26 Şubat 2009 Perşembe
25 Şubat 2009 Çarşamba
İbo'nun Sulugöz Yutmuş Ağlak Çocuk Duyarlılığı
Televizyonda "eğlence yapcam" diye gereksiz belden aşağı dokundurmalar, "seni ben yarattım" horozlanmaları, tatlı-sert ağabey modlamalarında saçma sapan laf dokundurmalar ve üstüne tetikçi kabadayı pozları yetmezmiş gibi, artık son derece ustalaşılan - ya da öyle sanılan - duygus(e)lleşmeler ve "yalnızım dostlarım yalnızım yalnız" mısralarında vuku bulan önceden planlı ağlamaklık ile seyirci kafalama çabaları içindeki birinin sahteliğindense kendini her an yıkabilecek (ecnebiler self destruction diyor) bir kadının hesapsızlığı her zaman yeğdir.
Kıllarını permatikle alıyor olması, çorabını başkalarına aldırıması ya da programdan önce 13 bin dolarlık harcama yaptırtmış olması gibi şeyler olayın kuyruk acısı ile menajere söyletilmiş abesle iştigal laflardan başka bir şey değil. Kadınları aşağılama üzerinden itibar yönetmeye çabalayan adamlara ve onların sakşakçısı stüdyo gezentilerine siktiri çekiyor olabilmesi bile benim için Yıldız'ın değerini arttıran bir davranış oldu. Uzun lafın kısası, bana göre Yıldız bu olayda sonuna kadar doğru bildiğini okuyarak haklı bir tavır sergiledi. Hala yüksek ajitasyon ile onlarca kişiyi işsiz bırakmakla suçlanıyor olsa bile bu "Show" un kalkmasına aracı olması dahi takdir edilesi... Hem belki İbo sulugöz ağlaklığının yetmediğini anlar ve bir dahaki programa çıkmadan önce soğan doğrayıp ellerini yıkamadan gözlerini ovuşturur.
Self Destruction İyidir
Sırf bu şarkı için bile Yıldız diyorum Not: Bu yazı tamamen sitenin hitini arttırma kaygısı ile klavyelenmiştir.
23 Şubat 2009 Pazartesi
Bir Balkan Türküsü Olarak "Love Will Tear Us Apart"
Fatima Spar's 'love will tear us apart' cover
Dinledim ve bu olağanüstü şarkının siyah-beyaz hali ile zaten kusursuz olan soğuk notalarının pastel renklerle boyanıp yapıbozumuna uğradığını ve ortaya Ian'ın kusursuz vokalinden uzak, kusurlu, bir Balkan türküsü kadar oynak ve kanı kaynatan bir "Love Will Tear Us Apart" çıktığını gördüm.
21 Şubat 2009 Cumartesi
!f 2009' u Uğurlarken...
Neyse ki !f bu sene daha interaktif. Bir blogu, bir de "Kendin Gör" diye bölümü var. "Kendin Gör" bölümü internetin ulaşılabilir kaynaklarında izleyiciye ulaşan filmler 3 kategori altında sunuluyor. "Uyan" bölümünde tüketim ekonomisi, savaş ve bencillik kıskacındaki dünyanın çıkmış çivisini sorgulayan filmler yer alırken "Canlan" bölümü ise gezegenin kısıtlı kaynaklarının nasıl tüketildiğini irdeleyen yapımları biraraya getiriyor. Sonuncu bölümde ise mikrofon söylecek sözü olanlara uzatılıyor.
Bu bölümdeki filmleri es geçmemenizi önerirken, bir ekleme de ben yapmak istiyorum. 2007 yılında 6. !f Uluslararası Bağımsız Film Festivali'nde gösterilen Dünyalılar / Earthlings filmini mutlaka izleyin.
