Jane Birkin: Gainsbourg'un Nefesini Uzaklara Taşıyan Rüzgar

Jane Birkin 18 - 19 Ocak'ta Babylon sahnesinde yeniden esecek ve konserin geliri Japonya'daki nükleer felalette zarar görenlere bağışlanacak.

Ane Brun:'Hayatın Anlamı, Hayatınızda Herşeyin Yolunda Olduğunu Düşündüğünüz Saniyelerde Gizli'

25 Kasım 2011 hayat takvimimizin en özel günlerinden biriydi. Konserden önce adına söyleşi demeye dilimizin varmadığı, bizde yaşamımız boyunca hatırı kalacak kahve sohbetimizde Ane Brun'u çok iyi müzisyenliğinin yanında, varoluş meselelerine kafa yoran, ölüm kadar, yaşamdan da korkan, uzun yollarla ve yolculuklarla barışık, müziğiyle kendi yaşam yolunu çizmeye çalışan bir kadın olarak tanıdık.

Destek Ol, Ekümenopolis Sinemalarda Gösterilsin

Şehirde yapılanların sorgulanması ve dönüşümde halkın söz sahibi olması gerektiğine inanan ve politikacıların tartışmaktan özenle kaçındıkları konuların kamuoyuna yansıtılması gerektiğini düşünen Ekümenopolis ekibi, belgeselin sinemalarda daha çok kişiye ulaşmasını sağlamak amacıyla Projemefon.com adresinde bir kampanya başlattı.

Erik Truffaz Quartet'ın Büyüsü

Erik Truffaz'ın 16 Aralık 2011'de Tamirane'de verdiği konserde hüzün dolu notaların uzun soluklu trompet sololarıyla birleşip ayrıldığı, trip-hop, elektronik ve drum'n bass denizlerine yelken açtığı bir gemideydik.

30 Ekim 2007 Salı

Söz

BeirutCarousels
zeyrek-3-1

Carousels twirl all around exited youth,
 
I do not mind at all.
 
We’re tonight in a world full of thrills - it can (come) carry me up,
 
far above it all.
 
 ***
It’s a long way down from here to the sound.
 
Watch the faces go ‘round
 
to the stars
 
then the ground.
zeyrek-5-1
Ferris wheels carried us away
 
not so long ago.
 
Times I’ve betrayed.
 
Where would we be now if I had taken your hand?
 
Well the years they pass by slow, don’t they?
 
 ***
 
It’s a long way down from here to the sound.
 
Watch the faces go ‘round
 
to the stars
 
then the ground.


(Carousels- Beirut)

Kendi kendime karar vermiştim. Tutamayacağım sözler vermeyecektim.Söz verdiğim gibi, fotoğrafları Zeyrek'in çocuklarına götüreceğim.

Zeyrenkler-Devam

Günümün geri kalanını; zeyrek-6-1
zeyrek-12-1
zeyrek-kızlar-1

rengarenk çocuklara boyadım.

Zeyrenkler

zeyrek evler-1
Aradan koca bir yıl geçti... Yine Zeyrek'teyim. Zeyrek'in otantik, turistik, fantastik oluşu değil derdim. Herşeyi çok bilenlerden, kültür kumkumalarından, önyargılılardan ve okumuş cahillerden sıkılmıştım. Bulunduğum yer, kötü bir maviye boyanmıştı, başka renklere ihtiyacım vardı.
zeyrek-1-1

Buldum.

