Jane Birkin: Gainsbourg'un Nefesini Uzaklara Taşıyan Rüzgar

Jane Birkin 18 - 19 Ocak'ta Babylon sahnesinde yeniden esecek ve konserin geliri Japonya'daki nükleer felalette zarar görenlere bağışlanacak.

Ane Brun:'Hayatın Anlamı, Hayatınızda Herşeyin Yolunda Olduğunu Düşündüğünüz Saniyelerde Gizli'

25 Kasım 2011 hayat takvimimizin en özel günlerinden biriydi. Konserden önce adına söyleşi demeye dilimizin varmadığı, bizde yaşamımız boyunca hatırı kalacak kahve sohbetimizde Ane Brun'u çok iyi müzisyenliğinin yanında, varoluş meselelerine kafa yoran, ölüm kadar, yaşamdan da korkan, uzun yollarla ve yolculuklarla barışık, müziğiyle kendi yaşam yolunu çizmeye çalışan bir kadın olarak tanıdık.

Destek Ol, Ekümenopolis Sinemalarda Gösterilsin

Şehirde yapılanların sorgulanması ve dönüşümde halkın söz sahibi olması gerektiğine inanan ve politikacıların tartışmaktan özenle kaçındıkları konuların kamuoyuna yansıtılması gerektiğini düşünen Ekümenopolis ekibi, belgeselin sinemalarda daha çok kişiye ulaşmasını sağlamak amacıyla Projemefon.com adresinde bir kampanya başlattı.

Erik Truffaz Quartet'ın Büyüsü

Erik Truffaz'ın 16 Aralık 2011'de Tamirane'de verdiği konserde hüzün dolu notaların uzun soluklu trompet sololarıyla birleşip ayrıldığı, trip-hop, elektronik ve drum'n bass denizlerine yelken açtığı bir gemideydik.

26 Şubat 2009 Perşembe

Ada' nın...

insanı,karıncası,
köpeği,
horozu,
ineği,
atı,
aşkı.

Güzelll

25 Şubat 2009 Çarşamba

İbo'nun Sulugöz Yutmuş Ağlak Çocuk Duyarlılığı

Geçen haftanın Pazar gününden bu yana memleket sınırları dahilinde yazılıp çizilmedik, dürtüklenip irdelenmedik yeri kalmayan bir olay konuşuluyor malumunuz: İbrahim Tatlıses-Yıldız Tilbe'nin canlı yayında ettiği kavga. Olayı ya izlediniz, ya da gazetelerden okudunuz, tekrarlamak lüzumsuz. Benim olaya maydanoz olma nedenim ise Yıldız'ın şarkılarının sözlerine de yansıyan içten ve samimi arabeskini İbo'nun sulugöz yutmuş ağlak çocuk duyarlılığına ve bol gözyaşlı yapış yapışlığına tercih ediyor olmamdır.

Televizyonda "eğlence yapcam" diye gereksiz belden aşağı dokundurmalar, "seni ben yarattım" horozlanmaları, tatlı-sert ağabey modlamalarında saçma sapan laf dokundurmalar ve üstüne tetikçi kabadayı pozları yetmezmiş gibi, artık son derece ustalaşılan - ya da öyle sanılan - duygus(e)lleşmeler ve "yalnızım dostlarım yalnızım yalnız" mısralarında vuku bulan önceden planlı ağlamaklık ile seyirci kafalama çabaları içindeki birinin sahteliğindense kendini her an yıkabilecek (ecnebiler self destruction diyor) bir kadının hesapsızlığı her zaman yeğdir.

Kıllarını permatikle alıyor olması, çorabını başkalarına aldırıması ya da programdan önce 13 bin dolarlık harcama yaptırtmış olması gibi şeyler olayın kuyruk acısı ile menajere söyletilmiş abesle iştigal laflardan başka bir şey değil. Kadınları aşağılama üzerinden itibar yönetmeye çabalayan adamlara ve onların sakşakçısı stüdyo gezentilerine siktiri çekiyor olabilmesi bile benim için Yıldız'ın değerini arttıran bir davranış oldu. Uzun lafın kısası, bana göre Yıldız bu olayda sonuna kadar doğru bildiğini okuyarak haklı bir tavır sergiledi. Hala yüksek ajitasyon ile onlarca kişiyi işsiz bırakmakla suçlanıyor olsa bile bu "Show" un kalkmasına aracı olması dahi takdir edilesi... Hem belki İbo sulugöz ağlaklığının yetmediğini anlar ve bir dahaki programa çıkmadan önce soğan doğrayıp ellerini yıkamadan gözlerini ovuşturur.

