Ane Brun: 'Hayatın Anlamı, Hayatınızda Her Şeyin Yolunda Olduğunu Düşündüğünüz Saniyelerde Gizli'

Hiç yorum yok

Türkiye'deki müzikseverlerin çok uzun zamandır sahnede görmek istediği bir müzisyendi Ane Brun. Müjde sıcak bir temmuz gününde geldi; Ane Brun 2011'de yayınlanan yeni albümü 'It All Starts With One' için çıktığı Avrupa Turnesi'ne İstanbul'u da dahil etti. Konser tarihi ajandalara 25 Kasım olarak düşüldü. Geriye koca bir yazın ve kasvetli bir sonbaharın geçmesini beklemek kalıyordu artık.

 

Takvim yaprakları birer birer düştü ve nihayet beklenen gün geldi. Ane Brun Salon İKSV sahnesinde kendisini özlem ve merakla bekleyen dinleyicilerini 'çok uzun zamandır bugünü bekliyorduk' diye selâmladığında dinleyici bu güzel ve dost canlısı kadının birbirinden etkileyici şarkılarını kanlı canlı dinlemeye hazırdı artık.
 
Konser iki saate yakın sürdü diyorlar. Doğrudur. Ane Brun'un bize yaşattığı, şarkılarının üzerine kendi öykülerimizi yazdığımız, hayatımızın film müziğinde onlarca şarkısıyla yerini almış bir müzisyeni zaman-mekân kavramlarını umursamadan dinleyebilmekti. Konser bitip de, sahne sisler arasında yokoluverdiğinde soğuk sokağa ve hayat gerçekliğine dönmeye hazır mıydık, bilmiyoruz.
 
Nihayetinde, 25 Kasım 2011 hayat takvimimizin en özel günlerinden biriydi. Konserden önce adına söyleşi demeye dilimizin varmadığı, bizde yaşamımız boyunca hatırı kalacak kahve sohbetimizde Ane Brun'u çok iyi müzisyenliğinin yanında, varoluş meselelerine kafa yoran, ölüm kadar, yaşamdan da korkan, uzun yollarla ve yolculuklarla barışık, müziğiyle kendi yaşam yolunu çizmeye çalışan bir kadın olarak tanıdık. Ve tahmin edersiniz ki, müzisyen Ane Brun'u ne kadar sevdiysek, dostumuz Ane'yi kat be kat daha fazla sevdik.


 
GÇ-İstanbul'a hoşgeldiniz. Dinleyicileriniz sizin uzun zamandır burada görmek istiyordu. Bu kadar geç gelmenizin nedeni neydi ?


Evet haklısınız, biraz geç kaldık ama bu tamamen lojistikle ilgili. Çok fazla turneye katılıyorum, buraya gelmek için de en uygun zamanı kolladım. Ve uygun zaman bu zamandı.


GÇ- Müzisyenler, müzik geçmişleriyle ilgili hikayeler anlatmaya bayılırlar. 3-4 yaşımda elime bir saç fırçası alıp şarkı söylerdim, dansederdim, gibi. Sizinse elinize ilk gitarı 20'li yaşlarınızda aldığınızı biliyoruz. Nasıl başladı müzik serüveni ve aslında öncesinde ne yapmak istiyordunuz ?


Müziğe her zaman ilgim vardı. Sürekli müzik dinlerdim ve ailem sayesinde de müzikle hep iç içe oldum. Ama 10'lu yaşlarımda dansla ve sporla daha çok ilgiliydim. Ve tabi müzik bunun önemli bir parçasıydı. Ama söylemekten ziyade dinlemekle ilgiliydim. Ta ki 21 yaşımda, annemden izin alıp evdeki gitarı alana kadar. O andan sonra o kadar hızlı gelişti ki her şey! Şarkı söylemeye başladım ve bu bana çok normal, çok doğalmış gibi geldi. Çalmaya başladıktan sonra, şarkı sözlerini yazmaya ve birkaç yıl sonra da kayıt yapmaya başladım. Doğruyu söylemek gerekirse uzun dönemli bir üniversite hayatı da geçirdim.





GÇ: Peki, ne okudunuz?

İlk olarak İspanyolca ile başladım.


GÇ- Qué bien! (Ne güzel !) (Gülüşmeler)
 
Si, yo hablaba perfectamente, en los noventas. Hace mucho tiempo. (Evet, 90'larda çok iyi konuşuyordum. Aradan çok zaman geçti.) Daha sonra Hukuk Fakültesi'ne kaydoldum, bir de onu deneyeyim istedim. Çünkü babam da avukattı. Aslında hoşuma gitti ama çok fazla okuma gerektiriyordu. Bu da bana biraz ağır geldi. Devamında kültürel çalışmalar ve müzik çalışmalarına merak saldım; teorik açıdan elbette. Eninde sonunda bir diploma almam gerekiyordu, en sonunda kültürel çalışmaları bitirmeyi denedim. Ama bu tam da müzik kariyerimin de başladığı döneme denk geldi. Üniversitedeki beşimci yılımda ilk albümüm piyasaya çıktı.
 
