Ağır Roman

Hiç yorum yok
Ahmet Ümit'in İstanbul Hatırası kitabını okumaya başladım. Dolmuşta, parkta bir ağacın altında oturmuş şehrin keşmekeşini kıyıdan izlerken, evde tüm kuvvetiyle yağan yağmurun taciz ettiği pencerenin önünde, birini beklerken, hatta tuvalette. Bu kadar ayrılmamacasına okuma nedenim öyle polisiye ve cinai romanlara duyduğum alaka filan değil. Ahmet Ümit herşeyden önce bir İstanbul anlatısı yazmış.

Romanda Komiser Nevzat'ın oturduğu mahallede yaşayan Bahtiyar adlı bir sokak köpeği var örneğin. Bir gece bu kalender ve minnet dolu Bahtiyar'a araba çarpıyor. Komiser Nevzat, sevgilisi Evgenia ile iki arkadaşı Bahtiyar'ı yol ortasında buluyorlar ve arkadaşlardan veteriner olanın evine götürüyorlar. Bundan sonraki satırlar İstanbul'un sokak hayvanlarına aşina olanlara öyle tanıdık ki! Bahtiyar'ın yanındaki 4 kişi, ona basit bir taş parçasıymış gibi çarpıp gidenlerin umursamazlığına karşın, yaşaması için çabalıyorlar. Çünkü Bahtiyar herşeyden önce yaşamlarının, yaşadıkları mahallenin, dahası İstanbul'un bir sakini.

İstanbul Hatırası'nı gözlerimi İstanbul'un sokaklarında, pencerelerinde, çatılarında yeniden gezdirmemi sağladığı için sevdim. İstanbul'a yeniden bakarken, bir veteriner kliniğinin penceresini gördüm. Soğuk, metal bir ameliyat masasınn başındaki 4 kişi, Üsküdar'da bir mahallede muhtemelen bir köpeğe parçalatılmış duman renkli bir kediyi hayatta tutmaya çabalıyorlardı. Kedinin dili siyaha çalmış, zor nefes alıyorken, onu yaşatmak için uğraşan veteriner hekimin dışındaki herkes yaşayacak umudundaydı. Üç yerinden korkunç şekilde ısırılarak kaburgaları kırılmış bir kedinin yaşamasını ummak bir nevi cahil cesaretiydi aslında. Aradaki tek gerçekçi kişi olan veteriner hekim, yani benim arkadaşım olan Ozan hepimize dönüp "Can çekişiyor, yaşaması çok zor" dediğinde aptalca iyimserliğimizi kafamızdan silmemiz gerektiğini anlıyorduk. Anlıyorduk, ama güya bir mucize, bizim dışımızda bir güç, bizim yaşamasını çok ama çok istememizden doğan o "ilahi" hava bize yardım ederdi belki, kimbilir?

Kedi çırpınırken ben kaçtım. Şu anda yaşayıp yaşamadığını bilmiyorum. Öğrenmeye korkuyorum. Gerçeğin içimdeki umudu söküp almasından korkuyorum. Sanki benim oturduğum yerden umud etmemin "Gri"ye bir yararı olabilirmiş gibi yaşamasını umuyorum. Burada oturmuş, İstanbul'un bir mahallesinde daha dün arkadaşı tekirle popo popoya uyuyan "Gri"yi Ahmet Ümit'in Bahtiyar'ı ile bir tutuyorum.

Belki diyorum, "Gri" de Bahtiyar gibi yaşama döner, gerçek bir adı olur. Ya ölürse diye ad koymadık çünkü.

Hiç yorum yok :