İstanbul, yaz-kış yurdumun genç-yaşlı, liberal-muhafazakar veyahut bekar-evli(sevgilili) her kesimine binbir çeşit etkinlik sunuyor. Amma velakin yaz etkinlikleri hele hele denize nazır gerçekleşen etkinliklerin tadı bir başka oluyor. Jane Birkin 18 - 19 Ocak'ta Babylon sahnesinde yeniden esecek ve konserin geliri Japonya'daki nükleer felalette zarar görenlere bağışlanacak.
25 Kasım 2011 hayat takvimimizin en özel günlerinden biriydi. Konserden önce adına söyleşi demeye dilimizin varmadığı, bizde yaşamımız boyunca hatırı kalacak kahve sohbetimizde Ane Brun'u çok iyi müzisyenliğinin yanında, varoluş meselelerine kafa yoran, ölüm kadar, yaşamdan da korkan, uzun yollarla ve yolculuklarla barışık, müziğiyle kendi yaşam yolunu çizmeye çalışan bir kadın olarak tanıdık.
Şehirde yapılanların sorgulanması ve dönüşümde halkın söz sahibi olması gerektiğine inanan ve politikacıların tartışmaktan özenle kaçındıkları konuların kamuoyuna yansıtılması gerektiğini düşünen Ekümenopolis ekibi, belgeselin sinemalarda daha çok kişiye ulaşmasını sağlamak amacıyla Projemefon.com adresinde bir kampanya başlattı.
Erik Truffaz'ın 16 Aralık 2011'de Tamirane'de verdiği konserde hüzün dolu notaların uzun soluklu trompet sololarıyla birleşip ayrıldığı, trip-hop, elektronik ve drum'n bass denizlerine yelken açtığı bir gemideydik.
İstanbul, yaz-kış yurdumun genç-yaşlı, liberal-muhafazakar veyahut bekar-evli(sevgilili) her kesimine binbir çeşit etkinlik sunuyor. Amma velakin yaz etkinlikleri hele hele denize nazır gerçekleşen etkinliklerin tadı bir başka oluyor.
Yalnızca bir saat içinde üç arkadaşım "bilir kişi" sıfatıyla konu hakkındaki görüşlerimi almak için aradı / mesaj attı. "Olaya temkinli yaklaştığımı, en kısa sürede bilgi vereceğimi" söyleyerek telefonu kapattım. Sonra da içimden hepsine sövüp saydım, zira hastayım, ölüyorum desem, sabahın köründe böyle şuursuzca aramazlar.
Bu denli tacize uğradıktan sonra tabi ki boş duramazdım. Hemen Medyum Perihan'ı arayarak haberin doğruluğunu araştırdım. Kendisi bana henüz İngilizce bilen cin çalıştıramadığını, sigorta primlerinin yüksek olduğunu söyledi ve ekledi: "Yine de çağa ayak uydurmak için iki haber cinimi hızlandırılmış dil kursuna yolladım. İngilizce öğrendikten sonra kendilerini astral seyahatle Madonna'nın yoga seanslarına göndereceğim. En güncel ve doğru haberi bu süre sonunda ilk sana vereceğim. "
Yani bizi takip ederseniz, şimdilik asparagas türünden gözüken bu haberin aslını astarını en doğru ağızdan öğrenmeniz mümkün olacak.
Bizi izleyin anacııım!
İstanbul en güzel yaz etkinliklerinden birine yeniden kavuştu. İlki geçen hafta düzenlenen ‘kahvaltıda caz’ bu hafta İlhan Erşahin’i İstanbul Session projesiyle konuk etti. ’ İki yüzden fazla izleyicinin katıldığı etkinlik her zamanki mekânı Sabancı Müzesi bahçesindeydi.
Özlenen günlerden biriydi aslında bugün. Hava nispeten daha serindi. Atlı köşkün ağaçları üzerimizde doğal bir şemsiyede yaratınca keyfime diyecek yoktu. Ortam bir süre sırada beklemeye değecek bir kahvaltı ile şenlenmeye başladı. Ardından 12.00 civarı İstanbul Sessions sahnede yerini aldı ve bildiğiniz (bilmiyorsanız buyurun buradan yakın) mistik, heyecanlı, bizden caz ezgileriyle izleyen herkesi mest etti. Saksafonda İlhan Erşahin, bas gitarda Alp Ersönmez, davulda Turgut Alp Bekoğlu ve vurmalı çalgılarda Izzet Kızıl’dan oluşan ekip iki saatten daha fazla sahnede kaldı. Sanırım bir o kadar daha kalsalar kimsenin yerinden kıpırdayacağı yoktu.
