Hiç Kimseye Benzemeyen Serüvenciye Mektup

Hiç yorum yok

Corto, Aşkım;

Şu anda aldığım grip ilaçlarının da etkisiyle bitap düşmüş ve uykulu bir şekilde koltuğa uzandım. Hava çok güzel olmasına karşın çok üşüdüğüm için pencereleri sıkı sıkıya kapadım. Zaten dışarıda benim düşkünlüğümden bağımsız olarak akıp giden trafiğin gürültüsüne tahammül edemiyorum pek. Aslına bakarsan Şubat ortasına gelmemize rağmen ışıl ışıl parlayan güneş de asabımı bozuyor. Zifiri karanlık ve sessiz bir odada öylece yatmak istiyorum. Sana bu mektubu yazdıktan sonra belki bunu yaparım. Ama şimdi, elimin altında senin Etiyopya maceralarını anlatan o nefis serüven kitabım ve bir fincan zencefil çayımla Mulatu Astatke dinliyorum.

Sana komik bir şey anlatayım. Geçtiğimiz aylarda Etiyopya'dan dönen bir arkadaşıma gittiği yerlerde seni görüp görmediğini sordum. Gördüğünü, bir kabilenin arasına karıştığını ve mutlu mutlu yaşadığını söyledi. Gülümsedim. Muğlak kayboluşunu ölüme yoranlara hiç inanmamıştım zaten. Etrafımdakiler artık öyle alıştılar ki sana olan saplantılı aşkıma, kimse bana senin bir çizgi roman kahramanından öte bir şey olmadığını söylemeye cüret edemiyor. Ben senin kanlı, canlı bir yerlerde yaşadığına, o yandan çarklı gülüşünle hâlâ genç ve olağanüstü çekici olduğuna inanıyorum.

Uzun zaman önce biri el falıma bakmış, hayat çizgimin ortalarda bir yerde bittiğini ve çok da uzun yaşayamayabileceğimi söylemişti. Aklıma sen gelmiştin. Sana “Hayat çizgin kısa.” diyen çingeneye inat, eline soğuk ve ışıltılı usturanı alışın ve hayat çizginin devamında uzun bir yarık açışın... Muhakkak canın yanmıştır. Hep düşünmüşümdür Corto, neden böyle bir işe kalkıştın? Senin çok uzun yaşamak gibi bir hesabı olan bir adam olduğunu düşünmüyorum. Kaldı ki, arkanda bulanık bir sis bırakarak yok olup gitmen, hala yaşayıp yaşamadığına dair olanca söylenti bırakman da beni haklı çıkarıyor sanki. Demek ki çok küçükken, yani bilincin boş bir levha kadar şekillendirilmeye hazır ve hayata dair pek de bir şey bilmiyorken uzun yaşamaya dair umudun varmış. Gerçi falcılar ve gelecek habercilerinden yana hiç şansın yok senin. Sürekli hayatının tehlikede olduğunu, hatta zamanı gelince Narkissos gibi kendi imgeni yok edeceğini söyleyip duruyorlar. Yine de sen her türlü çetrefilli olayın içinden bir şekilde sıyrılabildiğin ve onca kan, barut, ölüm, isyan ve kirlilik içinde bile o küstah ve ironik mizah anlayışını bir kenara bırakmadığın için belki hepimizden daha fazla yaşam dolusun. Ölümün pençesinden şans eseri kurtulduktan sonra bile sana çok yakışan küstah gülümsemenle “Henüz ölüm tarihime karar vermedim.” diyor, beni sonsuza kadar yaşayacağına ve hep yanı başımda olacağına yeniden inandırıyorsun.

Seninle aramdaki bağı düşünüyorum, Corto. Onca kalabalığın içinde neden sen? En sonunda tüm sınırlandırmalara karşı özgürlüğü için didinen ve belki de özgürlük için bedel ödeyen insanlara olan hayranlığımdan dolayı sana tutulduğumu itiraf ettim kendime. Tamam, kabul etmeliyim ki umursamaz gibi görünen yandan çarklı gülüşünün ve karakteristik dış görünüşün ilk başta çok etkileyiciydi. Ama benim seninle tanışmam, adamların sadece boyuna posuna bakarak âşık olunan ilk gençlik dönemlerine denk gelmiyordu ki? Tam aksine, içine yeni sorumluluklar doldurduğum sırt çantam ve tıka basa dolu bavulum ile başka bir şehirde, küçücük bir yurt odasında yaşamaya başladığım zaman seni yaşamıma dahil etmiştim. İlk anda endamının ve güzel yüzünün dikkatimi çektiğini itiraf etsem de, sana olan ilgimin alaycılığının ve sana özgü küstahlığının kattığı çekicilik yüzünden arttığını nasıl inkâr edebilirim? En çok Rasputin'in şahsına münhasır kötülüğü karşısında ortaya çıkıveren bu hallerini öyle çok seviyorum ki! Rasputin'e takılmalarına bayılıyorum doğrusu; o sinirden kendini kaybetmiş halde tepinirken sen sakince “Sakin ol bakalım şeker gözlü.” dediğinde kahkahalarla gülüyorum. Bir kadının içten bir kahkahası dünyanın en güzel şeylerinden biridir Corto, bilirsin sen de.

