Jane Birkin: Gainsbourg'un Nefesini Uzaklara Taşıyan Rüzgar

Jane Birkin 18 - 19 Ocak'ta Babylon sahnesinde yeniden esecek ve konserin geliri Japonya'daki nükleer felalette zarar görenlere bağışlanacak.

Ane Brun:'Hayatın Anlamı, Hayatınızda Herşeyin Yolunda Olduğunu Düşündüğünüz Saniyelerde Gizli'

25 Kasım 2011 hayat takvimimizin en özel günlerinden biriydi. Konserden önce adına söyleşi demeye dilimizin varmadığı, bizde yaşamımız boyunca hatırı kalacak kahve sohbetimizde Ane Brun'u çok iyi müzisyenliğinin yanında, varoluş meselelerine kafa yoran, ölüm kadar, yaşamdan da korkan, uzun yollarla ve yolculuklarla barışık, müziğiyle kendi yaşam yolunu çizmeye çalışan bir kadın olarak tanıdık.

Destek Ol, Ekümenopolis Sinemalarda Gösterilsin

Şehirde yapılanların sorgulanması ve dönüşümde halkın söz sahibi olması gerektiğine inanan ve politikacıların tartışmaktan özenle kaçındıkları konuların kamuoyuna yansıtılması gerektiğini düşünen Ekümenopolis ekibi, belgeselin sinemalarda daha çok kişiye ulaşmasını sağlamak amacıyla Projemefon.com adresinde bir kampanya başlattı.

Erik Truffaz Quartet'ın Büyüsü

Erik Truffaz'ın 16 Aralık 2011'de Tamirane'de verdiği konserde hüzün dolu notaların uzun soluklu trompet sololarıyla birleşip ayrıldığı, trip-hop, elektronik ve drum'n bass denizlerine yelken açtığı bir gemideydik.

28 Haziran 2009 Pazar

20. Yüzyıl yıldızları 20. yüzyılda mı kalmalı?

Bugün ne bir kitap, film, albüm ne de bir etkinlikten bahsedeceğim..

Cuma sabahından bu yana içimde tuttuklarımı kusayım istiyorum. Tamamen öznel fikirlerden oluşan bu yazıyı okumak da okumamak da serbest. Michael Jackson’ın ölümü üzerine yazılanların önümüzdeki birkaç ay ardı arkası kesilmeyecek gibi görünüyor.

Çevrem bu konuda gerçekten bıçak sırtı gibi ikiye ayrılmış durumda. Birinci grup, MJ’nin müzikal yaşamına gönderme yapmaksızın, yalnızca “çocuk sevgisi” üzerine odaklanarak evini sırf bu sebeple Disneyland’e çevirdiğini ve ölümünün kendi üzerlerinde herhangi bir üzüntü duygusu,etkisi yaratmadığını öne sürenler. Hatta Charlie’nin güzeller güzeli meleklerinden Farah Fawcett'in ölümünün güme gittiğini düşünüp, bundan yakınanlar .

İkinci grup ise benim de aralarında bulunduğum ve MJ’yi 80’lerin ve 90’ların çığır aşan, milyonlarca insanın yaşayış biçimini, müzik algısını şekillendiren ve evrimleştiren, kanlı canlı bir insandan ziyade nefes alan ama aslında yaşamayan bir “heykel” olarak görenler.

Burada dikkat çekmek istediğim iki konu var:

Birincisi MJ’nin asla 21. Yüzyıla ait bir karakter olmadığı hususu. Onun böyle olduğunu söyleyenler ve hatta iddia edenler olduğunu görüyorum ve kesinlikle katılmadığımı her fırsatta dile getiriyorum. MJ asla Madonna gibi olmadı, “olamadı” demeyeceğim , zira 21. Yüzyıl müzik piyasasının gereklerine ayak uydurmanın MJ açısından yalnızca sağlık sorunları nedeniyle geri planda bırakılacak bir kariyer planı olduğunu düşünmedim hiç. Bu tamamen MJ’nin tercihiydi ve Madonna’yı ne denli seversem seveyim, yaptığı her işi ne denli yakından takip edersem edeyim, durmayı bilmeyen yapısı ve hırsı ile içten içe rahatsızlık duyduğumu da belirtmeliyim.

MJ’nin 50 konserlik son turnesini de aslında bir jübile olarak görmüş, sonrasında ortalardan tamamen kaybolacağını tahmin etmiştim ama böyle bir kayboluş aklımdan bile geçmemişti.

Değinmek istediğim ikinci konu ise MJ’yi asla bir insan olarak görememiş olmam mevzusu. Belki içinde bulunduğu soyso-kültürel ve politik çevreye karşı ayakta kalabilmek için canı pahasına da olsa kimsenin kolay kolay cesaret edemeyeceği bir yol seçmesinden, belki de vücudunu kullanış biçiminin kendine özgülüğünden ve ne kadar taklidi yapılırsa yapılsın aslının üslubuna asla sahip olunamadığından…

Dış görünüşüne ilişkin değişim her seferinde daha da rahatsız etse de, zihnimdeki MJ imajını Thriller albümündeki haliyle sabitleyebilmiş olmaktan memnunum. Belki de bu sebeple daha sonra yaşadıkları, röportajlarında estetik ameliyat olduğunu inkar edişleri vs. hiç de komik, absürd gelmedi. Kendisinin nefes alan bir “heykel” olduğunu bir kez daha düşündüm sadece..

Bu ölüm aslında zihnimde çocukluğumdan ve ilk gençlik yıllarımdan kimi anıların lekelenmesine neden oldu yalnızca. Fiilen öldüğü duyurulmuş olabilir ama heykel olarak yıkılabileceğini hiç sanmıyorum. 20. Yüzyılın kapandığının bir hatırlatması belki de…

Kanlı canlı dinleyebilmeyi isterdim gerçekten, içimde kalan tek ukte bu olsa gerek.

27 Haziran 2009 Cumartesi

16. İstanbul Caz Festivali 2-15 Temmuz Tarihlerinde

İstanbul Caz Festivali programı her açıklandığında öncelike "Yeni Ozanlar" bölümünde kimin olduğuna bakarım. Kings of The Convenience, Blonde Redhead, Antony Hegarty ve Rufus Wainwright gibi müzisyenleri ard arda dinleme olanağı olunca haliyle festivalin bu bölümdeki yeni konuğunun kim olacağını merak ediyorsunuz. Ben açıkçası bu sene Patrick Wolf'ü çağırırlar diye ummuştum. Ama 16. Caz Festivali'nin programı açıklanınca bu seneki ozan şarkıcının Emiliana Torrini olduğunu öğrendim. Kötü mü oldu? Tabi ki hayır. Kendisiyle "Me and Armini" albümü sayesinde bir hayli teşviki mesaimiz olmuştu. 30'u aşkın konser ile güldür güldür gelmeye ve şehri caza bulamaya hazırlanan festivalin en "uçuşan" konserine imza atacağı kesin Torrini'nin.

Torrini'ye takılıp da programın geri kalanının da hakkını yememek gerek. 16. İstanbul Caz Festivali kapsamında İstanbul, Stanley Clarke, Marcus Miller, Wictor Wooten, George Benson, Melody Gardot, Joe Jackson, Peter Cincotti, Fatih Erkoç, Kerem Görsev, Yıldız İbrahimova, Ayşe Tütüncü, Alim Qasimov, Erkan Oğur ve Derya Türkan gibi isimleri ağırlamaya hazırlanıyor.

