Loş ışıkların arasından sahneye süzülen iki kişi… Biri piyanonun başına oturdu, diğeri de ortada duran mikrofonun başına geçti. Açılış…”Herkese İyi Akşamlar. Nasılsınız? Biraz Türkçe biliyorum.” ile olunca şaşırdık ve gülüştük. Bir önceki günün performansından ipuçlarını almıştık ama yine de bu kadarını beklemiyordum ben. Meğer Almanya’da bulunmuş bir süre ve orada bir arkadaşından öğrenmiş biraz. Ve set John Grant’in iki yeni parçasıyla başladı. Sürekli kavga eden bir çifti anlattığı “You Don’t Have To” ve ölümcül sessizliklerle karşısındakini öldüren bir sevgiliye dair “Vietnam”. O heybetli görüntüsüyle sahne performansındaki kırılganlığı ve naifliği tam bir kontrast halindeki Grant, bu melankolik parçaların her birinin sonunda teşekkür etmeyi ihmal etmiyor ve espriler de yapıyordu. “Queen of Denmark” albümünden parçalar gelmeye başladı ardı ardına. Şarkılarının hikayelerini de anlatan Grant, adeta hayatını bize sayfa sayfa açıyordu. Yüreğimizi üşüten “Where The Dreams Go To Die?” gelince ben kendimden geçtim diyebilirim. Bana göre albümün en iyi parçalarından birisi. Nostaljik “I Wanna Go To Marz”’ı çocukluğunda gittiği şekerci kadını 30 yıl sonra gittiğinde de görmesi üzerine yazmış. Pop-jazz tadındaki “Chicken Bones” isminden de anlaşıldığı üzere, Amerika’da yollarda gördüğü tavuk kemiklerinden yola çıkarak yazdığı bir şarkıymış.“My love is the rarest jewel…And he grounds me with his love…My love he is rich like a caramel…And he moves me from above” ile başlayan “Caramel”in ara ara parçaya giren synthesizerı olmasa uyanır mıydım rüyadan bilemedim. İç parçalayıcı bir yorumla “I wanted to change the world but I couldn’t even change my underwear” diyen Grant tam bir “kaybeden”i anlattı.”Queen of Denmark” Grant’in tam anlamıyla duygusal derinliğini ve akciğerlerinin gücünü görebildiğimiz parçalardan. Yine piyanosunun başında “Bu şarkıyı büyük annem için yazdım.” Dediğinde Zulal (Kalkandelen) kendini tutamayıp “Little Pink House” dedi. Grant de şaşırıp “Aaa, nerden biliyorsun?” diye sordu gülerek. Zulal de “Glastonbury’de izledim sizi” dedi ve Salon’un sıcaklığının derecesini arttırdı. Bis şarkısı “Jesus Hates Faggots” ile de silinmez bir iz bıraktı ruhumuzda.









0 yorum:
Yorum Gönder