Kısa... Kısa...

Hiç yorum yok
Bugün biraz kısa... kısa... frekansından hoşbeş edeceğim sizlerle. Ortaya karışık meyve tabağı kıvamında, not not. Bazen böyle günden kalanlar kıvamında konuşmak iyi oluyor.

Bu aralar hergün iki saatimi mutlaka film izlemeye ayırıyorum. Uzun süren çalışma seansları sonunda camı açıp deniz havasını içine çekmek, bir hamağa uzanıp biraz kestirmek gibi. Cinema Paradiso, Black Swan, Coppie Conforme, Somewhere bu haftanın menüsüydü. Açıkça söylemem gerekirse, uzun zamandır gitmeye gitmeye karanlık bir salonda onlarca kişinin arasında iki saat perdeye öylece bakmanın nasıl bir şey olduğunu unuttum ben. Bir yandan ev çok rahat geliyor, istediğim zaman "pause" tuşuna basıp, istediğim zaman kaldığım yerden devam edebilme lüksü. Ama öte yandan içimdeki sinefil hemen karşı çıkıyor ve sinema havası almanın bambaşka olduğunu anımsatıyor. O içimdeki anarşiste söz verdim ben de, !f Bağımsız Film Festivali'nde sinema sinemada izlenir güdüsünü doyuracağım.

Dün akşam Sofia Coppola'nın merak ettiğim son filmi Somewhere'i izledim. Burada festivalde gösterildiğinde gidememiştim. Açıkça söylemem gerekirse, dün akşam film bitip de jeneriği akarken iyi ki de kaçırmışım sinemada dedim. Filmden akılda kalan tek şey Sofia Coppola'nın artık iyice kendini belli eden, imzalaşan sinema anlatımı belki de. Durağan kamera çekimleri, uzun süren sekanslar, mümkün olduğunca az süren diyaloglar, minimal dekorlar. Onun dışında bunca yıllık sinema izleyicisi olarak, bu filmde Venedik Film Festivali'nde Altın Aslan Ödülü kazanacak bir içerik göremedim. Filmin ekseninde yeni dünyanın vebası sayılabilecek narkolepsi ve nemfomani gibi psikolojik bozukluklardan muzdarip, hiçbir amacı olmayan ünlü bir aktörün kızı ile hayatı paylaşmaya başladığı zaman yaşadığı değişim var ama film sona erdiğinde bu değişimin ne olduğunu anlayamıyorsunuz. "İlle anlamak mı gerekiyor?" derseniz size bir ölçüde hak verebilirim ama bu filmde güzel çekilmiş sekanslar dışında içi dolu bir akış göremedim ben. Tek aklımda kalan sahne, belki de aktörün yüzünün sadece burun delikleri açıkta kalacak şekilde kalıba alındığı ve bu halde beklerken derin bir uykuya daldığı sahneydi. Kamera uzun bir süre oyuncunun yüzüne odaklandı, o sırada ben de izleyici koltuğunda klostrofobik sıkıntılar içinde adamın yalnızca kalıplar içinde hapsolduğu zaman rahat bir uyku çekebilmesinin çelişkisini düşündüm. Onun dışında, elde var sıfır. Quentin Tarantino ödülü filmin sanat kalitesine verdiklerini söylemiş. Sofia Coppola'dan elimizde kalan tek şeyin onun film çekim tarzı ve görüntülerle kurduğu bağ olmasını istemem doğrusu, iyi öyküler de gerek.

Geçtiğimiz Salı günü Tiyatro Boyalıkuş'un İadesiz Taahhütsüz oyununu izledik Gökşen'le. Kadın öykülerine odaklanan bu ay içinde izlediğimiz ikinci oyun bu. İadesiz Taahütsüz, Seray Şahiner’in Can Yayınları’ndan çıkan Gelin Başı adlı kitabında yer alan altı kadın öyküsünün uyarlaması. Oyun bütünüyle kadın oyuncular tarafından sahneye konuluyor ve farklı birikimlerden, farklı kültürlerden, farklı yaşamışlıklardan gelen altı kadının dünyasını izleyiciyle paylaşıyor. Tiyatro Boyalıkuş, oyunu kurgularken geleneksel gölge tiyatrosundan yararlanmış. Oyunun müzikleri epeyce etkileyici. Oyunun gizli erkek kahramanları yalnızca sesleriyle yer alıyorlar ve oyunun ses yönetimi de iyi kotarılmış. Oyunda üç karakter ön plana çıkıyor ve akılda kalıyor; kuaförde gelin başı yaptıran Sibel, kendisini evlilik sürecine götüren toplumsal baskıyı ironik bir dil kullanarak anlatıyor, bebeklere şapka diken Fidan toplumun farklı mezheplerden olan kişilere bakışını cemaatçilik ve bağnazlık ekseninden aktarıyor, İstanbul'un varoş semtlerinin birinden, fakir ve birbirlerinin her adımını bilen bir aileden çıkan ve üniversiteye gitmesiyle başlayan ve aldığı eğitimle bambaşka bir sosyal sınıfa zıplayan Esme ise iki kültür arasına sıkışmışlığı simgeliyor. Oyunun belki de en dinamik ve çarpıcı bölümü oyuncuların kolektif bir biçimde Esme'nin bunalımlı ve çelişkili ruh halini anlattıkları bölüm. Uzun sözün kısası, İadesiz Taahhütsüz izlemeye değer bir oyun, aklınızın bir köşesinde bulunsun.

Son zamanlarda en az yaptığım şey, müzik dinlemek ve dinlediğimde de Perry Blake'in Still Life albümünde takılıyorum. Ama dün Radio Eksen dinlerken Amy Winehouse'un You Know That I'm No Good şarkısının bir başka yorumuna rastgeldim ve bayıldım. Wanda Jackson'ın White Stripes'dan bildiğimiz Jack White'ın prodüktörlüğünde çıkardığı single'da yer alan bu yorum nefis, buradan tadına bakın derim.

Veee Ece Ajandası. Bordo, içi kareli sarı kağıttan bir ajanda aldım kendime. Sayfaları dolmaya başladığına göre, 2011 dolu dolu geçecek demektir. Böylelikle 2011'in sekizinci defteri de hayatımda yerini aldı. Hepsini çok seviyorum, ama hala en özeli Linda'nın el emeği, göz nuru olanlar.

Bugünkü kısa... kısa... seansımızın sonuna geldik sevgili okuyucu. Esen ve sağlıklı kal. Bir de seni düşünmeyeyim.

Hiç yorum yok :