Bu seneki festival mekanları arasında İstanbul Modern'in olması göze çarpan bir diğer unsur. Festivalin diğer durakları arasında Cemil Topuzlu Açık Hava Sahnesi’nin yanı sıra The Marmara Esma Sultan, Aya İrini Müzesi, Cemal Reşit Rey Konser Salonu, Nardis Jazz Club ve İstinyePark bulunuyor.

Bu yıl festivaldeki bir diğer yenilik ise festival’in vazgeçilmezleri arasında yer alan Caz Vapuru’na Balkan Vapuru'nun eklenmesi olmuş. Balkan müziğinin yükselişi karşısında eteklerim zil çalsa da, hala Ciguli'yi dinleyememiş olmak beni ziyadesiyle üzüyor.

Gelelim işin maddiyat kısmına. Festival biletleri 15-100 Lira arasında değişen fiyatlarda satışa sunuluyor. Biletix gişelerinden ve İKSV binasından biletleri satın alabilirsiniz.

Festival hakkında ayrıntılı bilgi için burayı tıklayabilirsiniz.

16. Caz Festivali ile ilgili gözlemlerimiz takip edebildiğimiz kadarıyla festival süresince bu sayfalarda olacak. Ama siz şimdiden havaya girmek için Dream TV'de bugün saat 18:00'de başlayıp yarın 23:00'de sonra erecek festival özel programını takip edebilirsiniz.

26 Haziran 2009 Cuma

Efsaneler ve Ölüm Masalları

Bu akşam eve dönerken bizim Eskişehir'li çatlaklar tayfasından Elif'le karşılaştım. Uzun yıllardır süren bir arkadaşlığın unsurlarından konuştuk önce, hayatımızda neler olup bittiğinden, özlenenlerden, dünden, bugünden... Elif, laf arasında bir arkadaşımızın önemli bir bilim kurumuna kabul edildiğini ve giderken yanında 100 tane nazar boncuğu götürdüğünü söyledi. Bir sunum hazırlıyormuş şimdi Anadolu'daki kültürel çeşitlilikle ilgili. İyonyalılardan tutun da Frigyalılara kadar gelmiş geçmiş tüm ecdadımızın bugünkü hal ve tavırlarımıza etkisini örneklerle anlatacakmış sunumda. Misal, kadınların çocukları denize işetme huyunun eski zamanlarda Poseidon'u korkutmak için denize işeyen atalarımızdan yadigar olduğunu belirterek yontulmamış Türk imajını yıkmayı amaçlıyormuş. Zekasını matrak geçerek kullanabilen az sayıdaki insandan biridir Kutay, sırf bu nedenle bile hayran olunası bir bilim insanıdır.

Sonra konu Micheal Jackson'un ölümünden açıldı. "Bak gördün mü?" dedim Elif'e, "Micheal Engin'siz bir dünyaya daha fazla katlanamadı." Elif de "Evet, şimdi yukarıda parti vardır, dans ediyorlardır birlikte..." diye cevapladı beni. Gözlerimizden yaş gelinceye kadar güldük. Micheal'ı, Einstein'ı, James Dean'ı, Zeki Müren'i ve Engin'i yukarıda alem yaparken düşünmek, yani ölümden sonrasını hayalleştirmek, sonra da bu hayalleri bir masal gibi birbirimize anlatmak kabullenişi kolaylaştırıyor belki de.

"Hepimiz ayrı yerlere dağıldık Elif..." dedim, "bir dahaki toplanma ne zaman?" "İki buçuk ay sonra dönecek Kutay Amerika'dan, ama Engin de olsun toplantıda eski günlerdeki gibi dersen kimbilir ne zaman..." diye cevapladı Elif sorumu, içim buruldu.

25 Haziran 2009 Perşembe

Aşkın Yapılması

Dün metroda bir kitabın reklamı ile karşılaştım. "Tadını çıkardık aşkın, aşk yapmaların" gibi bir tanıtım yazısı vardı. Bana bir gülme krizi geldi okur okumaz. Güldüğüm şey de saçma sapan bir şey aslında, "aşk yapmak" sözcüğü. Sıcak, rötar yapan metro ve dün 9-6 süren bir toplantı arasında soluklanmak için kaçılan kokoşların uğrak yeri olan bir mekanda onca şıkıdım arasında atleti ve vücudundan fışkıran kıllarıyla dolaşan vatandaşın imgesi üstüste geldi, üzerine bir de uykusuzluk binince durduk yere kıkırdayıp duruyorum iki gündür.

"Aşk yapmak" sözcüğü hani şu İngilizce'den apartılmış gudik sözcüklerden biri, "make love" ın çevirisi bildiğiniz gibi. Her duyduğumda aşk yapılabilen bişey demek ki, içinde hangi malzemeler var acaba, aşk yaptım, yedek parça arttı vs. ucubik şakalar yapıp kendi kendime pek bir eğleniyorum.

Oysa ki Türkçe'de iki kişi arasındaki tensel birlikteliği anlatan harkulade bir sözcük var: "sevişmek". "Sevmek" ten türeyen, aldığı işteşlik eki ile paylaşılan bir eylem olduğu vurgulanan, Türkçe'nin belki de en güzel sözcüklerinden biri... Bu dururken, "yapmak" gibi sevimsiz bir eki olan, sanki kafaya silah dayamış gibi bir anlam katan diğerini kullanmaya ne gerek var? Üstelik de üzerinde çalışırsanız harika bir üslup oluşturmaya olanak sağlayan Türkçe gibi bir dilde yazılmış bir yazılı eserde "aşk yapmak" ucubikliğini kullanmak niye? Kendi dilimizde öykümüzü anlatırken dublaj dili kullanmanın ne anlamı var?

23 Haziran 2009 Salı

"Herşey Yolunda Anne" desem de inanma !

Gecenin bu vaktinde tam da "bu micro-blog uygulamalarından da gına geldi" diye düşünürken Stumble Upon sayesinde Mara'yla tanışma keyfini yaşamış olmaktan ve internetin kazandırdıklarının kaybettirdiklerinin bir kez daha 1-0 önüne geçmiş olmasından memnuniyet duyduğumu itiraf etmeliyim.

1998 yılında yani, bundan tam 11 yıl önce kurulmuş olmasına rağmen ancak şimdi keşfettiğim Mara, Boğaziçili ve İTÜ'lü mühendislere Mimar Sinanlı bir keman bölümü öğrencisinin katılmasıyla kurulmuş.

Doğan Savuksu'nun vokal ve gitarda, Bülent Şenyürek'in piyanoda, Erkan Abdullahmeşe'nin davulda olduğu gruba, Özge Metin kah keman kah akordeon kah klarnetle eşlik ediyor.

2006 yılında "Herşey Yolunda Anne" isimli albümlerini yayınlayan gruba müzik marketlerde malesef "hakettiği yeri alamayanlar" raflarından ulaşabilirsiniz.

Albümü dinleyince neyin yanlış gitmiş olabileceğini düşündüm durdum ve aklıma tanıtımdan başka bir şey gelmedi açıkçası.

Websitelerini güncellemediklerinden mi yoksa gerçekten de öyle olduğundan mı bilemiyorum ama son konserlerinin 24 Ekim 2007'de İstanbul Balans'ta gerçekleştiğini görmek bir hayli can sıkıcı.

