Gündelikçilerin Sorunlarına Tiyatro Sahnesinden Bakmak

Hiç yorum yok
Margaret Harrison/Homeworkers
Kumbaracı Yokuşu 50 Numara'da bir tiyatro sahnesi. Dekor birkaç basit eşyadan ibaret. Zaten az sonra izleyeceğimiz oyunun kahramanları profesyonel oyuncu değiller. Birazdan tiyatro sahnesine çıkıp kendi hayat öykülerini ve iş yaşamında karşılaştıkları zorlukları anlatacaklar.

Kimler mi onlar?

Gündelikçiler.

Yani, ev temizliğine yardımcı olması için çağrılan, kimi zaman farkında olunarak ya da olunmayarak hor görülen ve en basit sosyal güvenlik haklarından yoksun çalıştırılan kişiler.

Oyun başlıyor. İlk sahnede otobüs durağında bekleyen insanların kendi aralarındaki diyaloglara odaklanıyor seyirci. Bir türlü gelmeyen otobüs, soğuk hava ve homurdanan kalabalık arasında gündelikçilerin konuşmalarına kulak veriyoruz. Otobüsün her gün geç geldiğinden ve bu nedenle işe geç kaldıkları için işverenlerinden azar işiteceklerinden söz ediyorlar. Nihayet otobüs geliyor ve kalabalık kapıya hücum ediyor. Sonrası, her gün tanık olduğumuz otobüs manzaraları. Sert frenlerle savrulan kalabalık, itişme, trafiğin boğuculuğu ve elbette taciz. Kadını insanlıktan çıkarıp doyum nesnesi olarak gören mantalitenin günlük yaşama yansıması ve gündelikçi kadınlar da bundan mahrum olacak değil elbette. Tacize uğrayan kadının 'elalem ne der?' sindirilmişliği, izlediğimiz oyunda işine gitmekte olan gündelikçi kadının benliğinde 'ya komşular duyarsa, ya eşimin kulağına giderse ne yaparım ben' endişesine dönüşüyor.

Sahne değişiyor. İkinci sahnede gerçek hayatta da bir gündelikçi olan ve kendisini oynayan Gül'ün evin hanımıyla olan diyaloglarını görüyoruz. Hanım Gül'ün kapıdan telaş içinde girmesini görmezden gelerek ard arda isteklerini sıralamaya girişiyor. Gül tüm bu isteklere bir boyun eğmişlikle koşturuyor. Gül koşturdukça evin hanımı iş yıkıyor. Seyirci Gül'ün tüm denilenlere yetişme çabasına tanık oluyor, evin hanımının empati kuramamasına içten içe tepki gösteriyor.

Son sahneye gelindiğinde Gül'ün eve dönüşünü izliyoruz. İşsiz ve geleneksel 'otorite' rolüne sıkı sıkıya bağlı kocası ve çocuklarıyla olan diyaloglarda Gül'ün mesaisinin ve ezilmişliğinin hala devam ettiğine tanık oluyoruz. Gül, bu durumu da alışkanlıktan gelen bir sakinlikle kabullenmiş ve anne ve eş olmaktan gelen rolünü sürdürüyor. Seyirci yeniden empati kuruyor ve bu sefer Gül'ün halinden anlamayan ve evin otorite figürü olan babaya kızıyor.

Sahnede sergilenen ve gündelikçilerinin gerçek hayattaki sorunlarından temel alınan mizansenler bittiğinde seyirciye dönülerek 'siz benzer bir olayda nasıl davranırdınız?' sorusu yöneltiliyor. İlk sahnede konu edilen otobüsün geç gelmesi ve gelen otobüsün kalabalıklığından kaynaklı sorunların çözümü için seyirciler arasında bulunan bir belediye yetkilisi vatandaşın imza toplayarak Belediye Meclisi'ne başvurabileceğini iletiyor. Peki ya kadının toplu taşıma araçlarında maruz kaldığı taciz? Otobüsün geç gelmesinden çok daha aşağılayıcı olan bu durum için ne yapılabilir? Susup, elalem ne der diye sineye çekmek? Veya otobüstekilerden gelecek olumlu ya da olumsuz her türlü tepkiyi kabul ederek taciz eden kişiye ses yükseltmek? Olayı bizzat yaşayan bir gündelikçi kadın kocasının kulağına gitmesin diye sessiz kalacağını söylerken, eğitim düzeyi daha yüksek bir seyirci ise ikinci seçeneği tercih edeceğini belirtiyor. Hayattaki her grift sorun gibi, bu konunun da çözümü biraz insanın içinde bulunduğu koşullara bağlı, oyun bunu yeniden hatırlatıyor.