Hazret

cami+bayrak-1
hazret

29 Ekim 2007 Pazartesi

Yürüyüş

yürüyüş

Cumhuriyet'in kuruluşunun 84. yıldönümünde, Boğaz'da çok görkemli bir havai fişek gösterisi yapılacakmış. Türkiye Cumhuriyeti'nde herşey tıkır tıkır tıkır tıkırında olduğundan görkemli ve gösterişli kutlamaları elbette hakediyoruz. Ne de olsa artık Türkiye'nin Güneydoğusu'nda savaş çanları çalmıyor, aydınlar sokak ortasında güpegündüz katledilmiyor, her gün onlarca ölü çocuğun cenazesi kalkmıyor memleketin her köşesinden. Yürüyor, slogan atıyor, marş söylüyor, güya gelişiyoruz ama Türkiye Cumhuriyeti kurulalı 84 koca yıl geçti, hala 10. Yıl Marşı'nı aşamadık. Boğaz'da havai fişek gösterileri, Taksim'de kadınların pandiklendiği halk konserleri, en büyük, en kocaman bayrak, en gürültülü sloganlar...Bütün bunlar sonsuza kadar yaşayacak Türkiye Cumhuriyeti için. Hepsini hakediyoruz. Ya da kendimizi rahatlatmaya, Can Baba'nın dediği gibi aklanmaya, paklanmaya ihtiyacımız var. Ondan bu kadar çok gürültü patırtı çıkarıyoruz, bundan dolayı bu gösteriş merakımız...

Milletçe

Aklanmaya da

Paklanmaya da

Çivit

Çivit

Çivit

Çivit

Çivit

Çivit

Çivit

Çivit

Çivit

Çivit

ÇİVİT MAVİSİ

(Taksim Mitingi’nden İzlenimler , Can Yücel)

ÇareSiz(sin)İz...

çaresizsiniz-1

27 Ekim 2007 Cumartesi

*

istanbul

İstanbul’da, vapur ve deniz otobüsü iskelelerinin yanına konuşlanmış çay bahçeleriyle ilişkiyi güzel deniz manzarası ve kablosuz internet ile sınırlamakta fayda var. Aksi taktirde küçük bir bardak çayı ve içinde peynirin esamesi okunmayan kaşarlı tostu 5 ytl gibi bir fiyata satmaları yetmezmiş gibi garsona günaydın demenizle potansiyel “iş atan fingirdek hatun” görülmeniz bir olur. Tabi bay garsonun müstakbel zamazingosu olarak işletmede gördüğünüz muamele de fevkaladedir. Hesap istemek için garsonu çağırdığınızda yanındakiler size çaktırmadıklarını sanarak “Ştt, oğlum bak, seninki çağırıyor…” derler. 5 lirayı paşa paşa ödeyip kafanız önde, yürür gidersiniz. Geviş getirir gibi bir sesle “hanfendi, iyi günler!” dediklerini duyarsınız.

Derin bir nefes, sonra yola devam.

Ama bu İstanbul denen memleketin bütün sahillerindeki çay bahçeleri de mi böyle olmak zorundadır?

Bari şu tostu adam gibi yapsalar…

23 Ekim 2007 Salı

Ian Tanrı Değil...

1 saat kadar önce, sağanak yağmurun altında hızla giden bir araçta cam kenarına oturmuş, son ses “She’s Lost Control”ü dinliyordum. Yağan yağmur, hele de sağanak halindeyse, melankoliden çok bir rahatlama duygusu yaratır üzerimde. Hava sanki saatler boyunca tuttuğu gözyaşlarını salıvermiş ve rahatlamıştır, ortalık temizlenmiş ve tenhalaşmış gibidir. Çoğu kişinin, yapay ya da gerçek, içine düştükleri bunalımların eşlikçisi Joy Division yağmurla aynı etkiyi bırakır üzerimde. Genelin aksine, melankoli duygusundan ziyade, gerçeklerle yüzleşmek, gerektiğinde hıçkırarak ağlamak ama sonunda rahatlayarak her şeye yeniden başlama gücünü toplamak gibi bir duygudur bu.