Grubu keşfetmeme vesile olan ulq isimli kullanıcının grup hakkındaki yorumuna katılmamak işten bile değil: "Hala pek bilinmiyor olsalar da, afişleri, yüzleri her yerde görünmese de, albümleri müzik marketlerde arka raflarda olup zor bulunsa da, onlar için de "acaba bir dizi mi gerekiyor tanınmaları için" dedigim bir baska kendi halinde gruptur."

Umarım İstanbul'un alternatif etkinlikler takviminde en kısa zamanda kendilerine bir yer bulurlar ve biz de böylece bu naif grubu daha yakından tanıma şansına kavuşuruz.

Grubun Doğan Savuksu üzerinden takip edilebilen myspace profili için buraya, resmi websiteleri içinse buraya tıklamak serbest!

22 Haziran 2009 Pazartesi

"One Love"la aşka gelmek...

Yoğun, yorucu ama bir o kadar da eğlenceli haftasonunun kapanışını Efes One Love Festival'le yapmış olmanın huzur ve mutluluğu içerisindeyim. Yanıma para ve kredi kartı almayarak Kadıköy'den Taksim'e geçmiş olmam ve bu akılsız başımın cezasını bir koşu karşıya geçerek yol su elektrik olarak bünyeme ödetmiş olmam sebebiyle, yalnızca "pazar günü" gitmeyi planladığım festivalin süresi "pazar akşamı" ile sınırlanmış oldu. Ama telaşa mahal yok, yeterince görüp üzerinde yorum yapabilecek materyale sahip oldum. Portecho'yu tam da bir ay öncesinde Freshtival'de dinlemeye başlamış olduğum andan itibaren yakalamış ve performansın tamamını dinleyememiş olmam içime otursa da şunu söylemeliyim ki ana sahnedeki son üç grupta favorim yine onlardı. StarSailor'ı küçümsemek istemem ama birkaç yıl önce Odtü'de izlediğim bu grubun aradan geçen zamana rağmen herhangi bir gelişim gösteremediğini görmek üzücüydü. Neredeyse hep aynı şarkılar, aynı mimikler, tepkiler vs... Ayrıca, müzikal anlamda Portecho ve Röyksopp arasında biraz fazla yavan kalmıştı. Belki de yanlış bir yerde konumlandırılmış olmaları bir tek benim gözüme battı. Röyksopp ise festivalcilerin çoğunu tatmin etse de benim gibi mıymıyların gönlünü fethetmeyi başaramadı. Zira festivallerde müzik, beğendiğim bir grubu kanlı canlı dinlemenin ötesinde, benim için daha çok içimi kıpır kıpır eden müzik eşliğinde tepinip durma aracı olarak tanımlandığından ve Röyksopp'la o havaya bürünemediğimden soluğu Otto Santral'de almak ve Aeroplane'le coşmak farz olmuştu. İyi de oldu... Festival ortamının üniversite şenliği havasından kurtulamamasının temel nedeni, yalnızca Bilgi Üniversitesi kampüsünde gerçekleşmesi değil, gerçekten öğrencilerin çoğunluğu oluşturmasından kaynaklanıyordu. Beni rahatsız eden şeyse artık festivallerdeki kılık kıyafet yönetmeliğine uygunluktan öte kız evlatlarının erkekler üzerindeki vahşi denebilecek şiddetteki yapışma etkisi oldu. Müzik dinlerken, artık sevdiceğim yanımda olmadığından algıda geçici seçicilik yaşadığımdan mı yoksa gerçekten rahatsız edici olduklarından mı bilmiyorum, erkek arkadaşı kendini uzak tutmaya çalışsa da dudaklarına yapışmaktan kendini alıkoyamayan kız evlatlarını görmek bir hayli göz yorucu ve bulandırıcıydı. İnsanları canlı tutmak için, karaokeden langırta, duvar tırmanışından pandomim gösterilerine, mariachi bandden fotoğraflı rozet ve One Love hatıra badgelerine kadar bir dizi aktivitenin seferber edildiği etkinliğin en çileli yanı sanırsam ulaşım oldu. Festival yönetiminden ricam bir sonraki sene bu konuya daha özen göstermeleri.. Öyle ya da böyle yorucu bir gün ve gece geçirsem de sonuna kadar değdi diyebilirim, emeği geçenlere teşekkürü borç bilirim bu yazımı da burada bitiririm.

21 Haziran 2009 Pazar

Kara İstanbul Öyküleri

Yaşadığım apartmanda pespayenin önde gideni, kevaşenin borazan çalanı bir kadın var. Adına yönetici demişler, ıvır zıvır işleri yıkmışlar kadına. Çingeneye beylik vermişler, önce babasını kesmiş hesabı, kadın da her köfteye maydanoz ola ola etrafta dolanıyor. En son marifeti sokaktaki kediler içsin diye su ile doldurup kaldırım kenarına bıraktığım yoğurt kabını "bunları buraya koyuyorlar, sinekler basıyor" diye tekmeyi basıp dökmek oldu.
Kadının cırlamasını ve tekmeyle döktüğü su kabının sesini kanepede uzanmış kitap okurken duydum. 16 yazardan, 16 tekinsiz öykünün yer aldığı bir kitap vardı elimde, adı Kara İstanbul. Öykülerin hepsi de keşmekeşin orta yeri İstanbul'da geçiyor. Karakter oyuncuları, ofiste yaşamlarını tüketen beyaz yakalılar, köyünden yeni gelmiş, bekar odalarında günü kurtaranlar, kadın gibi erkekler, normaller, anormaller, sihirbazlar, küfürbazlar, onlar bunlar, benler, senler, sizler, bizler. Başrolünde ise tekinsiz köy İstanbul'un olduğu, her biri akan giden, okudukça sevdiren, kurgusu gerçeğe karışan, gerçek mi, kurgu mu olduğu bilinmeyen, bilinse de umursanmayan bu 16 öykü, halının altına iti itiverdiği tozlar gibi tıkıştırıp derinde bir yerlere sakladığı duyguları tetiklenen insanların nelere kadir olabileceğini anlatıyor.

Kadının yediği halt tam bu öykülerin üzerine geldi işte dediğim gibi. Bunu yazmaktan hoşlanmıyorum ama ben pek sakin ve munis bir insan değilimdir. Sinirlenince göz,üm döner, midem yanmaya başlar. Damarlarımdaki kan ısınmaya, şah damarım atmaya, alnım şişmeye de başladıysa kendimi frenlemek için büyük çaba harcamam gerekir. Çünkü, doğayı katledenlere, canlılara kıyanlara, aklınca üstünlük taslayıp kendinden güçsüz gördüklerini ezmeye çalışanlara karşı potansiyel bir katletme güdüsü taşıyorum içimde. Midemden yukarı doğru ılık bir sıvı yükseliyor, gözüm kararıyor veeeee... Hani neyse ki şimdilik bardağı taşıran son damla düşmedi, yoksa neler yapabileceğimi tahayyül edemiyorum. Yine beynim karıncalanmaya, gözüm kararmaya başlamış ve kadının karmakarışık saçlarını elime dolamaya ayaklanmıştım ki, benim kedi çocuklardan Felicita olan kolumun altına girdi. Mır, mır, mır bir şeyler söyledi kedice. İçimde şırıl şırıl akmaya heveslenen kin musluğunu tüylü, yüzünün yarısı sürmeli iki gözle kaplı, fifirik bir kedi kız kesti, attı. O anda sokağa göz attığımda dökülen suyun neredeyse buharlaştığını, kadının eve çekirdeğini çıtlatmaya çıktığını ve yavaştan akşamın çöreklenmekte olduğunu gördüm. "O uyurken", dedim kendime, "o yalnız ve tatminsiz bir uykudayken sokaktaki kediler kana kana su içecekler."