İkinci ve üçüncü sahnede konu edilen durumlar ise iş güvenliği, işveren-işçi ilişkisi ve aile içi şiddet gibi çok daha majör sorunlara değiniyor. Evin hanımının Gül'e olan davranış biçiminin temelinde yatan nedenleri sorgulamaya başlıyor seyirci. Sorunun temelinin nereye uzandığı ile ilgili görüşler çeşitli, evin hanımının biraz daha duyarlı ve karşısındakinin sorununu dinlemeye odaklı olması gerekliliğinden tutun da, Gül'ün sorunlarını biraz daha yüksek sesle dillendirilmesinin çözümü getireceğine kadar uzanıyor. Peki ya bu oyunda gündelikçilikle simgeleşen, ama pek çok iş kolunda görülen bu ezen-ezilen ilişkisinin en temelinde ne yatıyor? Seyirci arasındaki beyin fırtınası sonucunda iki temel sorun gündeme geliyor. İlki; gündelikçilik olarak tanımlanan temizlik işçiliğinin yasal olarak tanınmaması ve haliyle iş güvenliği ve koşullarıyla ilgili konuların kişilerin inisiyatifine bırakılmış olması. Gündelikçiler sigortasız, her an bir kaza olabileceği tehditiyle çalışmak zorundalar. Yasal boşluktan doğan çapraşık sistemin bir ürünü olan aracı şirketler ise, gündelikçilerin sigortasını yapıyor olsalar da, çok düşük paralara inşaat temizliği gibi ağır işlere gönderebiliyorlar. Üstelik, işveren ile işçi arasında doğan sorunlarda işveren tarafını tutarak bir anlamda gündelikçilerin çok daha ezilmesine sebep oluyor ve zaten bozuk olan sistemi besliyorlar. Hal böyleyken, gündelikçilerin en azından yasadan kaynaklanan sorunlarının çözümü için iş hukukunca tanımlanmaları gerekiyor. Bu da ancak örgütlenmeyle mümkün.

Örgütlenme, iş hukukunda tanımlanma, güvenli bir iş ortamının sağlanması gibi konular mesleğin en önemli sorunlarından birini çözmek adına bir adım belki ama ya kişilerin inisiyatifine bırakılmış ilişki veya aile bireyleri arasında süregelen sorunların çözümü nerede başlıyor? İşte konunun en çetrefilleştiği nokta bu. Çünkü bu noktadan itibaren olay gündelikçinin işçi olmaktan doğan haklarını savunmaktan çıkıp bir insan ve kadın olarak toplumsal rollerinin ağırlığına göz atmayı gerektiriyor. Seyirci, işi veren ve aldığı hizmet karşılığında para ödeyen kadının kendinden daha aşağı konumda gördüğü diğer gündelikçi kadını ne sepeplerle ezmeye çalıştığını ya da tüm gün boyunca çalışan kadının akşam eve döndüğünde kocasından gördüğü aşağılanmayla başlayan ve giderek psikolojik ve psikolojik şiddete evrilen tavrını tartışmaya açan bir interaktif tartışmanın içinde buluyor kendisini. Sonuç mu? Tek bir doğru sonuç tabii ki yok. İnsanların insanlıktan doğan vicdan ve birbirini anlamaya çabalama yeteneklerini ilişkilerine yansıtması gerektiğini savunan da var, olayların karşılıklı diyalogla çözülebileceğini savunan da.

Documentarist'in 10 Aralık İnsan Hakları Günü dolayısıyla düzenlediği 'Hangi İnsan Hakları?' başlıklı etkinlik dizisinin bir parçası olan bu oyun, 'Forum Tiyatro' adı verilen bir teknikle seyirciye sunuldu. Ezilenlerin Tiyatrosu içinde bir model olan Forum Tiyatro, ezilenlerin ezenle baş etme yöntemi olarak da tanımlanıyor ve katılımcıya kendi koşulları içinde sorunlarına bakmasına, kendisi için doğru ve pratik değeri olan çözüm önerileri sunmasına dayanıyor. Seyirci-oyuncu sahne üstünde o sorunla başa çıkma sürecinde nelerle karşılaşacağını oynayarak görme fırsatı ediniyor. Oyunun yaratmaya çalıştığı bu seyircinin oyuncuya dönüşümü (spect-acteur) durumu yalnızca seyircinin otorite figürüne kızıp ezilenle empati kurması olarak kalması ise yeterli görülmüyor, gerçek yaşamda karşılaşacakları ezilme durumuyla başa çıkma gücünün elde edilmesi için çözüm önerileri sunabilmeyi başarmış olması gerekiyor.

(Bu yazı Tiyatro Eleştirmenleri Birliği tarafından yayınlanan Oyun dergisinde yer aldı. 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü öncesinde kadın olmanın ağırlığını belki de en fazla hisseden gündelikçi kadınların yaşadıklarını tiyatro sahnesinde dile getiren bu oyunu aktarmanın anlamlı olacağını düşündüm.)

Hiç yorum yok :