20 Şubat 2009 Cuma
Greve karşı DVD Promosyonu
Ne demiştik? Sabah, Fotomaç, Takvim, Aktuel, Cosmopolitan, Bebeğim ve Biz, Otohaber, Sofra, Homeart, Bazaar gibi dergileri okumuyor, ATV izlemiyoruz.
Hep Destek, tam destek ya da Örovizyoncası Yes Destek No Köstek
19 Şubat 2009 Perşembe
I Heart Google
Yalnızca el yapımı ürünlerin satıldığı Etsy'den Le Petit Prince kartlığı satın aldım. Uzun zamandır aldığım en pahalı şeydi doğrusu. İş güç ile ilgili teferruat şeylere hala tam anlamı ile adapte olamadığımdan en azından malzemelerimi kendime göre seçip acımı hafifletiyorum bir anlamda. Tabi Linda sayesinde Etsy'den haberdar olmak az buçuk acı vermiyor değil, zira şu, şu ve şu benim olsun istiyorum acilen.
Bugün havadan sudan gevezelik ediyorum, gereksinimim varmış sanırım. Güne başlarken birkaç notu daha aktarmak istiyorum: İstanbul bu haftasonuna birbirinden güzel konserlerle başlayacak. Yarın ve cumartesi günü Novelle Vague Babylon'da sahne alıyor. Nouvelle Vague bileti bulamayıp yaya kalanlar ise Ghetto'da Fatima Spar ve Die Freedom Fries'ın zirzop şarkıları ile teselli buluyor. Müzikten söz etmişken belirtmekte fayda var, 2009 Britt Ödülleri açıklandı ve "Rockferry" albümü ile geçen seneyi katlanılır kılan Duffy, "En İyi Albüm", "En İyi Kadın Şarkıcı" ve "En İyi Çıkış Yapan Kadın Şarkıcı" olmak üzere 3 ödül birden kazandı.
Ne varsa İngilizler'de Var
18 Şubat 2009 Çarşamba
Basın Özgürlüğü Grevde
Dün gelen bir haber, büyük balıkların "sendika, hak, işçi, emekçi" gibi kavramladan ne denli korktuklarını bir kez daha kanıtlar nitelikteydi. Turkuvaz A.Ş, greve katılan basın emekçilerinin iş akdini feshetmişti. İşten haksız bir biçimde çıkarılanlar bir blog aracılığı ile seslerini kamuoyuna duyurma kararı almışlar. İyi de yapmışlar, çünkü Türk Medyası'nın "amiral gemi"lerinde değil bu kadar detay, haberle ilgili tek satır okuyabilmek mümkün olmayacaktı.
Grevle ilgili tüm gelişmeleri http://sabah-atv-grevi.blogspot.com/ adresinden takip edebilirsiniz. Greve katılan basın emekçilerinin bir de ricası var: "Biz işler mahkeme dökülmeden, masa başında halledilsin istedik. Buna rağmen yapılan şeyler sadece bizim hırsımızı kamçılıyor. Değişen bir durum yok. Greve devam ediyoruz. Hatta şuandan itibaren bizim gruptan işten atılan bütün arkadaşlarla beraber devam ediyoruz. İster sendikalı, ister değil. Aynı şekilde işten atıldığımızı duyan bir sürü arkadaş da sendikaya üye olmaya başladı. Herkesten istediğimiz tek şey, bu usulsüzlüğe katılmamaları. Sabah, Fotomaç, Takvim, Aktuel, Cosmopolitan, Bebeğim ve Biz, Otohaber, Sofra, Homeart, Bazaar gibi dergileri okumamaları, ATV izlememeleri."
Sabah Gazetesi günlerdir "kedi boku gibi ne kokar, ne bulaşırım" temalı "Hangi tarafımızdan vazgeçelim?" reklamı ile beynimizi ütülüyor. Ben kendi adıma cevap vermek istiyorum: Sömürgen ve çıkarcı tarafımızdan vazgeçmekle işe başlayabiliriz pekala.