Gündüz o tekmeyi basacak, biz gece tekrar yerine koyacağız... Bu böylece biteviye sürüüüüp, gidecek.

20 Haziran 2009 Cumartesi

Adına Kaza Demeye Utanılan Kara Cinayetler

Tersanede revir hemşiresi olarak çalışan bir tanıdığım var. Yakın zamanda başından geçen bir olayı anlattı. İşçilerden birinin bacağını kullandığı aletlerden biri kesiyor. Yara fazla derin olmasa da, akan kan nedeni ile işçinin tansiyonu düşüyor, buna rağmen yürüyerek revire geliyor. Revir kapısını açar açmaz da yığılıveriyor koltuğa. Ölçüldüğünde anlaşılıyor ki, işçinin tansiyonu 4'e kadar düşmüş. Durum acilleşince ambulans çağrılıyor hastaneye götürülmesi için.

İşçi baygın bir şekilde yatarken bağlı çalıştığı taşeron firmadan birileri geliyor. Adamın başına toplanıp "haydi kalk, o kadarcık kesikten de olurmuş" gibisinden yaygrara çıkarıyorlar. Hemşire, yaranın fazla ağır olmadığını, ama tansiyonun ciddi derecede düşmesinden dolayı ambulans çağırdığını söylüyor. Taşeron firma hiç hoşlanmıyor bu durumdan. Tartışma çıkarıyorlar, bu denli basit bir durum için şirketin itibarını tehlikeye atmanın anlamsız olduğunu söylüyorlar. Hemşire de, sağlık ile ilgili konularda bu kararı kendisinin vereceğini, insan yaşamının itibardan önemli olduğunu söylüyor. O sırada ambulans geliyor, olay personel müdürlüğüne intikal ediyor falan filan.

Yıllardır tersanelerdeki işçi ölümlerini gazete sütunlarında okuyup ah-vah demenin ötesine geçememiş insanlarız biz. Yakından yaşıyanlar oralardaki mantaliteyi şöyle özetleyiveriyorlar: "nasılsa dışarıda bunlardan çok var, biri gider, biri gelir." Ölümler, yaralanmalar karşısında dillerini sıçan yutmuşcasına sususuveriyorlar, adına itibar dedikleri, aslı "daha fazla kar, daha fazla pay" olan çarkın küçük birer dişlisi olmaya pek meraklılar.

Bu yazıyı yazarken bir yandan Yıldırım Türker'in özellikle Tuzla tersanesindeki işçiler için yazdığı yazıları okuyor, öte yandan 15-16 Haziran 1970 İşçi Direnişi ile ilgili arşivleri tarıyorum. Arka planda Bandista'nın "Özgürlüğe Manuş" şarkısı çalıyor son ses, şarkı arasındaki manidar "yersen" nidasına acı acı sırıtıyorum. İşçi kazalarında dünya üçüncüsü, Avrupa birincisi payesini Türkiye'nin nasıl "onurla" taşıdığını düşünüyorum sırıtırken de. Sırıtışımı yakalayıp kendime kızıyorum. Kendime kızdığım için de kendime kızıyorum. Durgunluğuma, yapamadıklarıma, söyleyemediklerime, ona, buna, herkese...

Herhangi bir olayda ilk müdahaleyi gerçekleştirmek için gerekli alet-edevattan, ilkyardım setinden yoksun işyelerinde kaderin kuyruğuna takılmış, sorumlulukları gereği "hasstiri" çekemeyecekleri kısır döngü içinde günlerini tamamlıyor çalışanlar, ta ki ellerine tutuşturulan on para ile ıskartaya çıkarılana dek. Kiminde ölüm tehlikesi ve değersizlik, kiminde ağır ruh ve beden tahribatı ve ezilmişlik...

Not: Bu yazı, ruhu kara, beyni küçük, duygusu güdük, hasbelkader ellerine geçirdikleri erki anca kendi küçük çöplüklerinde öttürebilenler, bu erki ellerinde tutabilmek adına gözlerini karartıp kendi yetersizliklerini örtmeye çalışanlar, bağırırsam "haklı" bilirler diye düşünenlere karşı tepkimin dışavurumudur.

Dip Notlar

Cinayet, Adı Kaza / Yıldırım Türker

Yeni Yıla Emeğin Hakkıyla / Yıldırım Türker

Tuzla Tersaneleri ile İlgili Ortak Basın Açıklaması

15 Haziran 2009 Pazartesi

İstanbul, Yeni Metin Yeni Tiyatro Projesi kapsamında José Maria Vieira Mendes’i ağırlıyor

İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı Sahne ve Gösteri Sanatları Yönetmenliği’nin desteğiyle Ve Diğer Şeyler Topluluğu tarafından düzenlenen Yeni Metin Yeni Tiyatro projesi kapsamında, Portekizli oyun yazarı José Maria Vieira Mendes Haziran ayında İstanbul’a geliyor.

2001 yılında, oyun yazarı, yönetmen ve oyuncu Yeşim ÖZSOY GÜLAN öncülüğünde kurulan “Ve Diğer Şeyler Topluluğu” tarafından yürütülen “Yeni Metin Yeni Tiyatro” adlı proje; Türk tiyatrosunun evrensel boyutta tanınması amacı ile çağdaş oyun yazımı ve çağdaş oyun yazarlığı konusunu ele alıyor. İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı Sahne ve Gösteri Sanatları Yönetmenliği’nin desteğiyle Mayıs – Aralık 2009 tarihleri arasında her ay yeni bir oyun yazarını ağırlamayı hedefleyen projenin bu ayki konuğu ise genç yaşına karşın Portekiz’in önemli tiyatro yazarlarından biri olan José Maria Vieira Mendes.

21 Haziran Pazar günü saat 15.00’de Mendes’in orijinal dilinden Türkçe’ye çevrilen oyunu “Karım”, Yiğit Sertdemir’in rejisiyle Pera Müzesi’nde okuma tiyatrosu olarak seyirciyle buluşacak. Okumanın ardından yazarla bir de söyleşi düzenlenecek. Ayrıca 22 ve 23 Haziran günleri saat 18.00 - 22.00 arasında GalataPerform’da José Maria Vieira Mendes ile oyun yazarlığı konulu bir de atölye çalışması düzenlenecek.

Etkinlik hakkında bilgi almak için: 0212 243 9991, 0532 7827805

14 Haziran 2009 Pazar

Yılmaz Güney'in anısına

Uzun zamandır sinemaya gitmiyorum. Bu yılki İstanbul Film Festivali'nde izlediğim ve hatta başka dostlarıma da izletmek durumunda kaldığım "Ali'nin 8 günü" filmi bünyeme fazla gelmiş olacak ki, yalnızca sinemada değil, televizyonda ya da bilgisayarda da film izlemez oldum.

