Erotizm Üzerine Örülen Beyaz Perde

Hiç yorum yok

Dün uzun bir gündü. Gecesi kahkahayla biten günleri böyle tanımlamayı seviyorum. Zira gülmenin hayata katkısıyla ilgili çocukluktan gelen bir inanca sahibim.

Nedir erotizm? Bedenin örtüsüz sergilenmesi ya da özgürleştirilmesi mi? Yaşamın “gizli kalması gereken” kısmını mı sunar zihinlere ya da böyle bir gizlilik var mıdır? Erotizm reklam malzemesi, günah keçisi ya da insanın ta kendisi olabilir yerine göre. Kimi zaman çıplak bedenin, kimi zaman bir sesin veya kokunun tanımına girer erotizm nitelemesi. Ondan nefret edenler ve onunla ifade bulanlar arasında serpilmiştir erotizmin algılarımızdaki yeri. Seveniyle sevmeyeniyle erotizm aslında hayatımıza sıkı sıkıya yapışmış, cinsel açlığın ve merakın dumanıyla tütsülenmiştir.

Erotizmin sokak aralarına sızması Türkiye’de, tıpkı çoğu diğer toplumsal yönelimlerin ortaya çıkmasında olduğu gibi, biraz ironik bir itkinin sonucudur. 70’li yılların ilk yarısına kadar altın çağını yaşayan Türk sineması artık eski popülaritesini kaybetmeye başlar. Umutsuzluğun hâkim olduğu Yeşil Çam, acilen yeni bir dinamik yaratıp karlı bir pazar oluşturmanın öneminin farkındadır. Ne var ki, kimse Hülya Koçyiğit’in kan tükürdüğü mendile ya da ayakkabıları elinde, kemancının peşinden İstanbul’a gelen Gelincik’in hikâyesine para ödeme niyetinde değildir artık. Öyle bir şey sunulmalıdır ki beyaz perdede çabucak tüketilip, hızla nakite dönüştürülebilmelidir. İşte bu noktada yapımcıların aklında tilkiler dolanmaya başlayacaktır. Amaç imgenin salt olarak paraya dönüştürülmesi üzerine kurulduğunda, perdenin gölgelerinde görünür kılınacak en güçlü imge elbette cinsellik olacaktır. Tüketici profili değişecekse de banknotlar hala aynı renk basılmaktadır zira.

Sevda Ferdağ soyunur. Daha önce görmediğimiz kıvrımları şimdi kahvehanelerde konuşulup, gençlerin cüretkâr esprilerine konu olmaktadır. Muhafazakâr bir eleştiriyle yaklaşırsak diyebiliriz ki; ailelerle gidilen açık hava sinemaları yerlerini dört duvar arasına taşırken, ailenin bir ferdi daha bir sinemasever olur, diğeriyse hızla kopuverir beyaz perdeden.

Türk sinemasının erotizm eksenine kayması benim düşüncemde bu denli karanlık bir dönemin ifadesi değildir. Aslına bakılırsa 70’lerin seks furyası içinde erotizmden çok gülmeceyi barındırır. Pornografi sınırında gezmek istemeyen yapımcılar yaptıkları işi bolca dejenere ederek izleyicinin cinsel merakının yanında gülme ihtiyacını da düşünürler prodüksiyonlarında. Dönemin film isimleri de bu sentezin en güzel özetleyicileri olacaktır. Üzerinde “Zımbala Behçet”, “Biricik İş Başında”, “Tosun ile Yosun” ya da “Dilberim Kıyma Bana” yazan film afişleri, erotizm tablosunun önüne gülmece bir perde çeker. Bu yarı saydam perdenin ardından izlenir çoğu Türk erotik filmi. Cinselliğin zihinlerde, çıplak bir bacak ve komik bir fıkra arasında bir yerlerde konumlanması da bu dönemin eserlerinden biridir diyebiliriz.