Her şey oldukça güzeldi de etrafa asılmış ‘müzik ruhun gıdasıdır’ afişleri gözüme çok iğreti geldi. Bu güzel etkinliğe yaraşır, afiş ve slogan böyle mi olmalı diye düşünmeden edemedim. Bilemedim belki, hem karnınızı hem ruhunuzu doyururuz demek istiyorlar… Bir de malumunuz İdil Biret konserindeki ‘Şarap Krizi’ hala tazeydi. İnce eleyip sık dokudum, her yere baktım içki servisi yoktu. İçecek servisi sabah olması nedeniyle olsa gerek? limonata ve şerbetten ibaretti. Aslında öğleden sonra soğuk bir bira hiç fena olmazdı. Sanırım huzurumuzun kaçmasındansa, ister istemez şerbet ile gönül eğlendirmeyi yeğledik.
Alışıla gelmiş olacak ama bizden önce kalem oynatanların pek vurguladığı üzere, ‘şehrin gürültüsünden, stressinden kaçmak isteyenler’ için daha güzel bir etkinlik düşünemiyorum. Hele caz dinlemeyi seviyorsanız bir sonraki hafta yerinizi alın derim. Kahvaltıda Caz, Sabancı Müzesinin bahçesinde yapıldığından muhtemelen belli oranda bilet satılmakta, bu yüzden elinizi çabuk tutun. Öte yandan etkinliğin görünürde bir ikamesi olmadığından, bilet fiyatları tavan yapmış. Ee nasıl lezzetli yemekler yüksek kalorili ise, güzel etkinliklerde fazla pahalı oluyor. Kendimle çelişiyorum ama bu hususta istisnalar kaideleri bozar.
Son olarak, ilgilenenler için Sabancı müzesi 16 Ağustos’a kadar her pazar kahvaltıda caz için sizleri bekliyor. İstanbul Sessions’ı dinlemek isteyenler için ise en yakın tarih 6 Ağustos Babylon Alaçatı gibi görünüyor.
Malumunuz, Başbakanımız bir açılış nedeni ile arabasıyla Maçka'dan geçerken gördüğü bu manzara karşısında derin bir karamsarlığa kapılmış, ilk fırsatta gençlerin kapıldığı bu derin hayasızlık ve de ahlaksızlık girdabının kendisini ne kadar müteesir ettiğine dair bir demeç vermişti.
Başbakanımız bu konuya en yetkili noktadan habire gözümüze salladığı başparmağını sertçe basınca ben de "güzel ahlaklı" olmanın ne menem bir şey olduğunu düşündüm ister istemez.
Güzel ahlaklı diye parasını bastırıp 21 gün yaptığı askerlik sonunda boynuna Türk bayrağını sarıp gövde gösterisi yapan ve "vatan sağolsun" nutukları atarak ilgili şehrin valisiyle renkli camlı bir arabaya binerek uzaklaşan Bilal Erdoğan'a mı denir? (mevzu bedelli askerlik değil de, askerliğinin başındaki "bedelli" kısmını atıp "Vatan kurtaran aslan" misali göz önünde dolanmak...)
Yoksa diğer Başbakan evladı olmanın kendisine verdiği yetkiye dayanarak çürük raporu alıp gemilerini "deriiiin" ve de "bilmediğimiz" sularda yüzdürmeye devam eden Ahmet Erdoğan'a mı?
Tabi bir de baba nüfusuyla İstanbul'daki tüm vapur iskelelerini kapatmış mısırcımız var...
Anatole France'ın bence en fevkalade eseri olan Thais'de şöyle denir: "İyi veya kötü bir yaşamın varlığından söz edilemez. Kişinin öz benliğinde hiç bir şey ne utanç vericidir ne değildir. Ne adelet vardır ne de adaletsizlik. Ne hoşa giden vardır ne can sıkıntısı. Ne iyi vardır ne de kötü. Nesnelere nicelik veren de, yemeğe tat veren tuz gibi, insanların kendi düşünceleridir."
Türkçesi, biz Başbakan'ın bu değerli evlatları hakkında nasıl "ahlaksız" tanımlaması yapamıyorsak, ya da şöyle diyeyim, bu tanımlamayı yaptığımızda devletlünün haşmetli nefesini ensemizde hissediyorsak, zat-ı alisinin de müzik dinleyen, içki içen, ortalık yerde kahkaha atan ve gömlek-kravat dışı şeyler giyen gençleri ahlaksız sayıp da haklarında "zındık" fetvası vermeye dilinin gitmemesi gerekir.
Üstelik kendisinin, teşkilatının ve efradının karıştığı onca şaibe dururken...
Şimdi olmaz ya, bu yazı nedeniyle gözaltına neyin alınırsam bilsinler ki disko ve de Türk sanat müziği ile alıp veremediğim bir şey yok, boşuna dinletip de yorulmasınlar. Ancaaak, füzyon adı altında etnik, sentetik ve de karmakarışık şeyler dinletirlerse tüm iç hukuk yollarını tüketir ve de Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nde alırım soluğu, demedi demeyin.