İşin acı yanı, film izlemediğim gibi, vizyona giren-çıkan yapımların neler olduğundan da bihaber olmam ve bundan zerre rahatsızlık duymamam. Eskiden her ay sinema dergilerini hatmeden ben, bu alışkanlığın yarattığı boşluğu neyle doldurduğumu düşünüp duruyorum. Ve aklıma "tembellik"ten başka birşey gelmiyor.

Herşey bir kenara, sizi dün İstiklal Caddesi'nde yürürken denk geldiğim bir etkinlikten haberdar edeyim istedim.

Halep Han'da bulunan Beyoğlu Sineması, 26 Haziran-16 Temmuz tarihleri arasında Yılmaz Güney'in yönetmenlik, senaristlik ve/veya oyunculuk yaptığı 10 film için özel gösterimlerden oluşan mini bir konsept-festival düzenliyor.

Gösterilecek filmler, Seyyit Han, Arkadaş, Yol, Ağıt, Umut, Sürü, Duvar, Aç Kurtlar, Endişe, Zavallılar olarak belirlenmiş. Bilet fiyatları ise 5 TL.

ÖSS 2009'un da bitmesi ve üniversitelerin birer birer yaz tatiline girmesiyle yakında daha da ıssızlaşacak İstanbul sinemalarının böyle alternatif gösterimler sunması bir hayli hoş.

İlgilenenler programın ayrıntılarına buradan erişebilirler.

Susuz, yapay aromasız ve gıda boyasız "gerçek" dondurma

Bazı ustalar vardır, adlarının sürekli anılmasını hakederler. Bostancı'daki tezgahında yıllardır meyveli dondurmanın hasını imal eden Yaşar Usta'da bu ustaların en önde gelenlerinden biridir. Bundandır ki, her yaz başında naçizane yazarının meyveli dondurma sezonunu açmasıyla Alternatif-İstanbul'da yerini alır, az önce yenen cevizli, kayısılı ve kavunlu dondurmanın tadı damaktan gitmemişken eller gökyüzüne açılıp Yaşar Usta'ya sağlıklı ve zinde bir ömür dilenir. Ve tabi ki dondurma tezgahı için de bol bereket...

2007'nin yazında Yaşar Usta'nın çilekli dondurma yapışını görüntülemiş, burada yayınlamıştım. Maharetli usta, ayıkladığı ve temizlediği çilekleri şekerle birlikte kıvamlandıryordu, içine süt, su ya da yapay aroma hiçbir şey katmadığına ben şahidim! Zaten dondurmanızdan bir kaşık alıp da dilinizin üzerinde gezdirince diğerlerinden farkını anlamamışsanız ya domuz gribisinizdir, ya da iyiye iyi demekten aciz domuz inadınız vardır.

Yaşar Usta, işinin ehli olan her usta gibi tatlı-sert biri. Kendisinden vanilyalı dondurma isteyen birine "bende aroma bulunmaz, kaymaklı dondurma var" diye gözümün önünde tabiri caizse "ayar vermişliği" var. Çikolata sosu - fındık gibi eklentiler ancak fabrikasyona yakışır, sormaya bile cüret etmeseniz iyi olur. Bizim dondurmacı Yaşar Usta'nın şahsına münhasır tavrı bana "Bizim Aile" filminde Münir Özkul'un canlandırdığı adaşı Yaşar Usta'yı hatırlatıyor. Her an "Sen büyük patron, milyarder, para babası, fabrikalar sahibi Saim Bey. Sen mi büyüksün? Hayır ben büyüğüm, ben, Yaşar Usta..." deyiverecekmiş gibi geliyor...

Yazıda kullandığım fotoğrafı ikinci paragrafta bahsettiğim yazıda kullanmıştım. O yazıdaki bilgileri biraz güncellemekte fayda var. Dondurmanın kilosu 25 lira. Yaşar Usta eviniz uzaksa dondurmanın akıp bulaşmadan sağ salim ulaşması için paketinizi korumalı bir kutunun içine koyup teslim ediyor.

Yaşar Usta'nın dondurma tezgahının yerine gelince... Açık adres, Ali Nihat Tarlan Cad. No: 34/2, Bostancı Tarif ise, Minibüs yolunda Shell benzin istasyonu’nun karşı sokağı, Biberoğlu fırınının bahçesi.

Önemli not: Bu yazı tamamiyle özgür irademle yazılmıştır. Az önce Yaşar Usta'dan aldığım top top cevizli dondurmanın ve eve dönerken yiyeyim diye elime tutuşturduğu 2 top kayısılı dondurmanın üzerimde tesir edici hiçbir etkisi yoktur, yoktur, yoktur.

13 Haziran 2009 Cumartesi

Yaz Ortasında Festival Ruhu

Bu sene Rock'n Coke' un en iyi taraflarından biri festival alanının İstanbul Park'a taşınmış olması. İstanbul Park, ister Anadolu yakasından olsun, ister Avrupa, ulaşılması Hezarfen Havaalanı'ndan çok daha kolay bir alan çünkü.

Festivalin cumartesi günü gerçekleşecek programı beni daha fazla ilgilendiriyor doğrusu. Aslında cumartesi gününün ana sahnesi ile pazar gününün alternatif sahnesi benim hayalime en yakın program olurmuş.

18-19 Temmuz tarihlerinde gerçekleştirilecek festivalin ağır topları Linkin Park, Nine Inch Nails, Kaiser Chiefs ve The Prodigy. Benim "görsem iyi olur" dediğim isimler ise Jane's Addiction, Cold War Kids ile Juliette Lewis. Her zaman alternatiften yana olan gönlümse alternatif sahne'ye çekiyor beni, zira Santigold ve her bir işlerini takip ettiğim ve hatta uğurlarında sakatlıklar atlattığım Fairuz Derinbulut festivalin asıl neşesini bulduracak isimleri.

Festival ruhu zor zanaat. Yıllardır görmek istediğiniz grupları doyumluk değil, tadımlık izlemek, ağzı ile değil, kıçı ile içen zibidileri katletmemek için tahammül sınırını üst düzeyde tutmaya çabalamak, senenin en son modasını takip edeceğim diye ucubeye dönen hatunlara katlanmaya çalışmak (bknz. freshtival) işin rengini hafiften bozabilir. Ama suyu abartılmamış içki, iyi müzik ve işbilir bir arkadaş grubu ile keyifli muhabbet anları geçirilebilir pekala.

Ayrıca, Coca Cola festival alanında ayran satılmasına izin verse iyi olur, zira temmuz ortasında sıcak çarpmaları, tansiyon oynamaları ve güneş yanıkları kuvvetle muhtemel. İlaç niyetine, şifa niyetine bulundurmakta fayda var, kolanın ya da biranın yukarıdaki dertlere deva olduğu görülmüş iş değil.

Gerçek Ekmeğin İzinde

Haddim olmadığı için gıkımı bile çıkarmadığım, ama gelen her mesajı büyük keyifle okuduğum bir e-posta grubuna üyeyim: Kaybolan Tatlar. Bu akşam bu gruptan gelen bir iletiyi buraya almadan edemedim, çünkü "ekşi mayalı ekmek" ve "halk ekmek" çocukluğumun hatıralarında çok önemli bir yer tutuyor. Hala ne zaman Vakfıkebir ekmeği görsem, ya da görmeme bile gerek yok, adının geçtiğini duysam ağzım sulanır.

