemişimdir. Ses satışı arttırmada en önemli öğelerden biri. Seyyar satıcılar da bunun ilk çıkış noktası. Seyyar satıcı bağırır, bunu duyanlar gelir ve alışveriş yaparlar. Günümüzde kapitalizm de bunu kendine uyarladı. Alışveriş merkezlerinde duyduğumuz sesler, fast food dükkanlarındaki seslerin hepsi alışverişi körüklemek için kullanılıyor. Kapitalist düzen eskinin yöntemlerini, eskiyi silerek kullanmayı çok sık yapıyor. Bu filmle ilgili çalışırken sokak satıcılığının yok olma tehlikesini yakından hissettim.
Sence sokak satıcıları gerçekten yok oluyor mu? Çünkü İstanbul'da alışveriş merkezleri giderek artıyor ama arka sokaklarda geleneksel alışveriş biçimleri devam ediyor ve kanımca silinmesi de öyle kolay olmayacak.
Benim korkum seyyar satıcıların yaşlı insanlar olması. Zaman geçtikçe bu insanların sesini bir daha duyamayacağız belki. Genç seyyar satıcıları çok az görüyorum ve biraz da bu endişeyle sesleri kaydediyorum. İleride seyyar satıcılık diye bir meslek vardı denilmesini istiyorum. Çünkü sinemanın bana göre en öncelikli sorumluluğu hayatı kaydetmek ve ben de bir yönetmen olarak seyyar satıcıları kaydedip, bu sorumluluğu yerine getirmeye çalıştım.
Filmin çekildiği semtlerden Tarlabaşı, kentsel dönüşümün en fazla hissedildiği yerlerden biri aynı zamanda.
Bu benim canımı çok yakan bir durum. Ben bir yandan filmi çekerken ve sesleri kaydederken, yan sokaklardan yıkım sesleri geliyordu. Filmdeki İsmet Amca'nın öyküsüne odaklanmışken, hemen ötedeki bir ailenin evinin yıkıldığını ve göç ettirilmek zorunda bırakıldığını bilmek çok ağır geliyordu. Tarlabaşı'nın yenilendiğini iddia eden ve bana göre saçmalık olan bu durum şehrin belleğini yok ediyor. Bu yıkımlar yüzünden Tarlabaşı'nın eskiden nasıl bir yer olduğunu; orada Kürtlerin, transeksüellerin, gaylerin ve çingenelerin bir arada yaşadığını unutabiliriz. Tarlabaşı'nda yenilenen binaların üzerindeki fotoğrafları görmüşsünüzdür. Akaretler'e benzetmeye çalışılan, ruhsuz, kimliksiz, çamaşırların iplerden sarkmadığı, çocukların koşmadığı bir yer yaratılmak isteniyor. Bu yazıyı okuyan insanlardan Tarlabaşı tamamen dönüşmeden orayı görmelerini rica ediyorum. Orada hâlâ yatağı yorganı duran evler var. İçinde yaşayan insanları öyle hızlı göçe zorlamışlar ki, eşyalarını bile alamadan gitmek zorunda kalmışlar. Sanki İkinci Dünya Savaşı Tarlabaşı'nda yaşanmış gibi.
Bu dönüşüm sokak satıcılarını nasıl etkiler?
Geçen gün Tarlabaşı'nda bir sokağa gittim. Orada portakal satan bir satıcı vardı. O sokaktaki tüm evleri boşaltmışlar ama o hâlâ orada duruyor ve birilerinin tertemiz parlattığı portakalları satın almasını bekliyor. Satıcı var, ama insan yok. Seyyar satıcılık ölmeyecek belki, ama eskiden onlardan alışveriş yapanlar AVM'lere gidecek artık.
Filmin çekiliş sürecinde karşılaştığın ilginç olaylar oldu mu?
Filmin hikâyesini yazma aşamasına geçtim ve bir süre Tarlabaşı'na gidemedim. Filmini çekmek istediğim sokak satıcılarının bende hiçbir iletişim bilgisi yoktu. Onlara yeniden ulaşmak için sokak dolaştım. Sonra birden 'ben geldim, gidiyorum' diyen İsmet Amca'nın sesini duydum ve sesi takip ederek kendisine ulaştım. Şunu da söylemem gerek aslında, ben bu insanlara direkt olarak 'ben sizin filminizi çekeceğim' diye yaklaşmadım. Öncelikli amacım film olsa da, olmasa da onlarla arkadaşlık etmekti. Bir ay boyunca onlarla birlikte yürüdüm. Bana güvendiler ve böylece bu film ortaya çıktı. Belgesel sinemada yaklaştığın konuya çok iyi hakim olman gerekir. O konuyla arkadaş, yoldaş, yandaş olman gerekir derler. Ben bu filmde bunu yapmaya çalıştım, umarım başarmışımdır.
Filmde sokaktan markete geçtiğin bir sahne var. Orada sesleri kullanma biçimin de ilginçti. Bir yandan karışık, bir yandan komik anonslar vardı.
Filmdeki market benim evimin hemen yanında. Orada çalışan kızın adı Songül. Songül her gün sabah 8'den akşam 8'e kadar o markette indirimli ürünleri anons ediyor. Bundan para kazanıyor. Sokak satıcısı insanlarla iletişim içerisinde ama Songül'ün insanlarla hiç diyaloğu yok. Market kısmı biraz da dijital-insan ilişkisini gösteriyor.