1-2 Ağustos tarihlerinde Santralistanbul'da ücretsiz olarak gerçekleşecek olan sun.day.sky festivali, İstanbullu müzikseverlere nujazz, lounge, trip-hop, reggae ve elektronik müziğin çeşitli örneklerini sunacak müziyenleri dinleme fırsatı verecek.
Programda öne çıkan canlı performanslar arasında 1 Ağustos akşamı saat 20:00’de sahne alacak Portheco ile 2 Ağustos Pazar akşamı dinleyicisi ile buluşacak olan reggae-dub müziğinin İstanbul’daki en bilinen temsilcisi Sattas bulunuyor.
Festival alanında canlı performansların yanı sıra evli ve çocuklu çiftlerin (yazık onlara!) rahat etmesi için çocuk atölyeleri gerçekleştirecek. Bunun yanı sıra, kukla, yoga ve reiki atölyeleri de festival kapsamında gerçekleştirilecek etkinlikler arasında.
Programda dikkat çeken bir diğer etkinlik ise, pazar akşamı açık havada yapılacak olan sinema gösterimi. Peter Sellers'ın olağanüstü performansıyla klasikleşen "Pembe Panter / Pink Panther" serisinden gösterilecek film, sinefillerin kalbini kazanacak gibi gözüküyor.
"Festivale de gitsem okumaktan vazgeçmem" diyenler içinse çimlere dergiler serpiştirilecek ve bir okuma alanı yaratılacak. Ayrıca, klasik ve sıkıcı medyanın çoktandır papucunu damı bırakın, fezaya atan bloglar için de bir alan düşünülmüş. Bu alanda okumaktan keyif aldığımız blog yazarları fikir alışverişinde bulunabilecek.
Alışverişseverler için her türlü ıvır zvırın yer alacağı "Bazaar" ve de DJ performanslarında çalınan plakların incelenebileceği "Vinyl" bölümleri de meraklısını bekliyor olacak.
Olur ya, ağustos geldi diye ruhsal çöküntüye girecek olanınız vardır, ya da tam tersi nasıl başlarsam öyle gider diyerek eğlencesi bol bir başlangıç istiyorsunuzdur, işte 1-2 Ağustos tarihleri için bir alternatifiniz de sun.day.sky festivali.
Festivalin websitesi için tıklayın.
Ancak Roll dergisinde az önce okuduğum bir röportaj bütün bu düşünceleri sildi süpürdü. Röportajın bir yerinde Leonard Cohen'in bu konserleri verme nedeninin muhasebecisi tarafından dolandırılması olduğu belirtiliyordu. Bilet fiyatlarından dolayı konsere gidip gidemeyeceğimin belli olmadığı şu dönemde bu bilgi ve Leonard Cohen konseri için creme de la creme tabakadan 20 kişiye özel davetiye dağıtılacağı ancak O'nu gerçekten dinlemeye can atan kişilerin bilet fiyatlarının yüksekliği nedeni ile bunu gerçekleştiremeyeceği düşüncesi beni tek kelime ile irite etmeye yetti.
Tabi ki, müzisyenlerin yalnızca yüreklerinden geçen güzellikleri dinleyicileri ile paylaşmak için konser verdikleri gibi bir naif düşünceye sahip değilim. Ancak, müzik sahnelerinin bu denli ticarileşmesi canımı sıkıyor.
Ama yine de Leonard Cohen gibi yüreğinden şarkı söyleyen adamlar ender bulunur. Herşey bir yana, bu gerçek bir yana...
www.hasankeyfesadakat.com adresinden ulaşarak imza atabileceğiniz dilekçede Dicle Vadisi'nde yer alan tarihi kent Hasankeyf'in, UNESCO Dünya Mirası Alanı olarak koruma altına almasını, Hasankeyf'in en az 15 bin yıllık geçmişi ve küresel ölçekte nesli tehlike altındaki canlı türleri ile UNESCO'nun 10 dünya mirası kriterinden 9'unu karşılayan insanlığın sahip olduğu en eski kentlerden birisi olduğuna dikkat çekiliyor.