Alternatif Medya'dan Tepkiler (güncellenecektir)
Basında 20 Yıl Sonra İlk Grev Kararı
13 Şubat 2009 Cuma
En Sonunda Yiycem Seni, Çıldırtıyorsun Beni... *
Geçenlerde dinleyecek yeni birşeyler bulmak için eşelenirken Gökşen imdadıma yetişti ve Fatima Spar'dan söz edip albümünü paylaştı. (Fatima Spar & Die Freedom Fries:Trust - 2008). O gün, bugündür hala aynı albümü, özellikle de "Sarabande" adlı parçayı sürekli dinleyip duruyorum. (hala alışamayanlar için: bu blog takıntılı birine aittir.)
Yeni bir müzisyen keşfetmenin keyfi ile kah 2006'dan Zirzop, kah 2008'den Trust albümlerini hatmederken Gökşen bir başka müjde daha verdi: Fatima Spar & Die Freedom Fries, 20 Şubat Cuma günü Ghetto'da sahne alacak. Kuru gürültüye gitmemesi için şimdiden önleminizi almanızı öneririm.
Tatlılar
Fatima Spar & Die Freedom Fries @ Myspace
* Fatima Spar & Die Freedom Fries'ın Zirzop albümündeki "Kibirli Ceviz" adlı parçadan...
Günden kalanlar:
- En çok sevdiğim şekerleme Beyoğlu Çikolatası.
- Film festivallerinde etrafta dolanan ve "entel sanatseverlerden nefffret ediyorum" diye homurdanarak dolaşan sözümona alternatif tiplerden hazetmiyorum. Üstelik film çıkışında "Ghetto'ya akmak, iki drink almak" şeklinde tikigilce (tiki resmi dili) konuşan da bunlar. Ayrıca, Emek Sineması'ndan çıkanlar neden ısrarla İstiklal Caddesi tarafına dönüp kalabalıkla boğuşurlar anlamam. Tarlabaşı yönüne dönüp aralardan gitmek daha kestirme.
- Danny Boyle'un Slumdog Millionare filmi fevkalade.
- Pera Müzesi'nde Akira Kurosawa'nın desenlerinden oluşan bir sergi var.
- Sokak kedileri dünyanın en harkulade yaratıkları.
- Patrick Wolf'un "Agustine" şarkısındaki şu mısra: "Thinking, why does love leave me so damn cold..." Uzun zamandır dinlediğim en harkulade söz öbeği olmalı.
12 Şubat 2009 Perşembe
Güneş Bize Yeter
Öngür, konserin amacını şu sözlerle açıklıyor: ''Bu konuda çalışmamızın amacı, küresel ısınma ve hızla gelişen yenilenebilir enerji çalışmalarının, kültür ve sanat hayatında bir yankı bulması, bu konunun hayatın her alanında önemli bir yeri olması gerektiğini düşünmemizden kaynaklanmaktadır. Küçük bir araştırma neticesinde, müzik sektörünün yoğun bir şekilde elektrik enerjisi tükettiği düşünülürse, bunun sadece müzik üretiminde bile önemli bir yer tuttuğu görülecektir. Gelişen teknoloji sayesinde, bugün ses sistemleri çok gelişmiştir. Kitlesel etkinliklerde, (konserler, festivaller, eğlence mekanları gibi ) genellikle mazot kaynaklı jeneratörler kullanılmaktadır. Hem bu konuda başka yollar olabileceğini düşündürmek, hem de bir örnek oluşturabilmek adına, Güneş Enerjisi Teknolojileri Fuarı'nda, gönüllü olarak bir konser vermeyi düşündük. Böylece, 26 Şubat 2009'da, güneş enerjisi teknolojileri fuarının açılış gününde, ülkemizde (hatta dünyada) ilk defa bir müzik konseri, güneş enerjisi ile beslenen bir ses sistemi ile gerçekleşecek. Konserimizde, güneş şarkıları albümümüzde yer alacak şarkılarımızı icra edeceğiz. Güneşin, dünyanın var olduğu andan beri, insanların duygu ve düşüncelerindeki etkiyi, şarkılarla dile getirmeye çalışacağız. Umarız, bu yaşadığımız sıkıntılı ve gelecek umutlarımızın bir ölçüde yok olduğu günlerde, yeni umutlar ve gelecek için yeni fırsatların doğduğu bir dönemin başlangıcı olur".