Kavramların içlerinde zıtlarını da barındırdığı bilinen bir gerçektir. Aşk kurgumuzun içinde nefretin var olabilmesi, her özgürlüğün aslında kısıtlar üzerinden tanım bulması gibidir bu zıtlık. Ad olarak birbirine kontrast bulduğunuz ya da eksen dışında tuttuğunuz haller aslında birbirini tamamlar, şekillendirir ya da anlamlandırır çoğu zaman. Cinsellik de bu kavramlardan biridir bir bakıma. İnsanın kendi cinselliğine dışarıdan bakması hemen her zaman komik algılanır; çoğu zaman başkasınınkine de. Yeşil Çam’ın düşüşü olarak değerlendirilen erotik Türk sineması yıllarına ters açıdan yaklaştığımızda, zıtlardan oluşan bütünlüğün keşfinin aslında bu dönemde hızlandığını görebiliriz. Zira “Tokmak Nuri”nin afişine baktığımızda erotizm ve gülmeceyi bir arada görebiliyorsak, zıtlar bu dönemde başarıyla bir araya getirilmiş demektir. Seksin daha kabul görür halde sergilenmesi için dinamiğinde barındırdığı komediyi gün ışığına çıkarmak elbette küçümsenecek bir girişim değildir. Öyle ki bu projeksiyon insanın hemen her zaman açlığını çektiği iki noktaya etkir; cinsel haz ve gülmeye duyulan ihtiyaca. Biliyoruz ki cinsellik, biyolojik ödül mekanizmalarıyla desteklenen güçlü bir güdü. Bu noktada, malzemesi insan olan bu kavramın pazara yönelik işlenmesi gayet karlı bir yaklaşım. Peki ya gülmece? Bunun cevabınıysa bir arkadaş toplantısında rastlantı sonucu bulduk…

Dün uzun bir gündü. Gecesi kahkahayla biten günleri böyle tanımlamayı seviyorum. Zira gülmenin hayata katkısıyla ilgili çocukluktan gelen bir inanca sahibim. İnsan ömrünün iki nokta arasında uzanageldiğini varsayarsak, benim inşa ettiğim mistik öngörüde, gülünen dakikaların bu doğru parçasının dışında kaldığı öne sürülüyor. Bu dakikalar kozmik bir düzlemden koparak geliyor ve yaşamın örüntüsüne ekleniyor; bu yüzdendir ki adınıza tanımlanmış zamandan -ki ömür diyoruz- eksilmiyorlar. Yaşamın iki ucu arasındaki zamanı önceden bilemeyeceğimiz için, kimsenin bu savımı yanlışlama şansı da yok. İşte bu çocuksu teorim, gülmeye duyduğum ihtiyacın ne kadar da yerinde olduğunu doğrulayan en güçlü dayanağım.

Günün rastlantısına gelirsek; dostlarla ayrılma zamanı gelmiş, çaresiz, veda noktasına yürürken bir indirimli kitap tezgâhına gözümüz kaydı. Tezgâhın üzerinden, göğüslerini örten upuzun saçlarıyla bize bakan Feri Cansel miydi yoksa Zerrin Egeliler mi? Ezgi, Linda ve benim bir anda dudaklarımız iki yana çekildi. Tam bu saniyede, güzel akşamın son ayrılık noktasında, eşyanın tabiatına aykırı bir histeriyle kahkahalar atıyorduk. On yıldır gözümüzden kaçmış dokümanter nitelikte bir eseri o anda keşfediyorduk. Erotik Türk sineması aradan geçen kırk yıla rağmen hala güldürüyor ve anın gerçekliğini bize unutturuyordu. Ellerimizde poşetlerle dışarı çıkarken çocuklar gibi şendik. Az sonra, Linda’yı Ankara’ya uğurladığımızda, gecenin daha bitmediğini anlıyorduk. Sadece iki kişi kalmıştık ancak gece Dört Ateşli Yosma tadında bir sohbete daha gebeydi artık.

Hikayeye konu olan kitap hakkında:

Erotik Türk Sineması, Giovanni Scognamillo & Metin Demirhan, Kabalcı Yayınevi

Hiç yorum yok :