Self Destruction İyidir

Olay yeri videosu

Sırf bu şarkı için bile Yıldız diyorum Not: Bu yazı tamamen sitenin hitini arttırma kaygısı ile klavyelenmiştir.

23 Şubat 2009 Pazartesi

Bir Balkan Türküsü Olarak "Love Will Tear Us Apart"

Fatima Spar's 'love will tear us apart' cover

"Love Will Tear Us Apart" benim için her ne yapıyorsam o anda durup hipnotize olmuşcasına bir saygı ile dinlediğim bir parça olmuştur hep. Geçtiğimiz Cuma gecesi Ghetto'da sahne alan Fatima Spar ve Die Freedom Fries'ın yorumu ile şarkıyı hayatımda ilk defa sözlerine odaklanmadan, metalik rifflerinde içim ürpermeden ve bittiğinde birkaç dakikalığına donup kalmadan dinledim.

Dinledim ve bu olağanüstü şarkının siyah-beyaz hali ile zaten kusursuz olan soğuk notalarının pastel renklerle boyanıp yapıbozumuna uğradığını ve ortaya Ian'ın kusursuz vokalinden uzak, kusurlu, bir Balkan türküsü kadar oynak ve kanı kaynatan bir "Love Will Tear Us Apart" çıktığını gördüm.

21 Şubat 2009 Cumartesi

!f 2009' u Uğurlarken...

Bu sene !f ile mesaimiz çeşitli nedenlerle istenen düzeyde olmasa da, sağdan soldan gelen "fısıltılı tepkiler" ile avunuyor ve önümüzdeki maçlara bakıyoruz.
Bir dakika! Sanki !f bitmiş gibi davranıyorum. Halbuki bugün izleyecek iki filmim, yarın da Ankara'ya uğurlanacak kallavi bir film festivali(m) var.

Neyse ki !f bu sene daha interaktif. Bir blogu, bir de "Kendin Gör" diye bölümü var. "Kendin Gör" bölümü internetin ulaşılabilir kaynaklarında izleyiciye ulaşan filmler 3 kategori altında sunuluyor. "Uyan" bölümünde tüketim ekonomisi, savaş ve bencillik kıskacındaki dünyanın çıkmış çivisini sorgulayan filmler yer alırken "Canlan" bölümü ise gezegenin kısıtlı kaynaklarının nasıl tüketildiğini irdeleyen yapımları biraraya getiriyor. Sonuncu bölümde ise mikrofon söylecek sözü olanlara uzatılıyor.

Bu bölümdeki filmleri es geçmemenizi önerirken, bir ekleme de ben yapmak istiyorum. 2007 yılında 6. !f Uluslararası Bağımsız Film Festivali'nde gösterilen Dünyalılar / Earthlings filmini mutlaka izleyin.

20 Şubat 2009 Cuma

Greve karşı DVD Promosyonu

Bugün Sabah-ATV grevinde 7. gün. Sabah, satışlarının düşeceğinden endişe ediyor olmalı ki, hemen bir DVD seti promosyonuna girişti. Atilla Dorsay'ın tatlı sözlerine kanıp da kupon biriktirmeye başlamayın. Setin içindeki çoğu film zaten 3 ila 5 lira arasında değişen fiyatlarla satılıyor.

Ne demiştik? Sabah, Fotomaç, Takvim, Aktuel, Cosmopolitan, Bebeğim ve Biz, Otohaber, Sofra, Homeart, Bazaar gibi dergileri okumuyor, ATV izlemiyoruz.

Hep Destek, tam destek ya da Örovizyoncası Yes Destek No Köstek

Basın Özgürlüğü Grevde

Grev Blog'u

19 Şubat 2009 Perşembe

I Heart Google

Şu aralar Igoogle'a takmış durumdayım. Okumak istediğim her bir yayının bir arada, başlıklara ayrılmış bir biçimde durmasının yanı sıra, birbirinden eğlenceli temalarıyla uğraşmak, kısa aralıklarla değişen renk ve desenleri incelemek ve dahası birbirinden eğlenceli eklemeler yapabiliyor olmak pek keyifli oluyor. Kullandığım temalar arasında en iç açıcı bulduğum ise "Paul Frank". Okumalarıma birbirinden afilli maymun figürleri eşlik ediyor.