 
GÇ- Albümlerden konuşmaya başlamışken, son albümünüzde bir öncekilere oranla göze çarpan farklara değinmek istiyoruz. "It All Starts With One", daha önce duymadığımız kadar çok davul ve piano içeriyor, hatta zaman zaman sizin ana enstrümanınız gitarı arka plana itiyor. Bu albümdeki enstrüman değişiminin nedeni nedir ?
 
Aslında ana enstrümanın vokal olmasına izin verdim bu kez. Elbette şarkıları ilk gitarla çalıştım, söyledim. Ama bundan önceki üç albümde de gitar zaten hep ön plandaydı. Bu sefer daha farklı bir etki yaratmak istedim. İlk neden buydu. İkincisi ise, daha güçlü daha büyük bir ses duymak istedim. Bir önceki albümle bunun arasında 4 yıl var. 4 yıl uzun bir süre aslında.

GÇ- Evet, biz de neden bu kadar beklediniz diye soracaktık.


Çünkü bu süre boyunca sürekli turnedeydim, yollardaydım. Biliyorsunuz, albümlerim farklı bölgelerde farklı zamanlarda piyasaya sürüldü. Bu da sürekli devam eden bir turne programı yarattı bana.Tabii ki bu 4 yılda çok şey gördüm, deneyimledim. Bu da yeni enstrümanlara karşı biraz daha açık olmamı ve kendimi geliştirmemi sağladı. Ama "Bu albümle bambaşka bir Ane Brun oldu" diyemem, çünkü bu tamamen doğal bir değişimdi, dönüşümdü.




EA- Turne konusuna bu kadar yoğunlaşmışken soralım, sürekli yollarda olmak çok yorucu değil mi ?
 
Aslında o biraz da turnenin niteliğine bağlı.
 

 EA- Turnelerde Peter Gabriel ve Ani Di Franco'yla da çaldınız. Nasıl bir deneyimdi ?

Ani Di Franco'yla olan bir hafta sürdü ve çok güzeldi. 22 yaşımdan beri Ani di Franco fanıyım. Ondan önce çalmış olmak benim için onur ve mutluluk vericiydi.



EA- Sürekli yollardayken, evinizi özlemiyor musunuz ?


Böyle zamanlarda yanınızda gerçekten iyi insanların olması gerekiyor. Elbette iyi müzisyenlerin olması önemli ama onların iyi insanlar olması da çok etkili. İkisi birleşince ortaya iyi bir atmosfer çıkıyor. Ben pek parti insanı da değilim zaten, sürekli partilere katılmadığınız sürece de kendinize zaman ayırabiliyorsunuz. Bu da yetiyor. Peter Gabriel ile de çok kalabalık bir müzisyen grubuyla üç ay aynı turnedeydik. Çok renkli ve çok keyifliydi.

EA- Önümüzdeki yıl da turneler devam edecek mi?

Evet tabii, yeni albümün tanıtımı sürüyor. Söylediğim gibi farklı zamanlarda farklı mekanlarda piyasa sürüldükleri için turne şart.


GÇ- Şarkılarınızdaki sözleri yazarken, daha çok kendi deneyimlerinizden ve yaşadıklarınızdan mı etkileniyorsunuz, yoksa çevrenizdekilerin 
yaşadıklarından mı ilham alıyorsunuz?

Çoğunlukla kendi yaşadıklarım etkiliyor. Ama bazen benim yaşadığım bir olay başkalarınınkiyle karışıp, dallanıp budaklanabiliyor. Ama evet, çoğunlukla benim başımdan geçenler.

EA- Ben özellikle çok sevdiğim 'Ten Seconds'ın (10 Saniye) hikayesini merak ediyorum. Biraz bahsedebilir misiniz ?


Bir gün dinlediğim bir radyo programıyla başladı hikaye. Radyodaki programın sunucusu yaşlı bir adama 'hayatın anlamını' soruyordu. Yaşlı adam 'hayatınızda her şeyin doğru olduğunu düşündüğünüz saniyelerdir.' diye cevap verdi. Bu beni çok etkiledi ve sonradan düşündüm ki önemli olan aslında varoluşumuz, o varoluşu içimizde hissetmemiz. Bunu elbette çok sonradan farkedebildim, hatta şarkıyı bile yazdıktan sonra. O her şeyin yolunda olduğunu hissetiğimiz saniyeler, dakikalar ya da günler hayata değer katıyor. İlk albümüm çıktıktan sonra ciddi sağlık sorunları geçirdim, uzun süre hastanede kaldım. 'Ten Seconds'ı yazdığımda o dönemin üzerinden 3 ya da 4 yıl geçmişti ve kafamda sürekli normal hayata geri dönüşle ilgili mevzular vardı.

GÇ- Çok özel değilse, ne rahatsızlığınız vardı?