İmza için:www.hasankeyfesadakat.com
Hasankeyf ve Dicle Vadisinin Yüksek Evrensel Değeri raporu için:www.dogadernegi.org
İkinci gününde de festival alanı yine bir pazar görünümündeydi. İlk güne oranla, festival nispeten daha kalabalık ve genç bir kitleye ev sahipliği yaptı. Sanırım sırasıyla sahne alan Hayko Cepkin, Kaiser Chiefs ve Linkin Park izleyicilerin ilk güne göre daha genç olmasına neden oldu. İngiliz new wave post rock grubu Kaiser Chiefs’in sahne performansı gerçekten görülmeye değerdi. Türkiye’de izlediğim en güzel ilk 10 sahne performansından biriydi diyebilirim. Leeds’li dostlarımız Türk izleyicisiyle anlaşmakta başta biraz sıkıntıya düşse de bu durumu kolay atlattılar. Konserin en başında, karşı taraftan yansıtılan spot ışığından rahatsız olan Ricky Wilson’ın ışık operatörüne: “turn the light off, I can’t sing” diye bağırması. Ardından ışığın bir süre daha yüzünde kalması üzerine “ turn it off bit*h!” demesi… Çılgın bir performans izleyeceğimizin habercisi gibiydi ve öyle de oldu. Yaklaşık 70 dakika sahnede kalan grup hem izleyenlere isimlerini ezberletti hem de hayranlarına albüm kayıtlarının ötesinde bir performans sundu.
Peşi sıra sahne alan Linkin Park daha geniş bir kitleye hitap etti. Amerikalı Nu metal, alternatif rap-rock grubu sahnede kendini hissettirse de ilerleyen dakikalarda Türk bayrağı açmaları oldukça gülünç bir durumdu. Bu popülist duruş alışveriş yaparken, ‘abi sana 10 lira olur’ durumunu aklıma getirtti. Hani bu durumda, neden bana 10 lira?diye düşünürsünüz ya işte öyle bir an yaşadık… Hayranları zaten coşkuluydu. 80’lerden kalma böyle bir harekete ne gerek vardı bilemedim.
İkinci günde de İngiliz ve Amerikalı gruplar arasındaki fark bir kez daha açıkça göründü. İngilizler festival ruhuna uygun hareket ediyorlar. The Prodigy, Nine Inch Nails’dan çok daha samimiydi. Aynı durumu Kaiser Chiefs - Linkin Park ikilisinde de gördük. Bu, festival kültürlerinden geliyor olsa gerek. Linkin Park’ta yapmacık bir şov havası hissettim.
Yeniden favori grubum Kaiser Chiefs’e dönersek, ‘ruby’ çalmadan önce hazır mısınız? diye izleyicileri yoklamaları, Ricky’nin sahneye tırmanması ve seyircilerin üzerine atlaması, unutulmaz anlardan birkaçıydı.
Sanırım şarkının şu kısmını herkes çok iyi öğrendi.
Son olarak şehirden bu kadar uzak bir alanda, beton zemin üzerinde düzenlenen festivalin aracı olmayanlar için tek dönüş imkânı olan servislerinin eskiliğinden mi dert yanayım, yoksa belediye otobüsü ile 4,5 tl’ye gelinen yolun 10 tl ile dönülmesinden mi bilemedim. Umarım seneye festivali insanların rahatça dinlenebileceği, oyunlar oynayabileceği daha geniş ve yeşil bir alana taşırlar...
Bu yazıyı Bodrum’a doğru yol alırken kaleme alıp, ardından yolda yayınlamayı planlıyordum. Amma velakin sorun çıkarma potansiyeli en düşük firmalardan Varan’ın bile internet bağlantısında nedeni bilinmeyen bir problem oluşması ve benim gibi böyle ıvır zıvır nedenlerle sinir katsayısı tavana vurabilen bir insana daha İstanbul’da olmamıza rağmen sorunu Bodrum’da çözeceklerini söylemeleri takdir edersiniz ki tatilin başlangıcında beni strese karşı bir sıfır yenik duruma düşürdü. Böylece sabah Bodrum'a indiğimde yapacağım ilk işin Varan ofisinde terör estirmek olduğu da netleşmiş oldu...
Mevzumuz Ezgi'nin uzun uzun gördüklerinin yanı sıra aklından geçirdiklerini de bir bir yazdığı Rock'n Coke.
Lojistik açıdan festival organizasyonu için hiç uygun olmasa da, içerisine serpiştirilen üçer beşer çim halı, etrafa yayılan binbir oyun, yiyecek, içecek standıyla ve elbette hem ana hem de zamanında "Alternatif" bu yıl ise "Coca Cola Zero" olarak adlandırılan sahnelerdeki performanslarla İstanbul Park festivale gelenleri utandırmadı.
Festival alanında gerek tuvalet kullanımı, gerek yiyecek –içecek seçenekleri ve erişimi bir hayli rahattı.
Amma velakin organizasyon, festival alanına arabasıyla mekana teşrif etmeyi tercih edenleri biraz hüsrana uğrattı. Her ne kadar mekana otobüsle gidip gece servisle dönsem de çevremde en çok şikayet edilen konunun otoparktan festival alanına ulaşım olduğunu söylersem yalan olmayacak. Mevzuya gece saat 2 gibi alanı terk ederken insanların otoparka ulaşmak için oluşturduğu servis kuyruğunun uzunluğunu görerek birebir şahit oldum ve anladım ki insan mal varlığıyla ancak böyle rezil rüsva olabilirmiş.