İlk çıktığından bu yana Gmail kullanıyorum. Google, geçtiğimiz günlerde Gmail'e sevimli temalar ekleyerek daha kişisel bir e-posta arayüzü sundu kullanıcılara. Igoogle kadar kişiselleştirilmiş Gmail'imi de severek kullanıyorum. Burada ise tema tercihim "tea house". Adını Mualla koyduğum sincapımsı yaratığın günün çeşitli saatlerinde koca bir bahçe içindeki evinde sürdürdüğü dingin yaşamı izliyorum. Sabah civcivlerine yem verdikten sonra bahçesini sulayan Mualla, öğle yemeğini bahçede yiyip evini temizliyor. Sonra da maymun komşusu ile evinin terasında 5 çayını yudumluyor. Akşam yemeğini yedikten sonra da uykuya dalıp yeni güne hazırlanıyor. Yeni gün demem lafın gelişi aslında, Mualla hergün rutin bir biçimde aynı işleri yapıyor. Google karakterlerin hergün farklı birşey yaptığı bir temayı henüz oluşturamadı.

Yalnızca el yapımı ürünlerin satıldığı Etsy'den Le Petit Prince kartlığı satın aldım. Uzun zamandır aldığım en pahalı şeydi doğrusu. İş güç ile ilgili teferruat şeylere hala tam anlamı ile adapte olamadığımdan en azından malzemelerimi kendime göre seçip acımı hafifletiyorum bir anlamda. Tabi Linda sayesinde Etsy'den haberdar olmak az buçuk acı vermiyor değil, zira şu, şu ve şu benim olsun istiyorum acilen.

Bugün havadan sudan gevezelik ediyorum, gereksinimim varmış sanırım. Güne başlarken birkaç notu daha aktarmak istiyorum: İstanbul bu haftasonuna birbirinden güzel konserlerle başlayacak. Yarın ve cumartesi günü Novelle Vague Babylon'da sahne alıyor. Nouvelle Vague bileti bulamayıp yaya kalanlar ise Ghetto'da Fatima Spar ve Die Freedom Fries'ın zirzop şarkıları ile teselli buluyor. Müzikten söz etmişken belirtmekte fayda var, 2009 Britt Ödülleri açıklandı ve "Rockferry" albümü ile geçen seneyi katlanılır kılan Duffy, "En İyi Albüm", "En İyi Kadın Şarkıcı" ve "En İyi Çıkış Yapan Kadın Şarkıcı" olmak üzere 3 ödül birden kazandı.

Ne varsa İngilizler'de Var

http://www.deezer.com/#music/result/all/duffy

18 Şubat 2009 Çarşamba

Basın Özgürlüğü Grevde

Bildiğiniz üzere geçtiğimiz hafta Cuma günü Turkuvaz A.Ş'ye bağlı Sabah ve ATV çalışanları sendikal ve özlük haklarını savunmak amacı ile greve başlamıştı.

Dün gelen bir haber, büyük balıkların "sendika, hak, işçi, emekçi" gibi kavramladan ne denli korktuklarını bir kez daha kanıtlar nitelikteydi. Turkuvaz A.Ş, greve katılan basın emekçilerinin iş akdini feshetmişti. İşten haksız bir biçimde çıkarılanlar bir blog aracılığı ile seslerini kamuoyuna duyurma kararı almışlar. İyi de yapmışlar, çünkü Türk Medyası'nın "amiral gemi"lerinde değil bu kadar detay, haberle ilgili tek satır okuyabilmek mümkün olmayacaktı.

Grevle ilgili tüm gelişmeleri http://sabah-atv-grevi.blogspot.com/ adresinden takip edebilirsiniz. Greve katılan basın emekçilerinin bir de ricası var: "Biz işler mahkeme dökülmeden, masa başında halledilsin istedik. Buna rağmen yapılan şeyler sadece bizim hırsımızı kamçılıyor. Değişen bir durum yok. Greve devam ediyoruz. Hatta şuandan itibaren bizim gruptan işten atılan bütün arkadaşlarla beraber devam ediyoruz. İster sendikalı, ister değil. Aynı şekilde işten atıldığımızı duyan bir sürü arkadaş da sendikaya üye olmaya başladı. Herkesten istediğimiz tek şey, bu usulsüzlüğe katılmamaları. Sabah, Fotomaç, Takvim, Aktuel, Cosmopolitan, Bebeğim ve Biz, Otohaber, Sofra, Homeart, Bazaar gibi dergileri okumamaları, ATV izlememeleri."