Bilir misiniz bilmem, hipermarketlerden aldığımız ürünlerin gerçek olup olmadığını sorgulayan, endüstriyel gıdalarla arası fevkalade kötü, "Slow Food / Yavaş Yemek" anlayışını düstur edinmiş bir oluşum var Türkiye'de, adı Fikir Sahibi Damaklar. Bu oluşum, adına "şehirli insan avcılığı" adı verdikleri bir dizi eylem gerçekleştiriyorlar. Eylem diyorum, zira etrafımızı çeviren onca gıda kalantoruna karşın "gerçek" olanı talep etmek, bununla da kalmayıp üretmek aktivist bir ruh ve insancıl bir zeka gerektiriyor.

Fikir Sahibi Damaklar'ın son eylemi ise ekmek üzerine. "Gerçek gıdanın izinde: ekmek" adını verdikleri bir dizi sorgulamanın, araştırmanın ve mutfakta geçen saatlerin ardından projenin sonuna yaklaşırken elde ettikleri deneyimi somut anlamda paylaşmak istiyorlar. Ocak ayında başlayan ekmeği tanıma süreci, mayanın oluşumunu öğrenme, ekmeğin maya tutması, değirmende unun öğütülmesi, gerçek ekmeğin yapılışını gerçek bir fırında izleme ve çocukları market raflarında satılan ekmeklere karşı bilgilendirme gibi etkinlikleri kapsamış. Yetmemiş, Buğday Ekolojik Yaşamı Destekleme Derneği ile "Ekmeğine Sahip Çık" adı ile tam 7 hafta süren bir proje başlatmışlar.

Dün, 7 haftalık bu çalışmanın son günü imiş. Üretilen ekmekler bugün (cumartesi) çocukların da katılımı ile son kez Şişli Feriköy'deki %100 Ekolojik Pazar'da sunulacak. Tabi Fikir Sahibi Damaklar oluşumu için gerçek gıdayı tanıma süreci ekmekle sınırlı kalmayacak. Önümüzdeki dönemlerde genetiğinin değiştirilip değiştirilmediği çok tartışılan tohum ve içine katılmayan şey kalmayan şeker gibi konuları ele almayı planlıyorlar.

12 Haziran 2009 Cuma

Lisboa Antiga

Portekiz'e ilişkin bilgi dağarcığımın pek bir kıt olduğu kanısına vardım son dönemde.

"Sanki tüm dünya ülkelerini hatmettin de Portekiz mi kaldı bir tek" dediğinizi duyar gibiyim... Haklısınız, ama yine de ucundan azıcık da olsa bilmekten zarar gelmez.

ICQ denen nane vesilesiyle ortaokul- lise yılları boyunca yazıştığım ve içten içe kendimi aşık olduğuma inandırdığım Lizbonlu genç ve onun anlattığı fantastik hikayeler ile üniversite yıllarındaki Amalia Rodrigues ve fado aşkım dışında da zihnimde Portekize ilişkin herhangi bir imge canlanmıyor.

Ya da canlanmıyordu, diyeyim.

Amma velakin bu hiç görmediğim diyarlara olan aşkım kabarmış olacak ki şu sıralar gözüme ülkeye ilişkin bir dizi kültürel yapmaca-etmece çarpar oldu.

Bu yazıda size iki tanesinden bahsedeceğim.

Doğumgünümde, -gerçek ve mecaz anlamıyla bir arada kullanmaktan pek bir hoşlandığım "sevgili" sıfatına sahip- Özlem ve Zafer, Portekizli enteresan yazar Jose Saramago'nun Filin Yolculuğu kitabını şahsıma hediye ettiler.

Enteresan diyorum yazara, çünkü ilk kez okuduğum Saramago'nun alışılagelmiş dilbilgisi kurallarına uymaktan hazetmediğini ya da kendi deyimiyle "reddedişini" gördüm. Filin Yolculuğu kitabında misal, noktalama işareti olarak yalnızca nokta ve virgül kullanılıyor. Büyük harf yalnızca noktadan sonra ve diyalog başlarında veriliyor, özel adlar büyük harfle başlamıyor ve dolayısıyla kesme işareti de kullanılmıyor.

Bunun dışında diyalog forumunda bir yazım biçimi tercih etmiyor Saramago, bildiğimiz tırnak işareti ya da konuşma çizgileri de yok.

Neyse daha fazla gevelemeyeyim, bence okumayı zorlaştıran bir üslubu olsa da, 16. yy'da, Portekiz Kralı III. Juan'ın filini Avusturya Arşidükü Maximilian'a hediye etmesini ve Süleyman adlı filin Lizbon'dan Viyana'ya uzanan serüvenini ele alan Filin Yolculuğu basit gibi görünen konusuna rağmen bir hayli renkli, eğlenceli.

Filin gerçekten varolduğunu ama bunun dışında yaşananların tarihi gerçeklikle örtüşmediğini belirtmeliyim.

Kitap özetle, bir filin çevresinde düzenlenen yolculuğu değil de, filin çevresindeki dünyayı nasıl düzenlediğini anlatıyor.

Portekiz'e ilişkin bahsetmek isetdiğim tek şey bu değil.

22 Mayıs tarihinden bu yana Sabancı Üniversitesi Sakıp Sabancı Müzesi (SSM), Portekiz’deki Calouste Gulbenkian Vakfı işbirliğiyle küratörlüğünü Helena De Freitas’ın gerçekleştirdiği, 'LİZBON Bir Başka Şehirden Hatıralar' isimli sergiye ev sahipliği yapıyor.

19. yüzyıl sonu ile 20. yüzyıl başını kapsayan zaman diliminde yaşamış önemli Portekizli sanatçıların eserlerini ve başkent Lizbon'u tanıtan sergi 14 Temmuz'a kadar ziyaret edilebilir.

Sergide aralarında 6 duvar halısının da bulunduğu 73 tablo ve 30 fotoğraf yer alıyor.

Daha önce Rodin (okunuşuyla Roden), Salvador Dali, Picasso gibi dev sanatçıların eserlerini ağırlamış olan Sakıp Sabancı Müzesi'nin bu etkinliği de görmeye değer diye düşünmekteyim.

İşte bu kitap önerisi ve sergi ziyaretiyle yaz aylarında İstanbul'da Lizbon esintisi yaşamak işten bile değil, benden söylemesi.

10 Haziran 2009 Çarşamba

Bu dünya bensiz, sessiz...

Bu akşam bindiğim füniküler, tünelin tam ortasında makinistin deyişi ile "teknik bir aksaklık" nedeni ile durdu. Makinist, panik yapmamamızı söyledikten sonra havalandırmayı kapattı ve aracın içine yavaş yavaş boğucu bir hava çöreklendi. Bu arada kimi zevzekler "oğlum, bize beyaz ışık göründü galiba, öte tarafa havale olmayalım, puhahahaaaa!" şeklinde neşelerini buldular. Yanındaki adamla sohbet eden bir kız "ay ölcez galiba burda..." diye bağırarak kahkahayı patlattı. Hemen yanıbaşımda oturan yaşlı adam içerideki havanın kaç dakika daha bizi idare edeceğini sormaya başladı. Bir başkası izlediği bir filmden sözetti. Filmin adı "Günışığı" imiş, filmdekiler kapkaranlık bir yerden aydınlığa kavuşmak için uğraşıp, duruyorlarmış falan.