Pasifik Okyanusu'nun tam ortasında gemindeki tayfalar isyan edip seni bir salın üzerinde öylece ölüme terkettiği zaman seni bulup kurtaran Rasputin başına gelenleri sormuştu da, sen bunda şaşıracak bir şey olmadığını ve korsanlığı senden öğrendiklerini söylemiştin. İyi kalpli olmak ya da öyle görünmek gibi bir çaban olmadığı gibi, insanları iyi ya da kötü diye kesin olarak ikiye ayırmıyorsun. Hiç kimsenin ruhunun keskin sınırlarla çevrili olmadığını iyi biliyorsun. Temkinlisin, ama ön yargı nedir bilmiyorsun. Biri tarafından sırtından bıçaklanabileceğini bilecek kadar şüpheci, ama seni öldürmeye kalkan biriyle yeniden karşılaşınca elini sıkacak kadar umut dolusun. Kimseyi hain ya da katil diye yargılamadığın gibi, yurtsever, güvenilir ya da adil diye de sırtını sıvazlamıyorsun. İnsanlar tarafından türlü yargılarla suçlananların aslında sanıldığı gibi olmadığını biliyor ya da öğreniyorsun. Tüm insanlar gibi, sen de çelişkilerinle var oluyorsun. Seni korkaklıkla suçlayanların karşısına dikilip ölmekten korktuğunu ve kaçtığını söyleyebilecek kadar açık yüreklisin. Ucuz kahramanlık gösterisi peşinde koşanların devrinde sen herkesten farklısın. Kusurlusun ve kusurluluğunla kendini unutulmaz kılıyorsun. Çıkarların doğrultusunda hareket ediyorsun ve sahte kahramanlık gösterisi yapanlara, yaldızlı nutuklara, otorite baskısına ve abartılı cesaret gösterilerine tahammül göstermiyorsun. Hatırlıyorum da, tek yumrukla yere devirdiğin katil Yüzbaşı Groovesnore seni mert dövüşmemekle itham ettiğinde “Evet, ama yerde yatan sizsiniz!” diye karşılık vererek olayın vıcık vıcık bir dram haline gelmesini nasıl da güzel önlemiş ve öç almıştın! Seni kandırmak da zordur, bilirim. Romantik tarafını istismar etmeye kalkan, seni yalnızlık numarasıyla oyalayıp zaman kazanmak isteyen Pandora'ya “Benim gibi yaşlı bir kurdu kandırabileceğini mi sandın?” diyerek öyle bir ders vermiştin ki, hâlâ hatırladıkça gülerim. Babanın usturasıyla uzattığın hayat çizgine güvenip öyle maceralara atılmıştın ki, sadece 26 yaşındayken kendini “yaşlı kurt” olarak tanımlaman bana hiç tuhaf gelmemişti.

Bir gün bir film izlemiştim, ki adını hatırlamıyorum bile, filmdeki kadın arkadaşına “Bana düşlerini anlatıyor, düş görebilen bir adam sevilesidir.” demişti. Senin de birdenbire dalıverdiğin ve nasıl uyanacağının belirsiz olduğu, çoğunlukla halisünasyona yakın düşlerin var. Kâh topraklarını anglosaksonlardan koruman için işaretler gönderen periler oluyor rüyanda, kâh ölümsüzlük iksirini içiyordun. Uyandığında, gerçek mi, düş mü olduğunu bilmediğimiz sayıklamaların eşliğinde kendimizi yine yollara vurmuş olarak buluyoruz. Bense, küçük bir kızken iki elimi gözlerimin üzerine kapatır, karanlıkta parmaklarımın arasından giren ışık uzmelerini bir şeylere benzetip onlarla ilgili hayaller kurardım. Büyüdükçe belki bunu daha az yapmaya başladım, ama seninle belki de en önemli ortak noktamız olan düşgücümü yitirmedim. Çok sıkıldığımda ya da çıkış noktası aradığımda hemen hayal kurmaya koyularak o boğuculuktan kurtulmaya çabalamaya devam ediyorum. Belki de seninle ben Corto, ikimiz de düş görmeyi sürdürdükçe var olmayı sürdüreceğiz.

Seni en çok neden seviyorum, biliyor musun Corto? Nereden geldiğinle, köklerinle ilgili tüm bilgiyi belli belirsiz bırakıp sınırlara ve bayraklara olan inancını kendi isteğinle kaybetmen. Çünkü ben ne yazık ki insanların dilinin ve dininin haddinden fazla önemsendiği topraklarda doğdum ve yaşıyorum. Aslında sen de yakından bilirsin o toprakları, 1922'de eski Kilikya'dan başlayıp Kafkasya'ya uzanan hazine yolculuğunda uğradığın duraklardan biriydi benim ülkem. Sen milliyetçilik hareketlerinin yoğun olduğu bir dönemde geldiğin için belki de çok boğucu buldun buraları. Sınırlara inanmıyordun, oysa ki dünya haritası kanla yeniden çiziliyordu. Sense olanca kayıtsızlığınla muzip şeytanların koruduğu kadim hazinenin peşindeydin ve bu uğurda yoluna taş koymaya çalışanlara acımıyordun. Tabii ki bu senin canavar bir savaşçı olduğun anlamına gelmiyordu. Bir şekilde karşı karşıya geldiğin düşmanını alt ettikten sonra “Onunla bir sorunum yoktu. Ama karşıma çıkmamalıydı.” diyor, kendi düşünce sistemin içinde vicdanını biraz olsun rahatlatmaya çalışıyordun.

Şimdilik mektubuma son veriyorum, sevgilim. Senin Pandora'ya söylediğin bu sözü ben de sana tekrarlıyorum: Tam da kimseye benzemediğin için nerede, ne zaman olursa olsun seni hep görmek isterim. Ama şimdi ben de gidiyorum, öylesine, gitmiş olmak için...

Hiç yorum yok :