İstanbul İçinde Ağlak Hayaletlerin Gezdiği Molozkent mi Oluyor?

Hiç yorum yok
26 Ağustos'ta Alternatif-İstanbul'da Cumhuriyet Gazetesi'nde okuduğum bir yazıdan söz etmiştim. "Sinema Salonları Zor Durumda” başlıklı haberde bağımsız filmlerin gösterildiği sinemaların yanı sıra, büyük zincirlere bağlı salonların da kapanma tehlikesi altında oduğu belirtiliyordu. O gün benim İstanbul'umu, benim sinemalarımı düşünüp tedirgin olmuştum. Tedirginliğimi de şu cümlelerle aktarmıştım: "Alkazar Sineması bir sinema filmini epi topu 25 kişilik bir salona gösterebiliyorsa, ya da İstanbul’un o çok meşgul insanları film festivallerinde kaçırdıkları filmleri Yeşilçam Sineması’nda izleyebileceklerini bilmiyorlarsa... Bu mekanlar birer birer kapandığında “İstanbul değerlerini kaybediyor, yerine kimbilir neler açılır?” diye ağlaşmak geçici etki yaratan ama fuzuli bir çaba olarak kalacaktır..."

Az önce CNNTürk'te okuduğum bir haber, tedirginliğimi haklı çıkarır nitelikteydi. Haber metninde yazan sözcükler teker teker dağılıp nihayet toplandıklarında kısaca şu berbat cümleyi oluşturdular: "1923'ten bu yana kısa molaların dışında hep ayakta kalmayı başarmış Tarihi Alkazar Sineması, 1 Mart 2010 tarihinde sonsuza dek veda edecek." Alkazar Sineması'nın işletmecileri, İstanbul için çok ama çok vahim olan bu haberin gerekçesini şu cümlelerle anlatmış: "Alkazar Sineması, çok uzun bir zamandan beri sınırlı sayıdaki izleyicisinin film izlemek için ödediği bilet satış geliri ile yetinmek zorundaydı. Kendileri de birer Alkazar sevdalısı olan Alkazar Sineması'nın işletmecileri, son yıllarda bu işletmeyi yaşatmak için ellerinden gelen her şeyi yaptılar, maddi ve manevi her türlü özveride bulundular ama işte buraya kadar..."

"Her türlü zorluğa direnmeye çalıştık" diyor Alkazar'ın işletmecileri. "Biz Alkazar Sineması ile büyüdük", "Bizim için Alkazar Sineması'nın yeri ayrıdır" diyen gençlerle burada tanıştıklarını, onların taleplerini yerine getirmeye, beğenilerini yönlendirmeye, etkilemeye çalıştıklarını ve izleyicilerin "Alkazar sevdası" nedeniyle her türlü olanaksızlığa, zorluğa direnmeye çalıştıklarını söylüyorlar. Arkasından o acı gerçek geliyor: "Ancak ne yazık ki artık maddi ve manevi olarak direnecek gücümüz kalmadı. Alkazar Sineması, çok uzun bir zamandan beri sınırlı sayıdaki izleyicisinin film izlemek için ödediği bilet satış geliri ile yetinmek zorundaydı. Kendileri de birer Alkazar sevdalısı olan Alkazar Sineması'nın işletmecileri, son yıllarda bu işletmeyi yaşatmak için ellerinden gelen her şeyi yaptılar, maddi ve manevi her türlü özveride bulundular ama işte buraya kadar..."

"İşte buraya kadar." En tiksindiğim sözcük öbeği. Son zamanlarda beni ben yapan her yerden sıkça duyulur oldu. 26 Ağustos'taki yazımın başlığı "Kaybeder Gibi Oldukarımız" idi. O başlıkta yine kalelerimin düşmeyeceğine dair bir umut kırıntısı vardı. O umut kırıntısı İstanbul'u kaybettiği kültür mekanlarının molozlarında ağlak hayaletlerin gezdiği tuhaf ve terkedilmiş bir beton yığını olarak değil, yılın tüm zamanlarında yaşayan, akıp giden bir şehir olarak görme umudunu taşıyordu.

Bana "fazla iyimsersin" diyenler gene haklı çıktı.

Hiç yorum yok :