Baktım, bana bir tuhaf haller oluyor, daha önceleri esamesi okunmayan klostrofobik hisler peydah olmaya başlıyor, hemen müzikçaların sesini yükseltip ekolayzırı "Rock" a ayarladım. Kayıtsız bir tavır takındım, yanımdakiler huzursuzlandıkça "size bi şey olmasın baba" ifademle kendimi bile şaşırttım. Bu sahte kayıtsızlığın altında vır vır vır uğursuz uğursuz söylenen ahaliye "susun ulan boşboğazlar" diyip vukuata mahal vermemek vardı aslında. Öyle bir durumda aklı serin tutmak gerek, yoksa biz de biliyoruz başımıza gelebilecek en son şeyi.

İşte bu heyecan dolu dakikalar eşliğinde bendenize eşlik eden müzisyen, Ayo idi. Tam da "dünyada yaşanacak günlerim bitmemiş olsun, kış beyaz ışık kış" diye duamsı şeyler mırıldanırken "Without You" şarkısı çalmaya başladı. Aman o da ne, şarkıyı "kendime" hediye edesim geldi, bensiz hayat nasıl geçer diye ızdıraplı düşüncelere daldım, gözlerim ıslandı, burnum kırıştı, kimsenin yapamadığını başarıp "oracıkta kısılmış kalmış" olmanın dayanılmaz ağırlığını yaşadım. Sonra geçti, gitti. Olacaksa çabuk olsun dedim, çat diye, bir anda.

Sonra beyaz ışık dağıldı, etraf yeniden rengarenk ışıkla doldu. Bol tuzlu bir süt mısır yiyip, denize baktım. Kendi kendime söz verdim, yeterince "yaş aldıktan" sonra, yüksek tansiyondan bir anda gidigivereceğim. "Kimin nasıl gideceği belli olmaz" demeyin, bunu zaten bilmiyor değilim.

9 Haziran 2009 Salı

İstanbul Sahnesi'nde Olup Bitenler

Bu akşam değişmez rutinim içinde Halk Ekmek'ten çavdarlı ekmeğimi almış (Halk ekmeğin çavdarlısının üzerine tanımıyorum, bu denli öznel yorumu da başka hiçbir şehir rehberinde bulamazsınız hani, kıymetimiz biline...) deniz otobüsü ile eve dönerken Roll dergisinde Pozitif'in 20. yılı münasebetiyle Pozitifçilerle yapılan röportajı gördüm. 20 yıl dile kolay, ayıla bayıla izlediğimiz konserlerin arka planını bu işin en deneyimi ekibinden dinlemek iyi olur diye düşünerek okumaya başladım.

Röportajda kendileri için çalışan onlarca kişiyi de düşünmek zorunda olduklarından dolayı sponsorsuz işe kalkışamamalarından, piyasada "sevilene" ayak uydurmak durumunda kalmalarından ve bu nedenlerle de gönüllerinden geçen isimleri çoğu zaman es geçmek zorunda kalıp bağırlarına taş bastıklarından falan sözetmişler.

Bir yandan aradan geçen 20 yılda kapitalist dünyanın dayatmalarının içinde mümkün mertebe temiz kalmaya çalışan, broşürlerine "kitle zevkini sömürenler" yazan fazla naif hayalperestlerden "misyona-vizyona" saran "kurumsal" bir organizasyon şirketine dönüşen Pozitif'in değişim sürecini okurken bir yandan da İstanbul'da izlemeyi merakla beklediğim isimler konusunda da fikir sahibi oldum. Manu Chao ya da Tom Waits gibi isimleri getirmenin zorluklarına hak verdim.

Ama yine de paçayı tümden acımasız çarklara kaptırmayan, tümüyle piyasanın çabuk "akışan-kokuşan" hallerine mahal vermeyen Pozitif'ten umut kesilmez. Ne de olsa, Don Quijote ruhu ile kurulan hayallerin sonu yok.

Hadi şimdi bir oyun oynayalım: İstanbul sahnelerinde görmek istediğiniz müzisyenleri ezgi@alternatif-istanbul.net adresine gönderin ya da FriendFeed'e yorum olarak ekleyin. Sonra onları liste halinde Alternatif-İstanbul'da yayınlayalım. İstediğiniz kadar hayal kurmak serbest. Önermesi bizden, uygulaması organizasyonlardan.

7 Haziran 2009 Pazar

Bir pazar günü rastladım sana, Arnavutköy Şenliği semalarında

Havalar ısınmaya başlayınca haftasonlarının keyfi bir başka oluyor. Hele de İstanbul'da... Pazar günlerinin çocukluğumda banyo, çamaşır, ütü ve ödev günü olarak zihnime kazınmış olmasından mütevellit, pazartesi gününün stresini emdiğini düşünmüşümdür hep. Her ne kadar artık çamaşır, banyo , ütü , ödev vs... günü olarak geçmese de şu mütevazı yaşamımda, yine de ertesi günün rehaveti pazar sabahından çöker üzerime.İşte bu yüzdendir ki pazar günleri gerçekleşen aktiviteler, hele hele güzel bir hava eşliğinde zühur eden festivaller, insanın pazarını bir anda cumartesi ritmine kavuşturabilir.

Yarın- hatta saat itibariyle bugün- Arnavutköy, 10 yılın ardından "Geleneksel" ünvanını - birinci yıllarıyla gelenekselleşmiş addedilen etkinliklere nispet yaparcasına- kazandığı ve tepe tepe kullandığı "Arnavutköy Şenliğine" bir kez daha ev sahipliği yapacak.

Saat 14:00'te başlayacak şenlik, sponsorların değil, tam da Arnavutköy ahalisinin ellerinden çıktığından sivil bir inisiyatif olma özelliğine sahip.

Eğlence ve dinlencenin dışında etkinlik aynı zamanda Arnavutköy'e inşa edilmesi ara ara gündeme gelen üçüncü köprü projesine karşı da bir eylem niteliği taşıyor.

Arnavutköy'ün sevilen simalarından Türkan Saylan'ın ve Günhan Danışman'ın vefatleri her ne kadar festivalin bu yıl öncekilerden daha hüzünlü geçeceğinin sinyallerini verse de; binbir elişi standıyla gözlerin, yemek standlarıyla midelerin, canlı müzikle de kulakların pasının silineceği aşikar.

30 derecelik enfes bir havada, Boğaz'în kıyısında İstanbul'un tadı damağımda kalsın diyenler Arnavutköy'e buyursunlar...