Rüzgar, Güneş Bize Yeter
10 Şubat 2009 Salı
9 Şubat 2009 Pazartesi
7. Uluslararası Gezici Filmmor Kadın Filmleri Festivali 9 Mart - 12 Nisan 2009 tarihlerinde başlıyor
5 Şubat 2009 Perşembe
Türkiye Kyoto Protokolü'nü Kabul Etti
Güncelleme:
İşim gereği, her gün onlarca gazeteyi okuma imkanım oluyor. Rutin taramamın yanı sıra, dün özellikle Kyoto Protokolü ile haberlere de dikkat ettim. Çoğu gazete en arka sayfasında küçücük bir sütun ayırmıştı. Konu ile ilgili tek dişe dokunur haber, dünkü Cumhuriyet Gazetesi'nde yayınlandı. (küpürünü saklamıştım ama işyerindeki bilgisayarımda unuttuğumdan pazartesi ekleme yapabileceğim, mutlaka okunması gereken bir yazı.)
Kyoto Protokolü'nün sonunda imzalanmış olması çevrecileri memnun etti etmesine ama akıllarda soru işaretleri de kalmadı değil.
Çevre ve Orman Bakanı Veysel Eroğlu, tasarının mecliste kabul edilmesinden sonra yaptığı teşekkür konuşmasında "bundan sonra yapılacak uluslararası anlaşmalardaki pazarlıklarda elimiz güçlenecek." diyerek Türkiye'nin Kyoto Protokolü'ne katılımını açıkladı. Halbuki, küresel iklim değişikliği karbon borsalarında alınıp satılacak, yuvarlak masalarda pazarlık konusu olacak birşey değil. Türkiye'nin yerküreye bıraktığı karbon ayak izinin büyüklüğü gitgide artmayı sürdürüyor. Birkaç çarpıcı veri iletmek gerekirse; Türkiye'nin sera gazı üretimi 1990 yılından bu yana yüzde 82 gibi oranda artmış durumda. En çok karbon salımı yapan ülkeler arasında 23'üncü, AB ülkeleri arasında ise 7. sırada bulunuyoruz. Bu verileri daha da somutlaştırmak ve gündelik hayattan örnekler vermek gerekirse; Türkiye'deki konaklama tesislerinin yüzde 82'sinde arıtma tesisi bulunmadığı, 12 milyonu aşkın motorlu taşıtın trafiğe çıktığı ve ulaşımın büyük ölçüde karayolu üzerinden sağlandığı söylenebilir. Bütün bunlara karşın, değil vatandaş ya da özel sektör, Protokol'e imza atan hükümetin bile durumun ciddiyetini anladığından endişe duyuyorum. Protokol hakkında yapılan konuşmalarda karbon borsası lafının sıkça geçiyor olması da bu tezimi doğruluyor sanki. Karbon borsası, "dünyaya en fazla sera gazı salan baba ülkeler" arasında olmayanların kullanmadıkları karbon emisyonunu hisse olarak satma olanağına sahip oldukları piyasa anlamına geliyor. Böylece gelişmiş sanayi ülkeleri karbon emisyonunu azaltacak teknolojiler geliştirmek ve bunlara yatırım yapmak yerine, borsada "az kirletici ülkeler"den kota satın alarak hesaplarını düze çıkarıyorlar. (konu ile ilgili detaylı bir yazıyı buradan okuyabilirsiniz.) Bu uygulama, Kyoto Protokolü'nün en çok tartışılan maddelerinden biri.