Sabah Gazetesi günlerdir "kedi boku gibi ne kokar, ne bulaşırım" temalı "Hangi tarafımızdan vazgeçelim?" reklamı ile beynimizi ütülüyor. Ben kendi adıma cevap vermek istiyorum: Sömürgen ve çıkarcı tarafımızdan vazgeçmekle işe başlayabiliriz pekala.

Alternatif Medya'dan Tepkiler (güncellenecektir)

Basında 20 Yıl Sonra İlk Grev Kararı

Sabah-ATV Grevi

13 Şubat 2009 Cuma

En Sonunda Yiycem Seni, Çıldırtıyorsun Beni... *

En çok sevdiğim arkadaş tipi, bana yeni filmler, kitaplar ve müzisyenler önerendir. Her ne kadar 40 yıl kölesi olmak gibi kişilik itibari ile karşı olduğum bir fedakarlık yapamasam da, kara kaplı defterimin "değerli insanlar" hanesine yazar, onlardan gelecek her türlü öneriyi seve seve dinlerim.

Geçenlerde dinleyecek yeni birşeyler bulmak için eşelenirken Gökşen imdadıma yetişti ve Fatima Spar'dan söz edip albümünü paylaştı. (Fatima Spar & Die Freedom Fries:Trust - 2008). O gün, bugündür hala aynı albümü, özellikle de "Sarabande" adlı parçayı sürekli dinleyip duruyorum. (hala alışamayanlar için: bu blog takıntılı birine aittir.)

Yeni bir müzisyen keşfetmenin keyfi ile kah 2006'dan Zirzop, kah 2008'den Trust albümlerini hatmederken Gökşen bir başka müjde daha verdi: Fatima Spar & Die Freedom Fries, 20 Şubat Cuma günü Ghetto'da sahne alacak. Kuru gürültüye gitmemesi için şimdiden önleminizi almanızı öneririm.

Tatlılar

Trust @ Youtube

Fatima Spar & Die Freedom Fries @ Myspace

* Fatima Spar & Die Freedom Fries'ın Zirzop albümündeki "Kibirli Ceviz" adlı parçadan...

Günden kalanlar:

- En çok sevdiğim şekerleme Beyoğlu Çikolatası.

- Film festivallerinde etrafta dolanan ve "entel sanatseverlerden nefffret ediyorum" diye homurdanarak dolaşan sözümona alternatif tiplerden hazetmiyorum. Üstelik film çıkışında "Ghetto'ya akmak, iki drink almak" şeklinde tikigilce (tiki resmi dili) konuşan da bunlar. Ayrıca, Emek Sineması'ndan çıkanlar neden ısrarla İstiklal Caddesi tarafına dönüp kalabalıkla boğuşurlar anlamam. Tarlabaşı yönüne dönüp aralardan gitmek daha kestirme.

- Danny Boyle'un Slumdog Millionare filmi fevkalade.

- Pera Müzesi'nde Akira Kurosawa'nın desenlerinden oluşan bir sergi var.

- Sokak kedileri dünyanın en harkulade yaratıkları.

- Patrick Wolf'un "Agustine" şarkısındaki şu mısra: "Thinking, why does love leave me so damn cold..." Uzun zamandır dinlediğim en harkulade söz öbeği olmalı.

12 Şubat 2009 Perşembe

Güneş Bize Yeter

Roll dergisi'nden aldığımız bir habere göre, 26 Şubat - 1 Mart tarihinde İstanbul'da düzenlenecek olan 2. Güneş Enerjisi Teknolojileri Fuarı kapsamında ilginç bir konser gerçekleşecek. "Güneş Şarkıları" adlı albümünün hazırlıklarını sürdüren müzisyen Taner Öngür'ün Serap Yağız ve Suların Uğultusu isimli grubu ile fuarın açılış günü olan 26 Şubat'ta vereceği konser, tamamen güneş enerjisi ile beslenen bir ses sistemi ile gerçekleştirilecek olması nedeni ile Türkiye'de ve dünyada bir ilk olma özelliğini taşıyor.