Ezgi'nin fotoğrafla da tescillediği üzere bizleri rahatsız eden bir diğer yanı güvenliğin ve kontrolün sıfır olmasına rağmen, nazi kampı misali demir parmaklıklar ve labirentler içerisinde uzun uzun yürütmeleri oldu. Daha dar bir alana daha çok insan sığdırmak amacıyla yapılan bu uygulama mantıklı olmasına rağmen can sıkıcıydı.
Yalnızca birinci gününe teşrif edebildiğim festivalde ilk izlediğimiz canlı performans alternatif sahnedeydi. Sahneye Yiğit’in, “lisede gençler grup kurmaya heves eder, kimisi bu hayali gerçekleştirir ve devamını getirir, kimisi ise gerçekleştirse de devamını getiremez. İşte bu grup bu hayali hala devam ettirenlerden biri “ anonsuyla çıkan Ayyuka, mekandaki gençlerin tamamını olmasa da beni ve yanımdaki iki zıpırcığı coşturdu. (Fotoğraflara bakınız)
Festivalde mesken tuttuğumuz yer Emre’nin öncülüğünde (aka Pet05) Japon turistler misali akın akın insan çeken stencil workshopunun bulunduğu Hayata artı çadırının yanı oldu. Sonradan olma çimlerin üzerinde yayıldık yuvarlandık, aşağıda kanıtları mevcuttur, ve aynı zamanda buluşma noktası tayin ettik. Kaybolanlara atılan ilk mesaj “Emre'nin mekanı”nda buluşalım oldu, iyi de oldu…
Neyse efendim cumartesi günü, festivalde bir Ankaralı olarak gurur ve mutlulukla izlediğim bir diğer grup “Sakin”di. İstanbullu Ezgi ve Melik’in de hoşlarına gitmesiyle kendilerine tam not vererek yolumuza devam ettik ve Nine Inch Nails performansını izlemek için ana sahnede yerimizi aldık. Bu arada başka arkadaşlar bulduk, birbirimizi kaybettik, yine bulduk vs… derken vakit bir hayli ilerledi.
Nine Inch Nails'i bir süre sonra bünyem kaldırmadı ve soluğu alternatif sahnede aldık. Badem’le bir iki sallandıktan sonra Prodigy için geri sayım başlamıştı bile.
Alkol dozunu dengelemek için bol bol su içmeme rağmen, gündüz içtiğim redbullar yerimde durmamı bir hayli engelledi ve Prodigy'de abuk subuk dans performansım tavana vurdu. Gerçi tek çıldıran ben olmadığımdan kimsenin garipsediğini sanmıyorum.
Öyle yada böyle bir festival dönemini kapadık, ikinci günün ayrıntılarını almak için Melikcan’a bağlanıyoruz...
Türkiye’nin en büyük açık hava müzik etkinliği nam-ı diğer Rock’n Coke bir yıl aradan sonra İstanbulluları yeni festival alanında ağırlıyor.
2003 yılında, en sonunda bizimde büyük bir müzik festivalimiz olacak diye sevindiğimiz, TV ve internetten takip ettiğimiz… Festival ruhu sonunda İstanbul’a da uğrayacak dediğimiz festivalin yıllar içerisinde ne kadar geliştiği festival alanına girdiğimiz ilk andan itibaren kendini hissettirdi. Yaz sıcağının izleyicileri dinlenme alanına hapsettiği saatleri geride bıraktığımızda, bizim Seattle’lılar sahneyi devraldı. Duman, oldukça keyifli bir saat yaşattı izleyicilerine. Tıpkı Rock’n Coke gibi yıllar, Grunge müziğini bizim ezgilerle harmanlayan grubumuza yaramış ve sahneyi oldukça iyi doldurmuşlardı. Popun Kralı'na yaptıkları gönderme takdire şayandı. Son olarak "Eski Köprünün Altında" dediler ki, artık eve dönsem mi diye düşünmeye başlamıştım. Ardından sahne alan, Amerikalı endüstriyel rock grubu Nine Inch Nails müzik türlerine uyumlu soğuk ve izleyiciden uzak tavırlarıyla fanatiklerinin kulaklarında pas bırakmazken alternatif sahneye doğru bir kaçış gerçekleştirmemi de sağladılar. Ses yalıtımı oldukça başarılı olan alternatif sahnede, Dearhead ve Badem Amerikalı dostlarla aynı dönemde nispeten kalabalık bir güruhu eğlendiriyordu.