Özbağışıklıkla ilgili bir rahatsızlıktı*. 2003 yılında başladı ve kendimi yeniden sağlıklı ve güvenli hissetmem birkaç yılımı aldı. Aslında yazdığım sözlerin ve müziklerin çoğu bu zorlu dönemdeki hislerimi anlatıyor. 'Ten Seconds' içinde hem yaşamdan hem de ölümden korkmanın hikayesi var. Aslında bu yaşamın da ta kendisi.

GÇ- Kendinize biraz daha dışardan baksanız ve diyelim ki sıkı bir Ane Brun fanı olsanız, en sevdiğiniz şarkı hangisi olurdu?


(Gülüşmeler) Ben zaten sıkı bir Ane Brun fanıyım. Aslında şarkıların çoğunu çok seviyorum, çünkü onlara çok bağlıyım. Hiç düşünmemiştim açıkçası. Mesela ben de 'Ten Seconds'ı çok seviyorum. Son albümden, 'Words', 'These Days', 'One'; Changing Of The Seasons'da ise albüme adını veren şarkı favorilerim.

EA- Son dönemde neler dinliyorsunuz?


Feist'in son albümünü dinliyorum bu aralar, çoğunlukla alternatif pop müzik. Ara sıra da klasik müzik. Çok geniş bir müzik zevkim var açıkçası.

EA- Bir plak şirketi sahibi olarak dijital müzik piyasasındaki gelişmeleri nasıl değerlendiriyorsunuz?






Bir kere dijital müzik piyasası çok daha çevre dostu. Ama ben 35 yaşındayım ve bir CD ya da kasete dokunmanın nasıl bir his olduğunu biliyorum, o hissi özlüyorum. Neyseki plaklar hala var, onları alıyorum.
Ayrıca dijital müzik piyasası sayesinde çok hızlı biçimde tüm dünyaya ulaşabiliyorsunuz. Müzik beni İstanbul'a kadar getirdi, bu müthiş birşey. Websitem ve facebook sayesinde Türkiye'de sevenlerimin olduğunu öğrendim. Bu kesinlikle harika duygu.Bunlar olumlu yönleri. Ama öte yandan, bir plak şirketi sahibi olarak sektör çok zorlu. Sürekli ve düzenli olarak ödemeniz gereken faturalar var. İlk albümümü çıkardığım zamanları hatırlıyorum da, o dönemde albüm çıktığında müzik mağazalarıyla anlaşırdınız ve bilirdiniz ki satış olduğunda size bir nakit akışı olacak. Ama şimdi para kazanmak için yeni yollar bulmamız gerekiyor.Piyasaya yeni giren bir müzisyen için koşullar çok ağır. Yeniyseniz bazen konserlerde çalmak için bile para ödemeniz gerekiyor, albümünüz satmadığı için zaten bir geliriniz olmuyor. Kendi ayaklarınız üzerinde durabilmek için öncelikle size yatırım yapması için birini bulmanız gerekiyor. 

EA- Peki plak şirketinizin çıkaracağı yeni albümler var mı?


Hayır, aslında şirketim sadece kendi albümlerimi çıkarabilmem için var. Başka müzisyenleri şirket altında barındırmam çok zor. Çünkü neredeyse kendime bile ayıracak hiç zamanım yok, kötü bir iş çıkararak da onları zor durumda bırakmayı istemem.

GÇ- Aslında cevabını az çok bildiğimiz bir soru var aklımızda ama yine de sizden duyalım istiyoruz. Bir Norveçli olarak, İsveç'te yaşamayı tercih etmenizin nedeni nedir?

Açıkçası bu bir tercihten öte zorunluluk oldu. Kendimi 25 yaşımda İsveç'te buldum, çünkü o sıralar erkek arkadaşım orada yaşıyordu. Yerleştim ve aradan 10 yıl geçti, bir daha da kıpırdayamadım. Aslında bu İsveç'le Norveç'in kıyaslanmasından öte, Stockholm ve Oslo arasında kalmakla alakalı. Stockholm, Oslo'dan çok daha büyük bir şehir ve şehir hayatını daha canlı yaşayabiliyorsunuz orada. Aradaki mesafe de çok değil zaten.

 

GÇ-EA- Çok teşekkür ediyoruz röportaj için.
 

Ben teşekkür ederim, çok keyifliydi.
 

* Özbağışıklık hastalığında canlı kendi vücudunda bulunan öz dokuları "yabancı" olarak algılayıp, bunlara karşı antikor oluşturarak tanımaz. Bağışıklık sistemi hücreleri vücudun kendi dokularına saldırır. kaynak : wikipedia)

Röportaj: GÇ: Gökşen Çalışkan, EA: Ezgi Aktaş.


Fotoğraflar:Ezgi Aktaş
 
Önemli Not: Bu röportaj va kullanılan fotoğraflar Alternatif-İstanbul.net'in yazılı izni olmadan kaynak gösterilek dâhi başka yayınlarda kullanılamaz.


 Let Myself Go:
 
 
Changing of the Seasons:
 

Hiç yorum yok :