Öngür, konserin amacını şu sözlerle açıklıyor: ''Bu konuda çalışmamızın amacı, küresel ısınma ve hızla gelişen yenilenebilir enerji çalışmalarının, kültür ve sanat hayatında bir yankı bulması, bu konunun hayatın her alanında önemli bir yeri olması gerektiğini düşünmemizden kaynaklanmaktadır. Küçük bir araştırma neticesinde, müzik sektörünün yoğun bir şekilde elektrik enerjisi tükettiği düşünülürse, bunun sadece müzik üretiminde bile önemli bir yer tuttuğu görülecektir. Gelişen teknoloji sayesinde, bugün ses sistemleri çok gelişmiştir. Kitlesel etkinliklerde, (konserler, festivaller, eğlence mekanları gibi ) genellikle mazot kaynaklı jeneratörler kullanılmaktadır. Hem bu konuda başka yollar olabileceğini düşündürmek, hem de bir örnek oluşturabilmek adına, Güneş Enerjisi Teknolojileri Fuarı'nda, gönüllü olarak bir konser vermeyi düşündük. Böylece, 26 Şubat 2009'da, güneş enerjisi teknolojileri fuarının açılış gününde, ülkemizde (hatta dünyada) ilk defa bir müzik konseri, güneş enerjisi ile beslenen bir ses sistemi ile gerçekleşecek. Konserimizde, güneş şarkıları albümümüzde yer alacak şarkılarımızı icra edeceğiz. Güneşin, dünyanın var olduğu andan beri, insanların duygu ve düşüncelerindeki etkiyi, şarkılarla dile getirmeye çalışacağız. Umarız, bu yaşadığımız sıkıntılı ve gelecek umutlarımızın bir ölçüde yok olduğu günlerde, yeni umutlar ve gelecek için yeni fırsatların doğduğu bir dönemin başlangıcı olur".

Rüzgar, Güneş Bize Yeter

Türkiye Kyoto Protokolü'nü Kabul Etti

10 Şubat 2009 Salı

Basın Grevde

9 Şubat 2009 Pazartesi

7. Uluslararası Gezici Filmmor Kadın Filmleri Festivali 9 Mart - 12 Nisan 2009 tarihlerinde başlıyor

7. Uluslararası Gezici Filmmor Kadın Filmleri Festivali’nde 4 ilde 15 ülkeden 45 film gösterilecek. Festivalin bu yılki teması “Beden”.

Bu yıl yedincisi düzenlenen Uluslararası Gezici Filmmor Kadın Filmleri Festivali’nin İstanbul ayağı 9-15 Mart tarihleri arasında gerçekleşecek. Festival kapsamındaki filmler, Fransız Kültür Merkezi ve İstanbul Modern salonlarında seyredilebilir.
Festivalin “Tema” bölümünde, kadın bedenini mülkiyet, siyaset, şiddet ve savaş alanı yapanlar ile yasaklar, yasalar, ayıplar, utançlar, taciz ve dayakla zapt edenlere karşı lafını sakınmayan filmler seyirci ile buluşacak. Aynı zamanda kadınların da kendi bedenlerini diyet, güzellik ve estetik sektörlerinin dayatmasıyla bu baskılamaya teslim ettiği gerçeğini es geçemeyen ironik filmlere de festival programında yer veriliyor. Yani Filmmor, kadınlara “İğneyi kendine, çuvaldızı başkasına batırması gerektiğini” hatırlatıyor bir anlamda...
“Kadınların Sineması” bölümünde ise sinemanın emekçi kadınlarının sinema setlerinde var olma mücadelelerini ve deneyimlerini yine kadın yönetmenlerin kamerasından yansıtan filmler izlenebilir.
Film gösterimlerinin yanı sıra “Kadın Bedeninin Seyri: Sinemada Beden ve Cinsiyetçilik” paneli, film okuma atölyesi ve yönetmenlerle söyleşilerin de yer alacağı festival, 2008 Türkiye Sineması Cinsiyetçilik Ödülleri / 1. Altın Bamya’ya da ev sahibeliği yapacak.
20-21 Mart’ta Manisa, 5-6 Nisan’da Urfa ve 11-12 Nisan’da Trabzon’da izlenebilecek festivalin programı önümüzdeki günlerde açıklanacak.