Yine de Kyoto Protokolü'nün uzun uğraşlar sonra imzalanmış olması, karbon salınımını ve küresel iklim değişikliğinin varlığını kabul etmek anlamına geliyor. Ampulleri tasarruflu olanlarla değiştirmek, enerjiyi verimli kullanmak ve toplu taşıma kullanmak lokal bazda çorbaya tuz sağlasa da, daha büyük adımların hükümetler ve endüstriler tarafından atılması şart. 2009 yılındaki Kopenhag zirvesi, herkesin samimiyetini/samimiyetsizliğini açıkça ortaya koyabileceği önemli bir mihenk taşı olacak gibi gözüküyor.
Not: Küresel Eylem Grubu, 25 Nisan 2009'da "Başka Bir Enerji Mümkün, Gezegeni Kurtar" talebiyle bir eylem düzenliyor. Eylemde yenilenebilir enerji gündeme getirilecek ve hükümet karbon borsasına çok bel bağlamaması ve küresel iklim değişikliğinin etkilerinin azaltılması için gereken önlemleri "gerçekten" alması yönünde bir kez daha uyarılacak.
İlgili Bağlantılar
Kulaktan Kulağa Clara Luzia
Kendisini canlı dinlemek isteyenleri fazla bekletmeyen Clara Luzia, 8 Şubat'da Arkaoda'da sahne alacak. Sevenlerine duyurulur.
Kim Bu Clara?
1 Şubat 2009 Pazar
İstanbul'dan Neler Gitsin, Neler Gelsin?
Gitsin:
- Dört bir köşesi plazma ekranlarla çevrili cafe-restaurantlar: Abartısız hepsinde MTV veya sonu TÜRK ile biten müzik kanallarından biri açıktır ve hiç niyetiniz olmadığı halde sizi 50 cent, İsmail YK, Hadise ya da Lerzan Mutlu dinlemeye mecbur bırakırlar.
- Pantolon paçalarını çizmelerinin içine sokan şehir Calamity Jane'leri: Şu pantolon paçasını çizmelerin içine sokma modası bitsin gitsin artık.
- Hepsi bir örnek gezen "ıkın"canlar: Hazır Calamity Jane'ler gitmişken, ellerinde kahve dükkanlarından alınma karton kutularla caddelerde piyasaaağ yapan özenti "ıkın"canlar İstanbul'un tüm caddelerinden temizleniversin.
- Soğan-Sarımsak Kokulu Toplu Taşıma: Akşam yemeğinde soğanlı-sarımsaklı yemekleri mideye indirdikten sonra ağız temizliğini yapmadan vurup kafayı yatan ve sabah olunca da aceleden (!) unutan yurdum insanının buram buram kokuttuğu toplu taşıma araçları gitsin. Diş macunu reklamlarında olduğı gibi her köşe başına bir stand kurulsun ve koku yayanlar zorla oturtulup temizlendikten sonra araçlara binmelerine izin verilsin.
Metroda "engelli" asansörüne binmekte ısrar eden dıngıllar: Adı üzerinde "engelli" vatandaşların kullanımı için ayrılan asansörlere binen dıngıllar görmek istemiyoruz. Sapasağlam insanların doldurduğu asansörlerin dışında kalan yaşlı, hamile ve engelli insanlar görmekten sıkıldık. Bu asansörlere "akıl engelliler için değil, bedensel engelliler içindir." yazısı konulursa sorun çözülür mü?
- Araçlarını kaldırımda bırakan sürücüler: Daracık sokakları sağlı sollu işgal etmeleri yetmezmiş gibi, bir de kaldırımları hakimiyetleri altına alan bilimum motorlu taşıtların tez zamanda köküne kibrit suyu ekile.