6 Haziran 2009 Cumartesi

Yeni bir isim: Stee Downes

Müzik kategorizasyonu konusunda karnem kırıklarla dolu. Tıpkı hangi sebze ve meyvenin hangi mevsime ait olduğunu, yanlışlarla dolu bir ilkokul ikinci sınıf testi sonucunda bilemediğimi idrak ettiğim -ki hala bildiğimden şüphe etmekteyim- gibi, müzik ve müzisyenleri zihnimde belirli kutucuklara yerleştirmede de sorun yaşamaktayım.
Elbette burada müzik üretim ve icra sürecinin küreselleşmenin de etkisiyle, farklı kültürel, siyasal ve ekonomik unsurlardan, iş modellerinden etkilenerek harmanlanmasının etkisi yadsınamaz.
Bu kadar gevelememden ne çıkacağını merak edenler olabilir. Aslında sadece geçtiğimiz hafta keşfettiğim İrlandalı bir gençten bahsedeceğim.
Stee Downes adındaki bu mütevazı genç, küçüklüğünden bu yana saç fırçasını mikrofon olarak kullanan Türk gençliği gibi ol(a)masa da müzikle haşır neşir olmuş. Bas ve akustik gitar, aynı zamanda keyboard çalan Stee, Dublin'deki eğitimini tamamlayarak 20o2 yılında Amsterdam'ın taşlı yollarını mesken tutmuş.
Amsterdam'dayken, şarkı sözü yazımı ve prodüksiyon işlerine yönelen Stee'nin ellerinden, Londralı Loose Ensemble tutmuş ve "Catalyst" EP'sinde iki şarkıda kendilerine eşlik etmesini istemiş.
Neyse efendim, gel zaman git zaman, Stee bir yolunu bulmuş ve sesini tüm dünyaya duyurmuş.
Yazının başıyla bağlantı kurmak adına şunu söyleyebilirim ki ben ne müzik yaptığını tam olarak bilemedim bu gencin. Caz, hiphop, akustik, folk, funk herşey var.
Alternatif-İstanbul'da yer almasının sebebi ise 24 Haziran saat 20:00'de Nu Pera'da performans sergileyecek olması. Nu Pera'yı daha önce görmemiş olmam sebebiyle,olumlu-olumsuz herhangi bir yorum yapamıyorum, ancak Stee'nin müziğinin hiç de fena olmadığını söyleyebilirm.
İlgilenenlere 24 Haziran gecesi için bir alternatif...

4 Haziran 2009 Perşembe

Söz-cükler

Kimi insanlar Sartre'ı sıkıcı bulur, çünkü felsefe ile ilgili genlerine kodlanmış korkunç önyargılarla çevrilmiştirler ve keşfetmeyi reddederler.

Oysa Sartre'ı okumak, matrak bir arkadaşla dertleşmek gibidir. Hem de kendisiyle dalga geçmeyi meziyet sayan bir arkadaşla... Bunu en iyi O'nun "Sözcükler" kitabı ile hasbıhal ederken görürsünüz. Sartre orada kendi varoluşunu anlatan parçalardan dem vurur. Ailesini, sevdiği yazarları ve Tanrı'ya inanmaktan ne zaman vazgeçtiğini anlatır.

Örneğin Sözcükler'in bir yerinde Sartre, hayatının iki önemli parçasından biri olan "okuma" dönemini çocukluğu ile bağdaştırarak anlatır: "Benim gözümde ölmemişti onlar, daha doğrusu tam anlamıyla ölmemişlerdi, kitaplara dönüşmüşlerdi. Corneille, pürtüklü kırmızı yüzlü, deri kapaklı ve zamk kokan şişman bir adamdı. Bu rahatsız edici, sert ve söyledikleri zor anlaşılır kişinin onu taşıdığım zaman butlarımı örseleyen köşeleri vardı. Ama açtığım anda sular gibi yumuşak ve karanlık gravürler sunuyordu bana. Flaubert, ufak tefek, bez ciltli, kokusuz ve çilli bir yaratıktı. Çeşit çeşit Viktor Hugo, aynı anda her rafta yuva tutmuştu. Bu işin bedensel yanıydı; ruhlara gelince, bu eserlerde dolaşan hayaletler gibiydi onlar. Sayfalar birer pencereydi, dışarıdan birisi yüzünü cama yapıştırmıştı ve gözlüyordu beni, hiçbir şey farketmemiş gibi yapıyor, müteveffa Chateanbriand'ın sabit bakışları altında gözlerim adeta sözcüklere çakılmış gibi okumaya devam ediyordum. Bu tedirginlikler çok sürmüyordu; bunların dışında kalan oyun arkadaşlarımı çok seviyordum."

Sartre, Tanrı ile köprüleri nasıl attığını anlatırken annem geliyor aklıma. Küçük bir kızken herkesin ortasında ayıp bir hareket yapmış. Etraftakiler kendisini kınayınca perdeleri çekip aynı hareketi tekrarlamış ve "göremez ki beni, perdeler kapalı!" demiş. Çocukken, yani mantığımız henüz çelişkilerle kirlenmemişken etrafı daha net görebiliyor, daha akılcı kararlar alabiliyoruz sanırım. Sartre'a dönersek, diyor ki dostumuz: "Bir gün öğretmene Tutku üzerine yazılmış Fransızca bir kompozisyon verdim, ailem beğendi onu ve annem de bir kopyasını yazdı. Ama kompozisyonum yalnızca gümüş madalya kazandı. Bu hayalkırıklığı beni inançsızlığa gark etti. Bir hastalık ve tatiller, Dibildos Okulu'na dönmemi engelledi; okullar başlayınca da ben gitmek istemedim. Daha sonra bir çok yıl, herkesin önünde Kadir-i Mutlak'la olan ilişkimi sürdürdüm; ama özel hayatımda onu artık aramaz oldum. Yalnızca bir kere O'nun varolduğu hissine kapıldım. Kibritlerle oynamış ve küçük bir halıyı yakmıştım; kabahatimi gizlemeye çalışıyordum ki, Tanrı birdenbire gördü beni; O'nun bakışını beynimin içinde ve ellerimde hissettim, banyoda apaçık görünen bir hedef olarak dönenip duruyordum. Kızgınlık kurtardı beni: Böyle kaba bir nezaketsizliğe köpürdüm, küfretmeye başladım ve büyükbabam gibi mırıldandım: "Hay Allahım, ya Rabbim, Hay Allahım, ya Rabbim!" Tanrı da bana bir daha hiç bakmadı. Boşa çıkmış bir eğilimi anlattım size: Tanrı'ya inancım vardı ve O'nu verdiler bana ve ben O'nu aradığımı kavrayamadan aldım, yüreğimde kök salamadığı için, bir süre bitkisel hayat yaşadı içimde ve sonra öldü. Bugün bana O'ndan söz edildiğinde, güzel bir eski sevgiliye rastlayan ihtiyar bir delikanlı gibi pişmanlıktan uzak bir neşeyle, "Elli yıl önce, o yanlış anlama, o hata, bizi ayıran o raslantı olmasaydı, aramızda bir şeyler olabilirdi," derim."

Sartre "özyaşamını" anlatırken dönüp kendime bakıyorum ve birden neşeleniveriyorum: O da ne, hayatta en sevdiğim adamlardan biriyle aynı hisleri paylaşıyormuşum! Kıs kıs gülüyorum şu sözlerine elimde olmadan: "Komedi oynamak için yaratılmış olduğuma inandırmışlardı beni, kabul ediyordum komediyi, ama ben başaktör olmak istiyordum ve hep bitkinliğe sürükleyen bu bunalım anlarında yalnızca "uyduruk roller" oynadığımı fark ediyordum; oynanan komedide pek çok sözüm vardı ve sık sık ortada gözüküyordum, ama tam anlamıyla "kendine özgü" bir rolüm yoktu, ben daha çok büyüklere replik veriyordum yalnızca."

İlahi Jean Paul!

2 Haziran 2009 Salı

Hmmm... Balkan Soundz Festival...

Detaylar için tıklayın.