Filmi alışılmış belgesel kalıplarından ayıran özellik ne?
Belgesel filmlerin çoğunda dış ses, anlatıcı, arşiv fotoğrafları ve müzik var. Ben bunların hiçbirini kullanmayı istemedim. Filmin içinde satıcılarla konuşmadım bile, çünkü ben kaç yıldır o işi yaptığıyla ya da bunun gibi şeylerle ilgilenmiyorum. Festivallerde filmi izleyen jüri üyeleri filme 'video klip estetiği' gibi yorumlar yaptılar. Benim amacım belgesel sinemada TRT'nin yarattığı kalıbı biraz olsun yıkmak. Yıllardır oturmuş kalıpları yıkmaya çalışmak iyi bir şey. Biliyorsunuz, belgesel artık çok değişmeye başladı. Animasyon teknikleri kullanılıyor, farklı teknikler deneniyor. Ben bu yenilikleri yakalamak istedim. En azından bunu denedim.
Türkiye'de belgesel sinema konusundaki gelişmeleri nasıl görüyorsun?
Benim yaşıtım olan belgeselcilerin belgeseldeki kalıpları yıkmaya çalıştığını görüyorum ve seviniyorum. Geçen gün Zeynep Merve Uygun'un In/Out belgeselini izledim, çok etkileyiciydi. Belgeselde çok yaygın bir kalıp olan dış sesi Cahit Çeçen'in Kahpe Devran'da farklı bir biçimde, şiveli olarak kullanması da değişikti. Böyle şeyleri gördükçe Türkiye'deki genç belgeselcilerin yapmaya çalıştıkları bana heyecan veriyor. Belgeselde bir arayışımız var, ama henüz bir anlatım dili oluşturmuş değiliz. Denemeyi görmek bile iyi.
Dünyada hangi belgesel akımları seni ilgilendiriyor?
Ben gündelik hayatla ilgileniyorum. Joris Ivens’in Yağmur (Regen, 1929) belgeseli Amsterdam'da yağmurun yağışını anlatır mesela, çok severim. Yine aynı yönetmenin Bir Rüzgar Öyküsü (A Tale of Wind, 1988) benim için önemlidir. Joris Ivens 'her şey belgesel olabilir' der gibidir bu iki filmde. Geçtiğimiz sene DOCUMENTARIST programında yer alan Helena Trestikova’nın yaptığı uzun süreli belgesel tarzını çok seviyorum. Türkiye'den Elif Ergezen'in filmlerini beğeniyorum. Bana göre annem ya da sokakta gördüğüm bir detay da bir belgesel olabilir. Belgesel ille de politik bir olayı anlatmak zorunda değil. Kaldı ki, hayatın, sokağın kendisi zaten politiktir. Belgeselde sınırların kalkması çok hoşuma gidiyor.
DOCUMENTARIST sözü açılmışken, bu festivalle de bağın olduğunu biliyorum. Hem filmin gösterildi, hem de aynı zamanda ekiptesin.
Evet, en son gelen konuklara su taşıyordum! Şaka bir yana, ben Necati Sönmez'in yaptığı şeyi çok değerli görüyorum. Böyle bir festivali organize etmek ve bunu gönüllülük anlayışından kopmadan yapmak çok önemli. Festivale katkım daha çok tema oluşturma kısmında yoğunlaşıyor.
Bugünlerde yeni bir proje üzerinde çalışıyor musun?
1979 yapımı, Süha Arın'ın yönettiği Tahtacı Fatma diye bir belgesel var. Oradaki Fatma benim Türkan Şoray'ım. Filmde söylediği her şeyi, sesinin kırçıllığını çok severim. Filmi izlediğimden beri Fatma aklımdaydı. Tekrar buldum onu. Antalya'da yaşıyor şu anda. İki çocuğu var, yoksulluk çekiyor, arada evlere gündeliğe gidiyor. Yıllar sonra Fatma'nın filmini yapmak istedim. Çünkü belgeselci sorumluğunun uzun sürecek bir durum olduğuna inanıyorum.
Bu proje ne zaman hayata geçiyor?
Çekimleri çok sıcaklarda yapamayacağımız için Eylül gibi çalışmaya başlamak niyetindeyim. Necati Sönmez ve danışmanlarım Kızılca Yürür ve Nurşin Değerbilir ile Fatma'yı ziyaret edip belgeseli çekmeden önce arkadaş, yoldaş ve yandaş olmak niyetindeyiz. O da isterse tabii.
Son olarak söylemek istediğin bir şey var mı?
Evet, Alternatif-İstanbul'un genç belgeselcilere ulaşma çabasını anlamlı bulduğumu söylemek istiyorum.
Sen bu şehrin belleğine eklenecek bir film yaratmışsın. Bunun üzerine konuşmak da bizim işimiz olmalıydı.
Seyyal Taner röportajınızı çok sevdiğimi ayrıca söylemek istiyorum.
Röportaj: Ezgi Aktaş
Fotoğraflar: Ezgi Aktaş, Metin Akdemir (Tarlabaşı)

Hiç yorum yok :