Beyoğlu’nda Fısıltılar

Hiç yorum yok
İstanbul, pek çok insanın algısında gizem, oryantal, efsane ve çoğu zaman da nostalji gibi kavramlara tekabül eder. Bunda İstanbul’u yazmayı ‘deneyen’ kalem ustalarının etkisi yadsınamaz. Ancak şunu da biliriz ki; çoğu zaman şehrin sanatsal algılanma biçimiyle sokaklardaki gerçek İstanbul arasında dünyalar kadar fark vardır, hayalimizdeki ile gördüğümüz arasında en küçük bir bağ kurmakta zorlanır, çelişkiye düşeriz. İster istemez kendimize şu soruları sorduğumuz olur: hani şehre çatılarından doğru bakan Lamartine’in Voyage en Orient (Doğu Yolculuğu) kitabında büyük bir tevekkülle güzelliğini övdüğü İstanbul nerede? Ya da Pierre Loti’nin İstanbul’un dost canlılığına bir nevi saygı duruşunda bulunduğu satırlar hangi köşeye gizlendi de bizler göremiyoruz? Evliya Çelebi’nin ballandıra ballandıra anlattığı İstanbul tılsımları, gizemleri ve efsunları bu büyük gezginin ilüzyonlarından mı ibaretti acaba?

David Boratav’ın Beyoğlu’nda Fısıltılar kitabının kahramanının çocuk yaşta ayrıldığı İstanbul’a babasının ölümü ile dönmek durumunda kaldığında ilk sorguladığı, hatta biraz da alaycı bir bakışla yaklaştığı konulardan birinin dünya edebiyatında örnekleri sıkça görülen İstanbul oryantalizmi olması tesadüf değil. Boratav, romanın daha en başında karakterinin içinde bulunduğu buhranlı ruh halini anlatırken kullandığı “Benim için her sosyolojik ilginçlik, fazlasıyla düzenli bir hayatın dışına çıkan her yol bir işe aklımın yatması için fazladan bir neden daha demekti.” ifadesiyle olaylara bilindik açılardan yaklaşmayacağının ipucunu okura veriyor zaten. Yazar tarafından incelikle verilen bu pası aldığınızda, okumakta olduğunuz kitabın sınırının köklerini arayan, aile bağlarının peşinden giden ve geçmiş hayaletlerle yüzleşen bir yurttaşın öyküsünden daha öteye gideceğini çözüyor ve kaotikliğiyle dillere destan İstanbul’un çapraşıklığından nasıl bir anlatı çıkacağını merakla bekliyorsunuz.

Beyoğlu’nda Fısıltılar’ın kurgusu, kah kahramanımızın çocukluğundaki İstanbul hatıralarına, kah olgunluk zamanlarında unutmak üzere olduğu şehrine geri dönüşünde yaşadığı yabancılık haline uzanıyor. Roman, hem bir aile tarihi anlatısı, hem de İstanbul’un daimi sakinlerinin biraz da alışmış olmaktan kaynaklı boşvermişliğine kapılmadan, şehri tüm bilindik klişelerinden soyarak ve herşeyi gözüyle gördüğü gibi anlatan dili ve üslubu incelikle örülmüş bir seyahatname. David Boratav, modern çağın en tanıdık hastalıklarından biri olan uykusuzluğın pençesindeki kahramanının yanına Jorge Luis Borges’i, Bob Dylan’ı, Claude Louis Combet’yi, Vladamir Nabokov’u ve Francois Truffaut’ı da katarak hem kişisel bir arayışa, hem de hiç bilmediği yabancı bir şehrin sokaklarına doğru sonu bilinmeyen bir keşfe çıkarıyor. Yakın tarihin bilince işlemiş iki önemli mihenk taşı olan 6-7 Eylül Olayları ve 1999 İzmit Depremi’nden de izlekleri barındıran roman, bu yönüyle bir ‘öze ve eve dönüş’ anlatısı olmaktan öteye geçerek, yakın tarih, yurt, yurttaşlık, yabancılık, özlem, yadırgama, sürgün ve göç kavramına değinen bir deneme niteliğine de bürünüyor.

David Boratav’ın kitabını yazarken incelikle ördüğü düğümün çözülmesi için gerekli ipucu belki de Bir şehri kaybeden onu daha iyi anlatırdı.’ cümlesinde gizli. Boratav, bu cümleyle okuyucunun ‘bir insanı anlamak için o insanı kaybetmek mi gerekir?’ sorusunun yanıtını da sorgulamaya başlamasını istiyor sanki. David Boratav, romanın kahramanı aracılığıyla yaşadığımızı sandığımız İstanbul’la yaşadığımız İstanbul, geçmişle şimdi, ölüyle geride kalanlar, gitmek ve dönmek kavramlara ince ince selam gönderiyor.

(Bu yazı, kısaltılmış haliyle Remzi Kitapevi tarafından yayınlanan Kitap Gazetesi'nin Aralık 2010 sayısında İstanbul ile ilgili kitapları konu eden "İstanbul Sarhoş Eder" başlıklı dosyada yer almıştır.)

Hiç yorum yok :