Panait İstrati’yi Düşünmek

Hiç yorum yok

Dediklerine bakılırsa bir zamanlar Sereth’in de tıpkı bizler gibi bir ruhu, hem de ateşli bir ruhu varmış. Bukovin’den yola çıkıp geçtiği yerlerden birinde güzel ve genç bir kızın gönlünü çelen kendini beğenmiş Sereth , Bistristsa adındaki bu güzel kızı kollarına alıp yeryüzünün en güzel şeyleri olan ama yavuklusunun karşısında saygıyla eğilecek portakal ve nar bahçelerini göstermek üzere Karadeniz’e, ordan da çok daha uzaklara götürmeye karar vermiş.

Bu tasarıyla kendinden geçen, aklı başından giden Bistristsa sevgilisinin önerisini kabul etmiş, koşup elini tutmuş, birlikte bizim oralara dek gelmişler ama Tuna ansızın karşılarına dikilip "Hey, durun bakalım!" diye bağırmış, "Yalnız yollar kesişebilir, akarsular değil! Hem küçük bir ırmak koskoca bir nehrin ortasından asla ve kat’a geçemez."
Ve Tuna böyle dedikten sonra bizimkilerin yolunu kesmiş. Bu işe sinirlenen Sereth, başlamış yatağını genişletmeye. Yavuklusunu altın sarısı meyve bahçelerinin eteklerini yalayan denize ulaştırma sevdasıyla kazdıkça kazmış, Tuna’nın genişliğine erişmiş, hatta geçmiş bile.

Ancak yarış pek orantısız, yaşlı nehrin boyu bizim sevdalılarınkinden çok çok fazla uzunmuş. Sereth ve Bistristsa el ele vermelerine karşın yenilmişler.Tuna ikisini de yedeğine alıp götürmüş. Bununla birlikte Irmakağzı halkı, yani bizler, onların bu tutkulu direnişi sonrasında dünyanın en verimli toprağına sahip olmuşuz, çünkü Sereth ve Bistristsa önüne çıkan herşeyi silip süpüren şu suratsız Tuna’ya teslim olmadan önce işte burada sevişmişler doyasıya."

Böyle başlıyor Panait İstrati‘nin Minka Abla isimli romanı.

Panait İstrati deyince; benim aklıma Kırklareli‘nin o küçük kasabası İğneada geliyor, Bulgaristan sınırının hemen yanı başındaki o enfes yer.

Çocukluğumdan bir yolculuk enstantanesi var gözümün önünde… Kırmızı ‘Vosvos’umuzla İstanbul’dan yola çıkmış, Tekirdağ’a gider gibi yapıp Babaeski-Lüleburgaz sapağından dönmüştük.

İki yanında Istıranca ormanı sıralanan keskin virajlı yolu kaset-çalarda dönen Yeni Türkü şarkılarına eşlik ederek aldığımızı anımsıyorum. Bir de Sezen Aksu’nun ‘Işık Doğudan Yükselir’ albümünü dinlediğimizi. İlk kez o zaman dinleyip çarpılmıştım "Davet" şarkısına.

Anneme sürekli "geldik mi?", "daha ne kadar kaldı?" diye sormuştum. Tüm çocuklar sorar ya, aynen öyle…

Yolun sonunda, gündüzleri sakin, geceleri hırçın bir deniz…

İçi süprizlerle dolu uçsuz bucaksız bir orman…

Tahta bungalovlar…

Eski bir deniz feneri…

Beyaz dizi kitapların baygın romansı…

Radyo-1′de dinlediğimiz Gheorghe Zamfir ezgileri vardı.

Bir düğün anımsıyorum. Gelinin etrafını kocakarılar çevirmiş, "aman pek akça, pek pakça, hadi oyna, hadi yandan" dürtüklüyorlardı.

Kız sarışın, soluk benizli, incecik bir taze gül. Damat deseniz, çizgili takım, yakada kırmızı karanfil, siz deyin Kazancakis‘in Zorba‘sı, ben diyeyim Kusturica‘nın Matko Destanov‘u.

