Bir Müzik İbadetçisinden 18.İstanbul Caz Festivali Seçkisi

Hiç yorum yok
Yaklaşan İstanbul Caz Festivali'nin rüzgarı yavaş yavaş ensemizi okşamaya başlamışken, en iyi seçkiyi şehirdeki caz etkinliklerini bir ibadetmişcesine takip eden bir dinleyici yapabilir diye düşündük ve sözü 'müzik benim hayatımda 1 numara' diyen Waxpoeticg'ye, kimliğini ifşa etmek gerekirse Rahşan Koçoğlu'na bıraktık.

Heyecanla beklediğim caz festivali konserlerinin açıklanmasıyla anlıyorum ben biraz da yazın geldiğini. Bu yılki programa bakılacak olursa, yine gönül hepsine gitmek istiyor ama cüzdanın defansı karşısında biraz savunmasız. Ancak bulabildiği açıklardan içeriye sızabiliyor. Sonuç: Bilet aldıklarım ve alacaklarım var hala. Hepsini yazmaya kalkarsam seri şeklinde yayınlanması gerekir. Yazsam kitap olur halleri. O sebeple nu-jazz ve fusion’ı çok sevdiğimden, beni çok heyecanlandıran ve doğaçlamanın tam ortasına atıveren, anlatılmaz yaşanır cinsinden iki konseri yazdım sadece.

Tabii ki öncelik benim için “Tribute to Miles Davis”de. Fikir babası Marcus Miller. Bu yıl Davis’in ölümünün 20. yılı olduğundan böyle bir proje düşünmüş. Kimler yok ki? 60lı yıllarda onunla birlikte çalan piyanist Herbie Hancock ve saksofoncu Wayne Shorter, Davis’in daha klasik döneminden. 90lı yıllarda onunla çalan Marcus Miller ise Davis’in daha yenilikçi tarafını temsil ediyor. Onlara trompetiyle Sean Jones ve davulda Sean Rickman eşlik ediyor ve Miles’ı günümüze taşıyorlar. Tabii ki, bu isimleri ayrı ayrı izledik ama böyle hepsi bir arada olunca tam bir All Stars kadrosu oluyor ve üzerine de Miles Davis tınıları eklenince “Ölmeden önce izlenmesi gereken 100 konser” kitabı olsa, bu konser ilk sıralarda olur diyor ve mutlaka gidilmeli diye not düşüyorum. Bence o akşam yıldızlar gökyüzünden yere inmiş olacak ve tatlı bir yaz akşamında, açık havada çok güzel ve farklı bir Miles Davis diskografisi dinleyip hayallere dalacağız. Tam bir “geçmişten günümüze Miles Davis” belgeseli…Ve ertesi günün anatomisi: Kafamı ritme uygun sallamaktan boynum tutulmuş olacak, Marcus gibi bas çalabilmek isterdim diye hayıflanacağım, Hancock da olmak istiyorum ben, bir el versin bana diye düşünüp piyano kurslarına göz gezdireceğim, Shorter’ın gazına gelip ‘bana oradan bir saksofon getirin, çalmak istiyorummm’ deyip kendi kendime güleceğim, tüm Miles Davis albümlerini iPod’uma atıp gün boyu kendimi hala konserdeymiş gibi hissedeceğim. Net.

Kaçmaz dediğim bir başka ilginç konser de “A Strange Place for Jazz”. Son dönem fusion cazcılarını bir araya getiren gayet başarılı bir konsept. Konsept diyorum çünkü anladığım kadarıyla önümüzdeki yıllarda da devam edecek bu konser serisi. Peki bu yıl kimler var? “İlhan Erşahin’s Love Trio”nun olduğunu biliyordum zaten. Benim İlhan Erşahin’e olan sevgim pek bilinir. O nerede, ben orada tadında peşisıra gezerim. Bavuluna koysun ya da roadie olarak işe alsın diye bekliyorum. Love Trio, elektronik-jazz sularında gezinen bir proje. Davulcu Kenny Wollesen’ı enerjisinden ve pozitifliğinden ötürü ayrıca pek severim. Jesse Murphy ise geçtiğimiz konserde -kardeşimin de hatırlatmasıyla fark ettiğim - neredeyse bir Dave Grohl’dur, sağlam bir basçıdır. Bir ritm duayeni (ve vokallerde de beni şaşırtan) Arto Tunçboyacıyan’ın eklenmesiyle fırtınalı bir denizde macera dolu bir yolculuğa yelken açacağız bu defa. Tabii ki bitmedi. Diğer müzisyenleri de görünce şok geçirmedim desem yalan olur. Bir kere Esbjorn Svennson Trio gibi çok başarılı bir grubun basçısı Dan Berglund’un “Tonbruket “ projesiyle buluşuyoruz. Çok orijinal bir müziği var, jazz ama jazz değil sanki bir yandan da. Nasıl açıklama olduysa artık! Özellikle davulcu Andreas Werliin’e dikkat. Her şarkılarının bir hikayesinin olması ise ayrıca ilginç. İlk albümde folk ve kuzey caz geleneği ile uğraşmışken ikinci albümlerinde progressive rock’a doğru uzandılar. Yani, bu konserde fusion ve doğaçlama rüzgarına kapılıp oradan oraya savrulacağız. Bir çeşit Camel Trophy…