Havanın kararması, içecek tüketimini ve zamanın hızlanmasını sağlamış olsa gerek beklenen an geldi ve Punk, Rave, Alternatif Rock sıfatlarını taşıyan The Prodigy sahnedeydi. İngilizler, Endüstriyel ortamı dağıtmakta zorlanmadı ve onların deyimi ile biz Türk savaşçılarına hoplamalı, zıplamalı, pogulu müthiş bir gece yaşattılar. Bir ara savaşçılarının performanslarını beğenmemiş olsalar gerek ki, sahne önünde bir çember oluşturulmasını bile istediler.
Yazının başında da söz ettiğim gibi festival geçmiş yılların verdiği deneyimle daha bir derli toplu olmuş. Ses, ışık, organizasyon sorunsuz ve steril bir yapıya kavuşmuş. Sanırım en büyük sorun da bu olmuş: ‘Steril ortamın festival ruhuna darbe vurması’. Dar bir alanda, derli toplu bir yapıda, kısa alanda paslaşan ticari stantlarla bir alışveriş merkezi havası vardı diyebilirim. Bana göre, bu durum festivalin kendi kemik izleyicisini oluşturmasını engellemekte. Giriş çıkışlardaki dolambaçlı sıralama modeli, küçük bir alana daha fazla kişiyi kazasız belasız sıraya sokmaya yarasada sakin dönemlerde oldukça can sıkıcı. Hele içeriye girişte megafonlu bir görevlinin tel örgülü çitlerle çevrili alanda izleyicilere direktif vermesi esir kampı havası yaratıyordu. Son olarak, zeminin asfalt olması büyük hayal kırıklığı diyebilirim.
Toparlayabilirsem; Rock’n Coke sorunsuz, steril, düzenli bir festival. Aynı zamanda festival ruhundan uzak, özensiz bir festival… En büyük açık hava müzik etkinliğimiz, şu küresel ekonomik krizde o kadarı da olur diye düşünenlere ve daha iyisi var mı, diyenlere keyifli, müzik dolu bir Pazar günü vaat ediyor. Unutmadan bu stantların arasında en göze çarpan grafiti alanıydı, bu konuda ilerde geniş bir yazı yazacağım.
Susuzluktan erirken imdadımıza yetişen "kahraman" İETT şoförü
Öncelikle belirtmeliyim ki, İstanbul Park'a ulaşım çok kolay. Kadıköy ve Taksim'den her saat başı İETT otobüsleri kalkıyor. Kadıköy'den yaklaşık 40-50 dakikalık bir yolculuktan sonra alana varıyorsunuz. Bu ulaşım hizmeti saat 22:00'e kadar. Sonrası özel servislerle kişi başı 10 liraya sağlanıyor.
Gelelim günümüzün asıl kahramanına. Bu festival çalışanların korkunç koşturması ile düzgün bir şekilde işliyor. Bunda ulaşımı sağlayan şoförden tutun da tuvaleti temizleyen kişiye kadar herkesin emeği var. En az festival ekibi kadar lojistiği sağlayanlar ve temizliği üstlenen kişiler de teşekkürü hakediyorlar. Festival alanına ulaşımımızı sağlayan İETT otobüsünün şoförü de işte o emekçilerden biri. Kendisi, gülen yüzünün ve matraklığının yanı sıra, Tuzla gişeleri civarında ansızın vuku bulan susuzluk derdimizi otoyol kenarında su satan delikanlıya seslenerek gidermiş, daha festivalin ilk dakikalarında "süper Mario"muz olmuştur. Hakkını teslim etmeliyiz.
Demir Perde
"Arbeit Macht Frei / Çalışmak bizi özgürleştirir"
Fiuuuv. Dakika bir gol bir. Bilmeyenler için söylüyorum, bu söz Auswitchz'in kapısında yazardı. Nazi toplama kampı yani. Rock'n Coke ile ne alaka peki? Giriş çıkış kapılarında güvenlik nedeni ile alınan tuhaf önlemler ile alakalı. Dön baba dönelim şeklinde ilerleyerek kapıdan içeri girebiliyorsunuz. Bendeniz açıkçası bir ara labirentin bir yerine saklanmış peyniri bulmaya çalışan fare gibi hissettim. Bu tuhaf düzenek sorsanız "güvenlik" nedeniyledir. Ama insanlara Nazi kamplarını hatırlatmayacak modelleri de vardır mutlaka, İsrail'in "Utanç Duvarı" benzeri bu şey gelecek senelerde olmamalı.
İstanbul Park Festival Alanı mıdır?
Cevap: Hayır. Festival yatay olarak kurulmuş ve bu da çadırların birbirine çok yakın olmasına, çim alanlardan fazla asfalta maruz kalmaya ve insanların gereksizce "kıç kıça" oturmasına neden olmuş. Alternatifleri geliştirmek, alanı farklı biçimlerde kullanmak gerek.
