John Grant: King Of Salon

Hiç yorum yok
Piyanistler oldum olası ayrı bir yerdedir benim için. Piyanonun o siyah-beyaz tuşlarından yayılan tını hep kendine çekmiştir beni. Klasik müzik ve caz haricinde piyanoyla yapılan işlere de ayrıca dikkat ederim. Benim izlediklerim arasında en son Olafur Arnalds bizi kendine hayran bırakmıştı ve sıra John Grant’e gelmişti nihayet. Internette dolaşırken tesadüfen dinlediğim “Where the Dreams Go To Die” beni benden almıştı. İlk birkaç notaya basmasıyla birlikte melankolik ruh halinin güzelliğine dalıp gitmiştim ve hemen piyano başına oturup çalma isteği uyandırmıştı. Sonrasında ufak çaplı bir araştırma yapınca bu şarkının “Queen of Denmark” albümüne ait olduğunu bulup tüm albümü dinledim. Grant’in bariton sesiyle yumuşak yumuşak, 70ler havasında, çok komplike olmayan akor ve melodilerle ifade ettiği, yalnızlık, kaybolmuşluk hali ve yabancılaşmayı içeren hikayeler anlattığı bir albümdü bu.

Ve o gün gelip çatmıştı. Vaktim olmadığından biletlerimi son anda almıştım. Şans benden yanaydı. Sahnede bir piyano, bir keyboard bir de piyanonun üzerinde küçük bir synthesizer vardı. Akustik performanslardan korkulur, dinleyiciyi alır götürür yüreğindeki bir yerlere ve çıkaramazsın kendini oradan, hele ki Grant’inki gibi bir müzik icra ediyorsan.

Loş ışıkların arasından sahneye süzülen iki kişi… Biri piyanonun başına oturdu, diğeri de ortada duran mikrofonun başına geçti. Açılış…”Herkese İyi Akşamlar. Nasılsınız? Biraz Türkçe biliyorum.” ile olunca şaşırdık ve gülüştük. Bir önceki günün performansından ipuçlarını almıştık ama yine de bu kadarını beklemiyordum ben. Meğer Almanya’da bulunmuş bir süre ve orada bir arkadaşından öğrenmiş biraz. Ve set John Grant’in iki yeni parçasıyla başladı. Sürekli kavga eden bir çifti anlattığı “You Don’t Have To” ve ölümcül sessizliklerle karşısındakini öldüren bir sevgiliye dair “Vietnam”. O heybetli görüntüsüyle sahne performansındaki kırılganlığı ve naifliği tam bir kontrast halindeki Grant, bu melankolik parçaların her birinin sonunda teşekkür etmeyi ihmal etmiyor ve espriler de yapıyordu. “Queen of Denmark” albümünden parçalar gelmeye başladı ardı ardına. Şarkılarının hikayelerini de anlatan Grant, adeta hayatını bize sayfa sayfa açıyordu. Yüreğimizi üşüten “Where The Dreams Go To Die?” gelince ben kendimden geçtim diyebilirim. Bana göre albümün en iyi parçalarından birisi. Nostaljik “I Wanna Go To Marz”’ı çocukluğunda gittiği şekerci kadını 30 yıl sonra gittiğinde de görmesi üzerine yazmış. Pop-jazz tadındaki “Chicken Bones” isminden de anlaşıldığı üzere, Amerika’da yollarda gördüğü tavuk kemiklerinden yola çıkarak yazdığı bir şarkıymış.“My love is the rarest jewelAnd he grounds me with his loveMy love he is rich like a caramel…And he moves me from above” ile başlayan “Caramel”in ara ara parçaya giren synthesizerı olmasa uyanır mıydım rüyadan bilemedim. İç parçalayıcı bir yorumla “I wanted to change the world but I couldn’t even change my underwear” diyen Grant tam bir “kaybeden”i anlattı.”Queen of Denmark” Grant’in tam anlamıyla duygusal derinliğini ve akciğerlerinin gücünü görebildiğimiz parçalardan. Yine piyanosunun başında “Bu şarkıyı büyük annem için yazdım.” Dediğinde Zulal (Kalkandelen) kendini tutamayıp “Little Pink House” dedi. Grant de şaşırıp “Aaa, nerden biliyorsun?” diye sordu gülerek. Zulal de “Glastonbury’de izledim sizi” dedi ve Salon’un sıcaklığının derecesini arttırdı. Bis şarkısı “Jesus Hates Faggots” ile de silinmez bir iz bıraktı ruhumuzda.

Şahsen John Grant’in bu akustik performansını, albümdeki düzenlemelerinden daha çok beğendim. O gür bariton sesi ve piyano çalışıyla, John Grant bize ne kadar yetenekli olduğunu gösterdi ve sıradışı bir performans hediye etmiş oldu. İçtenliğiyle ve mütevaziliği ile birlikte esprileri, izleyiciye yönelik anekdotlarıyla da izleyenleri etkiledi. Sanıyorum konserden çıkan herkes çok özel bir performans izlediği hissine kapılmıştı benim gibi. O akşam John Grant “King of Salon” idi. Bir kez daha Salon’u taçlandırmasını bekliyoruz…J

Hiç yorum yok :