5 Şubat 2009 Perşembe

Türkiye Kyoto Protokolü'nü Kabul Etti

Kyoto'yu İmzala
Türkiye, Kyoto Protokolü'ne taraf olmasını sağlayan yasa tasarısını kabul etti. Türkiye'nin sona ermesine birkaç sene kalmış olsa da Kyoto Protokolü'nü imzalaması umut verici bir gelişme olarak düşünülebilir. Dünyada en fazla sera gazı üreten ABD ise ülke çıkarlarını gerekçe göstererek Anlaşma'ya imza atmayı reddetmeyi sürdürüyor. (Türkiye'nin de yıllarca imza atmamasının nedeni olarak da "milli çıkarlar" gösterilmişti.)

Güncelleme:

İşim gereği, her gün onlarca gazeteyi okuma imkanım oluyor. Rutin taramamın yanı sıra, dün özellikle Kyoto Protokolü ile haberlere de dikkat ettim. Çoğu gazete en arka sayfasında küçücük bir sütun ayırmıştı. Konu ile ilgili tek dişe dokunur haber, dünkü Cumhuriyet Gazetesi'nde yayınlandı. (küpürünü saklamıştım ama işyerindeki bilgisayarımda unuttuğumdan pazartesi ekleme yapabileceğim, mutlaka okunması gereken bir yazı.)

Kyoto Protokolü'nün sonunda imzalanmış olması çevrecileri memnun etti etmesine ama akıllarda soru işaretleri de kalmadı değil.

Çevre ve Orman Bakanı Veysel Eroğlu, tasarının mecliste kabul edilmesinden sonra yaptığı teşekkür konuşmasında "bundan sonra yapılacak uluslararası anlaşmalardaki pazarlıklarda elimiz güçlenecek." diyerek Türkiye'nin Kyoto Protokolü'ne katılımını açıkladı. Halbuki, küresel iklim değişikliği karbon borsalarında alınıp satılacak, yuvarlak masalarda pazarlık konusu olacak birşey değil. Türkiye'nin yerküreye bıraktığı karbon ayak izinin büyüklüğü gitgide artmayı sürdürüyor. Birkaç çarpıcı veri iletmek gerekirse; Türkiye'nin sera gazı üretimi 1990 yılından bu yana yüzde 82 gibi oranda artmış durumda. En çok karbon salımı yapan ülkeler arasında 23'üncü, AB ülkeleri arasında ise 7. sırada bulunuyoruz. Bu verileri daha da somutlaştırmak ve gündelik hayattan örnekler vermek gerekirse; Türkiye'deki konaklama tesislerinin yüzde 82'sinde arıtma tesisi bulunmadığı, 12 milyonu aşkın motorlu taşıtın trafiğe çıktığı ve ulaşımın büyük ölçüde karayolu üzerinden sağlandığı söylenebilir. Bütün bunlara karşın, değil vatandaş ya da özel sektör, Protokol'e imza atan hükümetin bile durumun ciddiyetini anladığından endişe duyuyorum. Protokol hakkında yapılan konuşmalarda karbon borsası lafının sıkça geçiyor olması da bu tezimi doğruluyor sanki. Karbon borsası, "dünyaya en fazla sera gazı salan baba ülkeler" arasında olmayanların kullanmadıkları karbon emisyonunu hisse olarak satma olanağına sahip oldukları piyasa anlamına geliyor. Böylece gelişmiş sanayi ülkeleri karbon emisyonunu azaltacak teknolojiler geliştirmek ve bunlara yatırım yapmak yerine, borsada "az kirletici ülkeler"den kota satın alarak hesaplarını düze çıkarıyorlar. (konu ile ilgili detaylı bir yazıyı buradan okuyabilirsiniz.) Bu uygulama, Kyoto Protokolü'nün en çok tartışılan maddelerinden biri.

Yine de Kyoto Protokolü'nün uzun uğraşlar sonra imzalanmış olması, karbon salınımını ve küresel iklim değişikliğinin varlığını kabul etmek anlamına geliyor. Ampulleri tasarruflu olanlarla değiştirmek, enerjiyi verimli kullanmak ve toplu taşıma kullanmak lokal bazda çorbaya tuz sağlasa da, daha büyük adımların hükümetler ve endüstriler tarafından atılması şart. 2009 yılındaki Kopenhag zirvesi, herkesin samimiyetini/samimiyetsizliğini açıkça ortaya koyabileceği önemli bir mihenk taşı olacak gibi gözüküyor.