Yeme-içme, tuvalet durumları...
Bir vejetaryen olarak aç kalmadım ama ayran gene satılmıyordu, bu durumu kınıyorum. Tuvalete 1 kere gittim, sorunsuzdu.
Forever MJ
Rock'n Coke'da MJ etkisi
Forever MJ stencıl'ı. "Smooth Criminal" ezgileri. Duman'ın sahneden MJ'in ruhunu çağırması. İnsanların MJ'in ölümüne dair atıp tutmaları. MJ etkisi bu seneni festivaline damgasını vurmuştu dersek yalan olmaz.
Juliette "The Sexy" Lewis
Festivalde en çok kimi sevdin deseniz, işte bu deli kadını. Zaten Juliette olmasa kaidemi kaldırıp da 50 km yol tepip gitmez, evde çizgi romanımı okurdum. Mazbutluğu bir kenara bırakıp, festivali şereflendirmem de aslen "freak" kadınlara olan merakımdan ileri gelir. Juliette de "The Licks" ve "New Romantiques" bölümlerini yer ile yeksan eyledikten sonra heybesine bir tek soyadını, yanına da karizmatik Çinli basçısını alıp İstanbul'a geldi. Geldi de, sahnede vahşi Türk seyirciyi görememiş olacak ki -ne demekse o- lafını sokuşturmaktan, "canlanın, yoksa İstanbul'a gelmem haa" diye parmak sallamaktan da geri kalmadı. Sonuç: Yerleri titreten bas, dans etmekten daha hava kararmadan şişmiş ayaklar ve bir deli kadını daha görmenin huzuru.
"Pogocu" gençlik gitmiş, "yaran" hatunlar gelmiş
Ben oldum olası kadınlardan çok çekmişimdir. Dolmuşta yanıma otururlar, parfümlenirken yarısını gözüme sıkarlar, bara pavyona giderim, nerde dertli sarhoş kız var beni bulur, onlarca kişinin ortasında rmanikürcüyü bana sorarlar, uzun lafın kısası en antikası, en cinsi ve en arızası gelir beni bulur. Bu sefer de adına arkadaş dediğim canavarların (onlar kendini biliyor) içki almak bahanesiyle ortadan yok oldukları sırada başbaşa kaldığım kız beni mahvetti. 26 yaşımı sürüyor olduğumu söylediğimdeki şaşkınlık ifadesini ve oradakilerin en yaşlısı olduğumu söylemesini hiç unutamam. Ben de cevaben "sorma çocuğum, dizimdeki kireçlenme geçsin diye geriatri doktorum dans önerdi" diye dalgaya vurdum ama iş işten geçmişti, kendimi "moruk" hissettim gecenin sonuna dek.
Ayrıca, yıllar yılı çektiğimiz "pogocu" veletlerden uzak bir festivalin tadını çıkarırken, The Prodigy performansı sırasında kalabalığı "yararak" öne geçen ve bu sırada eline koluna bir türlü hakim olamayanların çoğunluğu hatundu. Zaten bu "önden izleme" muhabbeti de kadınların başının altından çıkıyordur kesin.
Ayyuka. Bateristi kendimize sakladık.
Alternatif Sahne'nin Ankaralılar'ı
Ben Ankaralıları pek severim. "Ne sıkıcı bir şehir, o kadar sıkıcı ki, millet müziğe sarmış, habire Norveç'in Bergen'i gibi müzisyen pompalıyor." deyip de kırılgan gönüllerini inciltmem. Asla İstanbul gibi bir şehirde yaşamalarının onlar için ne büyük şans olduğunu söylemem. Sırf bu kadirşinas tarafım nedeni ile tüm arkadaşlarım, dostlarım ve de sevdiğim müzisyenler Ankaralı'dır. İşbu nedenle sahneye sırasıyla Ayyuka ve Sakin çıkınca pek mesud oldum. İki grup da fevkaladenin fevkindeyi doğrusu. Ama ne yalan söylemeli, Ayyuka'nın bateristi için Gökşen ve ben hem fikiriz ki, kendisi bildiğiniz "taşşşş". Maşallah. Bu konuda ayrıntılı yazı Gökşen'den gelecek. Bu konuda dediğim, performanslar yani.
Yeni yazılar yakında, daha çekeceğiniz var...
İlgili Bağlantılar
Sıcak yaz günlerinin hafif esintili akşamlarında yapılabilecek bir dizi aktivite olabilir. Hele de İstanbul'daysanız, birbiri ardına gelen konser ve festival haberlerine kulak tıkamak imkansız hale gelir.
Ancak Temmuz ayı için (ki umarım Ağustos'ta da devam eder) size önerebileceğim başka bir etkinlik daha var.