- Ucubik kürkleriyle kendilerini primadonna sanan acuzeler: Sert mi oldu? Hah, az bile. Vücudundakilere "istenmeyen" yaftasını yapıştırıp o lazer epilasyoncu senin, bu ağdacı benim dolaşan ama semt pazarlarının portakal kasası tezgahlarından "kaldırdıkları" tavşan ya da kedi kürkü olması muhtemel iğrenç çullarla İstanbul sokaklarını kirleten acuzeler yokolsun, gitsin. Hatta hazır başlamışken dünyadan da yokolup gitsinler.
- Metrobüs yollarının "giyotin" bariyerleri: Kelle koltukta sözü bu kentte mübalağa değil. Çakma metrobüs yolundaki korunaksız bariyerler için önlem alınsın.
- Kentsel dönüşüm adı altında İstanbul'u kimliksizleştiren yerel yönetimler: Eh, hazır yerel seçimler de yaklaşıyor, Sulukule benzeri "yıkımları" yaşamamak dileğimiz gerçek olur mu?
- Süzer Plaza: Ve elbette bilimum kaçak yapılar, kuleler, avm'ler.
Gelsin:
- Ciguli, Tom Waits ve Leonard Cohen: Nemin insanın nefesini kesmediği, denizden esen ılık rüzgarın saçları dalgalandırdığı, rakı kadehinin içinden vapurların akıp geçtiği bir bahar akşamında bu isimleri dinlemek uzak bir hayal olmasa gerek.
- Daha fazla vejetaryen lokantası: İstanbul'un otlarından bihaber yaşamayan bir nesil hayal ediyorum. Yüzlerce sebzenin yetiştiği ülkemde Yeditepe'yi kebapçıların hegemonyasına terketmek de neyin nesi?
- İstanbul'a sinematek yakışır: 1960-1970'li yıllarda İstanbul'da sinematek olduğunu biliyor muydunuz? 80 darbesinin silip süpürdüğü Sinematek, bugünün İstanbul'unda hala büyük bir eksiklik olarak göze çarpıyor. 2 sene önce yazmıştım, bahane ile tekrarlıyorum: İstanbul'a Sinematek yakışır. Ah Güzel İstanbul, Fosforlu Cevriye, Bitmeyen Yol gibi filmleri İstanbul Sinematek'inde yeniden izlemek hoş olmaz mıydı sizce de?
- Açıkhava Sineması: Bu kent eskiden sokakta yaşarmış. Şimdi yeraltı ve yerüstü hapishanelerinde boğulurcasına yaşayıp gider olduk. İstanbul'un bir sinematek'i olsun, olmuşken bir de açıkhava sineması olsun, tahta sandalyeleri, kopup duran eski filmleri, bir de rulo rulo tuvalet kağıtları olsun.
- Daha fazla vapur seferi: Deniz otobüsleri pragmatik yanımıza hitap ediyor, vapurlar ise sanatçı ve yaratıcı. Yana yakıla koşturmadığımız, bir yerlere yetişmek için kıçımızı yırtmadığımız mutlu anlarda Kadıköy'den Bebek'e, Bostancı'dan Eminönü'ne ve hatta Bostancı'dan Üsküdar'a vapur keyfi... Hayali bile güzel.
- Sokaklarda itilip kakılmadan, canlarına kastedilmeden yaşayıp giden kedi-köpekler: Her sokağın başında içleri su ve yemek dolu kaplar... Daha da ötesi, sokakta yaşamlarını sürdürmek zorunda olan hayvanların yaşam hakkına saygı duyan insanların çoğalması.
Hadi bu konuyu genişletelim ve diğer blogger arkadaşlarımıza da görüşlerini iletmeleri için pas atalım: Zeynepin Yeri, Goddess Artemis ve Ozan E. Berberoğlu: Konu hakkında yazacaklarını gerçekten merak ediyorum. Tabi katılmak isteyen herkes de görüşlerini iletebilir, fevkalade olur.