Not: Küresel Eylem Grubu, 25 Nisan 2009'da "Başka Bir Enerji Mümkün, Gezegeni Kurtar" talebiyle bir eylem düzenliyor. Eylemde yenilenebilir enerji gündeme getirilecek ve hükümet karbon borsasına çok bel bağlamaması ve küresel iklim değişikliğinin etkilerinin azaltılması için gereken önlemleri "gerçekten" alması yönünde bir kez daha uyarılacak.

İlgili Bağlantılar

Kulaktan Kulağa Clara Luzia

2000'li yıllardan itibaren ecnebi memleketlerde patlayan "miyavlar gibi şarkı söyleme" modası tüm hızı ile sürüyor. Her ne kadar PJ Harvey, Patti Smith ve Marianne Faithfull gibi çatallı ve hırçın sesleri müzik zevkimizin "efsaneler" hanesine yazmış olsak da, Cat Power, Emily Haines, Feist, Blonde Redhead ve Bat for Lashes gibi müzisyenlerden alışkın olduğumuz kadınsı tınıyı da bağrımıza bastık. Yeniyetme Clara Luzia'nın vokaline de yansıyan bu tını, kendisinin "bahar yeli" gibi akıp giden şarkılarını sevilir kılıyor.

Kendisini canlı dinlemek isteyenleri fazla bekletmeyen Clara Luzia, 8 Şubat'da Arkaoda'da sahne alacak. Sevenlerine duyurulur.

Kim Bu Clara?

Clara Luzia'nın Resmi Sitesi

1 Şubat 2009 Pazar

İstanbul'dan Neler Gitsin, Neler Gelsin?

Timeout İstanbul dergisinin Ocak sayısında İstanbul'dan Neler Gitsin, Neler Gelsin? başlıklı keyifli bir yazı yayınlanmış. Madem bu şehirle ilgili herşeyi üzerimize vazife görüyoruz, bu konuda kalem oynatmamızda sakınca yok.

Gitsin:

- Dört bir köşesi plazma ekranlarla çevrili cafe-restaurantlar: Abartısız hepsinde MTV veya sonu TÜRK ile biten müzik kanallarından biri açıktır ve hiç niyetiniz olmadığı halde sizi 50 cent, İsmail YK, Hadise ya da Lerzan Mutlu dinlemeye mecbur bırakırlar.

- Pantolon paçalarını çizmelerinin içine sokan şehir Calamity Jane'leri: Şu pantolon paçasını çizmelerin içine sokma modası bitsin gitsin artık.

- Hepsi bir örnek gezen "ıkın"canlar: Hazır Calamity Jane'ler gitmişken, ellerinde kahve dükkanlarından alınma karton kutularla caddelerde piyasaaağ yapan özenti "ıkın"canlar İstanbul'un tüm caddelerinden temizleniversin.

- Soğan-Sarımsak Kokulu Toplu Taşıma: Akşam yemeğinde soğanlı-sarımsaklı yemekleri mideye indirdikten sonra ağız temizliğini yapmadan vurup kafayı yatan ve sabah olunca da aceleden (!) unutan yurdum insanının buram buram kokuttuğu toplu taşıma araçları gitsin. Diş macunu reklamlarında olduğı gibi her köşe başına bir stand kurulsun ve koku yayanlar zorla oturtulup temizlendikten sonra araçlara binmelerine izin verilsin.

Metroda "engelli" asansörüne binmekte ısrar eden dıngıllar: Adı üzerinde "engelli" vatandaşların kullanımı için ayrılan asansörlere binen dıngıllar görmek istemiyoruz. Sapasağlam insanların doldurduğu asansörlerin dışında kalan yaşlı, hamile ve engelli insanlar görmekten sıkıldık. Bu asansörlere "akıl engelliler için değil, bedensel engelliler içindir." yazısı konulursa sorun çözülür mü?

- Araçlarını kaldırımda bırakan sürücüler: Daracık sokakları sağlı sollu işgal etmeleri yetmezmiş gibi, bir de kaldırımları hakimiyetleri altına alan bilimum motorlu taşıtların tez zamanda köküne kibrit suyu ekile.