Son dönemde dizi setlerinin, amerikan askerleri gibi konuşlandığı Kuzguncuk'ta, hazır herkes yaz tatiline girmişken, sessiz sakin ama bir o kadar eğlenceli bir akşam geçirmek isteyenlere, eskiden Marko Paşa Köşkü olarak bilinen ancak şimdilerde Kuzguncuk İlköğretim Okulu olarak mini mini bir, akıllı ikilere eğitim ve öğretim verilen mekanda açık havada sinema gösterimine gitmelerini öneririm.
Kuzguncuk İlköğretim okulu ve Kuzguncuklular Derneği işbirliği ile kurulan “yazlık sinema ” İstanbul’un en eski ve şirin yerlerinden Kuzguncuk’ta bir nostalji yaşatıyor.
Yazlık sinemaların vazgeçilmezi olan patlamış mısır, çekirdek, çay-kahve eşliğinde haftanın 6 günü (pazar hariç) her akşam 21:45'te başlayan gösterimlerle Kuzguncuk'a teşrif edenler keyifli akşamlar geçiriyor.
Bilet fiyatlarının 0-10 yaş için ücretsiz, diğer kişiler için 4TL olduğu gösterimlerde elde edilen paraların okula verileceğini bildirmeden geçmeyeyim.Temmuz ayı programını aktarayım istedim ancak malesef bir yere koymamışlar. Liste elime geçer geçmez ileteceğim.. O vakte kadar FaceBook grubundan günlük programı takip edebilirsiniz.
Sanırım etkinlik kapsamındaki tek eleştirim de bu olacak. Yazlık sinema denilince, açıkçası aklıma ilk olarak eski Türk filmleri gelmişti, hani şöyle Şener Şenli, Kemal Sunallı, Adile Naşitli olanlarından..
Ancak en azından temmuz programından hatırladığım kadarıyla aralarında Jim Jarmusch, Jean Luc Godard gibi yönetmenlerin bulunduğu program, kimi izleyicilerin ilgisini çekmek isterken kimilerini uzaklaştıracak gibi göründü gözüme..
Yine de arkadaşlarla gidip, Kuzguncuk'ta güzel bir akşam geçirmek, film gösterimi ardından sahile inmek, insanın damağında "sayfiye yerinde" olma tadını bırakıyor.
Ertesi gün erkenden işe gitmek zorunda olduğunuzu adınız gibi bilseniz bile...
Önce ataerkil toplumların temelinde yatan, erkeklerin ailenin kurucusu, kollayıcısı, savunucusu olması mevzusunun günümüz ailelerinin sosyo-kültürel yapılarına bağlı olarak dönüşüm yaşadığı iddiasından başlayarak eleştirel birşeyler yazayım dedim, olmadı, nasıl bağlayacağımı kestiremedim..
İşte bu düşünce baloncuklarını satırlara dökünce anladım ki, aradan geçen birkaç paragrafçık sonrasında mevzuya giriş yapabilirim.
Hafta içinde sevgili Linda'nın tasarımıyla katkıda bulunduğu Sıraselviler Lush Hotel'de yer alan "Oğlum ve Babam" isimli sergiyi ziyaret ettik maaile.
18-21 Haziran tarihleri arasında İstanbul'un çeşitli mekanlarında gerçekleştirilen Design Weekend kapsamında hazırlanan, 'Oğlum ve Babam" sergisinde, dünyaca ünlü 11 Türk tasarımcı ve sanatçının eserleri 6 Temmuz'a kadar ziyaretçilerle buluşacak.
Etkinliğin hoş ve konseptine uygun olan yönü, sanatçıların tasarımlarının yanı sıra kendileri, oğulları ve babalarının yer aldığı fotoğraf karelerinin de sergilenmesi. Bu açıdan bakıldığında Linda'nın zihninin ve elinin değdiği "Boy boy boynuzlardan" oluşan askılık, serginin en anlamlı tasarımı gibi geldi bana.Fotoğraflarını paylaşmak isterdim ancak "Lush" Hotel'in "loş" havasından ve benim makinamın Nuh Nebi'den kalışından mütevellit, çekilen her kare birbirinden anlamsız göründü gözüme.
Mayıs ayında, anneler gününe denk gelecek şekilde Işık Gençoğlu küratörlüğünde açılan "Annem ve Kızım" sergisinin ardından, İstanbul'un bu kez de babalar gününü sarıp sarmalayan haziran ayında bu sergiye ev sahipliği yapması hiç de fena olmamış.
Boynuz kulağı geçebilir mi geçemez mi diye düşünürken, sergi hakkındaki mini bilgilendirmeye Nazım Hikmet'in serginin tanıtımında da kullanılan sözleriyle son vermek yerinde olsa gerek:
"Ben babamdan ileri, doğacak oğlumdan geriyim.."