Zengin düğünüydü; rakısı, şoparı, çalgıcısı, gırnata nağmesi bol olanından…
O zamanlar Panait İstrati kimdir, bilmiyordum.

Yıllar sonra Sereth Nehri ile ilgili efsaneyle başlayan Minka Abla öyküsünü okuduğumda; zihnim geçmişe dönüp, bu kareleri hatırladı. 

Coğrafi yakınlıktan mı? Yoksa insan manzarasının benzerliğinden mi, bilmem…

 

********

 

Panait İstrati.


Bir gezgin.

Romain Rolland‘a göre; ‘Balkanların Gorki’si’.

Her yerde okuyabileceğiniz biyografisinde; Fransa‘nın Nice kentinde boğazını keserek intihara teşebbüs ettiği ama; şah damarını tutturamadığı için bu girişiminin başarısızlıkla sonuçlandığı yazar.

Hastanede Panait İstrati’nin cebinden, Romain Rolland‘a hitaben yazılmış bir mektup bulmuşlar. O da cevap vermiş ve yazışmaya başlamışlar. Romain Rolland mektubun yazarı hakkında sonradan şunu söylemiş; "Çayırlar üzerinde esen kavurucu bir alevi andırıyordu…"

Rolland‘a "Ne doğru yazmışsın be adam!" demek haddime değil belki ama; diyeceğim! Öyle hakikaten…

Nerrantsula-Sokak Kızı‘yla, sevgilisini turunç ağacına benzeten bir adam görmüştüm. O gün bugün gel – geç aşklara pas veremem.

Bir eski zaman romantiği gibi, gözümün içine bakıp; ‘Nerrantsula, turunç ağaççığı demektir, fundoti de gür. Sen, benim yavru turuncumsun, gür turuncum…’ ayarında bir laf edecek adamı beklerim.

Belki beyhude, belki değil…

Minka Abla‘yı ilk okuduğumda ise, hırçın Sereth Nehri’nin yanı-başındaki Irmakağzı insanlarını anlattığı satırlarda; kavurucu bir tutku ve çoşkun bir yaşam sevinci hissetmiştim.

Yılın belli zamanlarında hırçınlaşan Sereth‘in, eteğindeki köyleri nasıl hırçın bir öfkeyle yıkıp geçtiğini, çoluk, çocuk, yaşlı, genç, kadın, erkek demeden her önüne çıkanı nasıl uzaklara sürüklediğini; evleri, ahırları, hayvanları nasıl yuttuğunu sanki yaşarcasına okumuştum.

Sereth‘in öfkesi dinince; evi, köyü, çocuğu, hayvanlarıyla dımdızlak kalan köylünün yeniden yaşama dönüş mücadelesini de büyük bir coşkuyla anlatan Panait İstrati‘nin, hayatına neden son vermek istediğini anlamakta zorlanmıştım.
Satırlarda ‘yeniden varoluş’ vardı çünkü.

Gerçi; Panait İstrati de, intiharını başaramayarak -iyi ki!- yeniden doğmuştu.
Üstelik yazarak.

***
Şimdi gidesim var.

Çantamda bir kaç parça giysi, bir fotoğraf makinası ve Panait İstrati kitapları.
Elimde bir kadeh rakım, sırtımı engin Istranca‘ya, yüzümü Karadeniz‘e çeviresim; cümbüşlü, gırnatalı,  davullu ve ince sazlı Rumeli havalarına kulak veresim var. Kadir Ürün, Selim Sesler, belki daha eskilerden Muhacir İbrahim

Panait İstrati romanlarında korkuyla karışık, saygıyla anlatılan Sereth‘in yıkıp dümdüz ettiği Romanya köyleri gibi; her yağan yağmurda yoksulluğu, yoksunluğu, çaresizliği ile başbaşa kalıveren İstanbul‘u düşünmek de çabası…

Ne de olsa, ‘bu şehir arkamdan gelecek’ hep.

Gelsin…

Hiç yorum yok :