- Ucubik kürkleriyle kendilerini primadonna sanan acuzeler: Sert mi oldu? Hah, az bile. Vücudundakilere "istenmeyen" yaftasını yapıştırıp o lazer epilasyoncu senin, bu ağdacı benim dolaşan ama semt pazarlarının portakal kasası tezgahlarından "kaldırdıkları" tavşan ya da kedi kürkü olması muhtemel iğrenç çullarla İstanbul sokaklarını kirleten acuzeler yokolsun, gitsin. Hatta hazır başlamışken dünyadan da yokolup gitsinler.

- Metrobüs yollarının "giyotin" bariyerleri: Kelle koltukta sözü bu kentte mübalağa değil. Çakma metrobüs yolundaki korunaksız bariyerler için önlem alınsın.

- Kentsel dönüşüm adı altında İstanbul'u kimliksizleştiren yerel yönetimler: Eh, hazır yerel seçimler de yaklaşıyor, Sulukule benzeri "yıkımları" yaşamamak dileğimiz gerçek olur mu?

- Süzer Plaza: Ve elbette bilimum kaçak yapılar, kuleler, avm'ler.

Gelsin:

- Ciguli, Tom Waits ve Leonard Cohen: Nemin insanın nefesini kesmediği, denizden esen ılık rüzgarın saçları dalgalandırdığı, rakı kadehinin içinden vapurların akıp geçtiği bir bahar akşamında bu isimleri dinlemek uzak bir hayal olmasa gerek.

- Daha fazla vejetaryen lokantası: İstanbul'un otlarından bihaber yaşamayan bir nesil hayal ediyorum. Yüzlerce sebzenin yetiştiği ülkemde Yeditepe'yi kebapçıların hegemonyasına terketmek de neyin nesi?

- İstanbul'a sinematek yakışır: 1960-1970'li yıllarda İstanbul'da sinematek olduğunu biliyor muydunuz? 80 darbesinin silip süpürdüğü Sinematek, bugünün İstanbul'unda hala büyük bir eksiklik olarak göze çarpıyor. 2 sene önce yazmıştım, bahane ile tekrarlıyorum: İstanbul'a Sinematek yakışır. Ah Güzel İstanbul, Fosforlu Cevriye, Bitmeyen Yol gibi filmleri İstanbul Sinematek'inde yeniden izlemek hoş olmaz mıydı sizce de?

- Açıkhava Sineması: Bu kent eskiden sokakta yaşarmış. Şimdi yeraltı ve yerüstü hapishanelerinde boğulurcasına yaşayıp gider olduk. İstanbul'un bir sinematek'i olsun, olmuşken bir de açıkhava sineması olsun, tahta sandalyeleri, kopup duran eski filmleri, bir de rulo rulo tuvalet kağıtları olsun.

- Daha fazla vapur seferi: Deniz otobüsleri pragmatik yanımıza hitap ediyor, vapurlar ise sanatçı ve yaratıcı. Yana yakıla koşturmadığımız, bir yerlere yetişmek için kıçımızı yırtmadığımız mutlu anlarda Kadıköy'den Bebek'e, Bostancı'dan Eminönü'ne ve hatta Bostancı'dan Üsküdar'a vapur keyfi... Hayali bile güzel.

- Sokaklarda itilip kakılmadan, canlarına kastedilmeden yaşayıp giden kedi-köpekler: Her sokağın başında içleri su ve yemek dolu kaplar... Daha da ötesi, sokakta yaşamlarını sürdürmek zorunda olan hayvanların yaşam hakkına saygı duyan insanların çoğalması.

- Sokak çalgıcıları: Ellerinde akordeon, "sevişmek ah ne hoştu/ yıldızların altında" şarkısını icra ederek sokağı boydan boya geçen sokak çalgıcıları nerde şimdi? Bu şehir yıllar yılı müzikle varoldu, kayıp notaların peşindeki upir öyküleri ile yoğruldu, musiki üstadlarının sazında rakı şişesine doldu... Durum böyleyken onlarsız olmuyor, dönsünler artık.

Hadi bu konuyu genişletelim ve diğer blogger arkadaşlarımıza da görüşlerini iletmeleri için pas atalım: Zeynepin Yeri, Goddess Artemis ve Ozan E. Berberoğlu: Konu hakkında yazacaklarını gerçekten merak ediyorum. Tabi katılmak isteyen herkes de görüşlerini iletebilir, fevkalade olur.