Sıkıldım Doğrularımdan...

Hiç yorum yok
Buluntu Ortala
Ceylan Ertem'in 'Gidip Dinlenmeliyim' şarkısını dinledim dün sık sık. Diyor ki; 'iki kaya arasında / sıkışmışım balık gibi / öylece beklerim geçsin anlar / su hava ve kabarcıklar / ters dönmüş böceğim sanki / bir zehrin sıkılmasıyla / öldürsün beni formül köpük ve bir terlik altıyla...' Severim böyle şarkıları. Görünürde sakin, su gibi melodileri vardır, sözlerine kulak vermezseniz gözlerinizi kapatır, rahatlamak için dinlersiniz. Ne zaman ki sözcükleri dikkatli dinlersiniz, rahatlık yerini bir anda kalp ağrısına bırakıverir. Gözleriniz yanar, belki boğazınız gıcıklanır.

Bazen de, dıştan sizi dansettirecekmiş gibi olan, ama sözleriyle bağrınıza taş gibi oturan şarkılar vardır. Duran Duran şarkıları böyle mesela. Suede şarkıları ya da. Yakın zamanda 'Idolize Yourself' albümleriyle hayatımıza pir giren Bon Mod'un 'Stanbul' şarkısı gibi. Bunu da ilk kez dün dinledim. Dün demek ki, nasıl demeli, müzikle altın vuruş yapmışım kendime.

Sabaha sağ ama gözyaşları ve hapşırıklar içinde uyandım. Koca bir fincana taze zencefil kırıntıları, taze limon dilimi, bol tarçın ve sıcak su. Şekersiz, balsız. İçtim. Buruk. Limon kolonyalı mendil gibi aslında. Ama akıntıyı kesmede üstüne yok. Sonra kaybettiğimi sandığım eşyalarımın peşine düştüm. Karpostallar, fotoğraf makinamın şarj aleti, USB stick, Johnny Cash albümü, mor dolmakalem... Hepsi onları hapsettiğim kutudan çıktılar. Üstelik daha komik bir şey anlatayım, o kutu sakarlığım yüzünden kafama düştü. Kendim bulacağım gene yoktu yani.

Sabah kızdım. Birine. Füruzan'ın adını Firuzan yazmış. Olmaz. Nasıl ki Cemal Süreya'yı Cemal Süreyya diye yazamazsın, Füruzan da öyle. Bazı sözcüklerin dokunulmazlığı vardır. Hele ki bir yazar adından fazlalıkları atmayı tercih etmişse, ısrar edemezsin. Abesle iştigal olur.

Bugün kapkaranlık şimdilik. Öğleden sonra yine açarsa diyorum, çıkıp fotoğraf çekeyim. Çok canım istiyor. Ama yanıma gelip 'ne çekiyon abla, beni de çek?' diye yapışanları görmeyeyim. Böylesini sevmiyorum. Bazen aniden kareye giriverip güzelce gülümsüyorlar. O güzel. Ama çok az başa gelir. Kalabalıktan uzak, yalnızca duvar yazıları fotoğraflayayım mesela. Vapurda can simidi. Kırık dökük bina dokusu. Kırık pencere. Bir fincan kahve. Kitapçı vitrini filan. Bu seferlik insan olmasın. İnsan daha güneşli günlerimde.

Ekim bize iyi gelecek. Er ya da geç. Güzel bir müzik dinleyeceğiz belki. Mesela; Hindi Zahra. 8 Ekim'de konseri var diye sevineceğiz sonra. Aynı gün Lali Puna konseri de var diye söyleneceğimiz kesin. 26'sında Marcus Miller'ın yeniden İstanbul'u caza boyayacağını anımsayacağız. Hatta Marcus'un rüzgarının 27'sinde de süreceğini. Devlet Tiyatroları'nda 'Ölüleri Gömün' oyununu izleyerek savaştan nemalananları, gencecik çocukların ölümünden medet umanları hasetle anacağız. 9 Ekim'de 'İstanbul'a Sadakat' etkinliği düzenlendiğini bilecek, İstanbul'da olup bitenleri anlamaya çalışmaya çabalayacağız. 10 Ekim'de Fener-Balat-Süleymaniye semtlerinin güzelliğine henüz kentsel dönüşmemişken tanık olmak için Atlas ekibinin peşine düşeceğiz.

Ve yaşayacağız. Terlik altındaki böcek hissinden belki hemen çıkamayız, ama bütün bunların gelip geçeceğini pekala bileceğiz.

Hiç yorum yok :