Ve çok önemli bir proje de “Bill Evans Soulbop feat. Medeski, Martin & Wood”. Bill Evans Soulbop, Randy Brecker ve Bill Evans’ın caz, soul ve blues’u harmanlayarak funk bir çizgi oluşturduğu süperstar kadrolu farklı bir grup. Bu yetmiyormuş gibi yine bir başka kült grup Medeski, Martin & Wood ile benzersiz bir kombinasyona imza atıyorlar. Medeski, Martin & Wood, bu yıl Salon’a da gelmiş ve avant-garde ve funk ile bizi kandırarak kalbimizi çalmıştı. Çok enerjik ve ezberbozan (sevmiyorum bu kelimeyi ama uygun düştü) bir konser performansı olacak bu ve bana kalırsa onların bu etkileşiminden ortaya bir patlama çıkar ancak. Bileti oturmalı aldım ama sanıyorum oturamadan ayakta ritme uygun dans edeceğim. Arkamdakilerden ve yanımdakilerden şimdiden özür diliyorum ama nasılsa bu patlamadan herkes nasibini alacağından bir sorun olmaz herhalde.

Bu iki konser dışında beni European Jazz Club serisinde Salon’da sıklıkla görmeniz mümkün. Ferit Odman’ın Stefano di Battista ile, 123’ün Arve Henriksen ile ve Alp Ersönmez’in Bugge Wesseltoft ile neler yapacağını merak ediyorum. Basa olan ilgimden dolayı tabii ki Richard Bona’ya da teşrif edeceğim. Bakalım Raul Midon’la birlikte Afrika-Güney Amerika ekseninde müziği nasıl yorumlayacaklar. Latin jazz’a da bayıldığımdan Michel Camilo bana hoş anlar yaşatır Arkeoloji Müzesi'nde. Bu yıl kadınların çoğunlukta olması beni çok sevindirdi. Angelique Kidjo, Dianne Reeves, Lizz Wright, Randy Crawford, Natalie Cole ve Joss Stone ile caz, folk, pop-jazz, R&B’ye doyacağız da ben hangisinden yesem diye düşünüyorum hala. Zor kararlar bunlar menüde seçenek çok olunca. Hindistan, Mali, Suriye merkezinde dönen iki konser var ki hangisine gideyim henüz karar veremedim. Mekan bakımından Mısırlı Ahmet, Zakir Hussain, Niladri Kumar daha yakın duruyor ama Amadou & Miriam’ın da folk ve rock ile keman, tabla ve perküsyon karışımından tatmayı da pek istiyorum doğrusu. Patrick Wolf sanıyorum Indie müzik sevenler için iyi bir seçim. Bilenler biliyor mutlaka ama benim için yeni, o yüzden biraz bekliyorum bilet için. Fakat videolarından gördüğüm kadarıyla renkli bir performansı olacak Istanbul Modern’de. Jamie Cullum caz, pop ve rock’ı piyanoda eritiyorsa da ben biraz abartıldığını düşünüyorum ama merakımdan gideceğim galiba. Tabii ki Paul Simon’dan bahsetmeden olmaz. Bilet fiyatları biraz tuzlu olsa da, hayranları kaçırmaz diye düşünüyorum. Severim ama bayıldığım söylenemez, o sebeple hala düşüncelerdeyim. Çok iyi bir müzisyen olduğuna tabii ki şüphe yok, kişisel zevk meselesi. Şu ara ibre “git” yönünü gösteriyor. Bakacağız artık duruma.

Rahşan Koçoğlu (a.k.a. Waxpoeticg)

Kalemine ve müzikal gustona sağlık Rahşan diyor, 1-19 Temmuz tarihlerinde gerçekleşecek İstanbul Caz Festivali ile ilgili bütün detaylara bu adresten ulaşabileceğinizi ekliyoruz.

Hiç yorum yok :