Son günlerde izlediğim en iyi filmlerden biri olan Control/ Kontrol, adı itibariyle hem Ian Curtis’in kimilerince sahne show’u (!) sanılan epilepsi hastalığına, hem de kendi gibi epilepsi hastası bir kız için yazdığı “She’s Lost Control” adlı muhteşem şarkıya atıfta bulunarak daha başlamadan kendini sevdiriyor. Ian’ın bir bakıştan, bir duruştan ya da pozdan ibaret olmadığını sürekli vurgulayan filmin en iyi tarafı, Ian’ı bir rock yıldızından öte hatalarıyla sevaplarıyla, çelişkileriyle ve bunalımlarıyla, yani insan yönüyle anlatması. Joy Division’dan 16 yaşından beri vazgeçememiş ve hayatının önemli dönüm noktalarının fonunu Joy Division şarkılarıyla kurmuş biri olarak Anton Corbijn’in filminin öncelikle Ian Curtis’in basit birer taklidi olmaktan öteye gidememiş “fucker loser” edalı yeni yetmelere sert bir tokat çarptığını da söylemem gerek. Kabul, o meşhur konserde Sex Pistols'lı kızıl şeytan "bu geceden sonra ananızın mutfak parasıyla kendinize gitar alıp bir grup kurun" demişti ama safi pozdan, siyah göz kaleminden ve modadan ibaret olun, idolünüz olan grupların 3.sınıf kopyası olup gerisini koyverin önerisinde bulunmamıştı. Joy Division da bu konserden sonra kendilerini sahnelere atan gruplardan biriydi ama kendilerine özgüydüler. Kontrol, Joy Division'un özgünlüğünde payı olan o arada almışlık duygusunu ve Ian'ın kaleminden dökülen çelişkileri gerektiği gibi izleyicisine aktardığı için bir tam puan daha alıyor benden.

Film süresince birbirinden güzel konser sahneleri ve Joy Division şarkıları akıp gidiyor. Ian’ı oynayan Sam Riley, 80’lerin kült ozanını başarıyla canlandırmış. Bu rol için Jude Law’in seçilmediğine ne kadar sevinsek azdır doğrusu. (Law, tipi itibariyle Curtis'den ziyade Justin Timberlake'i hatırlatıyor bana yoksa kendisiyle bir alıp veremediğim yok.) Diğer oyuncular da rollerinin hakkından başarıyla gelmişler. 80’lere dair pek çok ayrıntı filmde hakkıyla kullanılmış. Anton Corbijn, Ian Curtis’in ve Joy Division’un bütün plak görsellerinin ve fotoğraflarının siyah beyaz olmasını göz önüne alarak filmi de baştan sona siyah beyaz olarak çekmiş. Bunun yerinde bir karar olduğunu filmin üzerinizde bıraktığı etkiden anlıyorsunuz. Filmin olay örgüsü kurulurken büyük ölçüde Ian'ın eşi Deborah'ın "Touching From A Distance" adlı kitabından yararlanılmış.

Kontrol, elbette Ian’ın 18 Mayıs 1980’de hayatına son vermesiyle bitiyor. Karısı Deborah “Yardım edecek kimse yok mu?” diyerek çırpınırken, Ian’ın yalnızlığı daha da artıyor. Filmde anlatılana göre Ian, Joy Division'un bu kadar ünlenmesini asla istememişti zaten.Tanrı ya da ilah olmak yerine gözden uzak olmayı yeğlediğini hep söylüyordu. Bu açıdan bakıldığına, aynı yeni yetmeliğinde plaklarını elinden düşürmediği Bowie'nin bir şarkısında söylediği gibi 30'una gelmeden, kendisi için en uygun bulduğu sonla çekip gitti hayatımızdan.

22 Ekim 2007 Pazartesi

Irina Palm

Eylül ayındaki Patti Smith konserine biletsiz kalma faciasından sonra bu sefer erken davranıp Filmekimi daha başlamadan izlemek istediğim filmlerin bir listesini çıkardım ve biletler satışa çıkar çıkmaz yerimi garantiye aldım. Herhangi bir etkinlikte gala gecelerinin kalabalığından fazlasıyla sıkıntı duyan asosyal bir yabani olsam da hem izlemek istediğim filmlerin diğer seanslarının çalışma programıma uymaması, hem de kimi filmlerin vizyona girmeyecek olması nedeniyle derin bir nefes alıp İstiklal caddesi’nin olağan kalabalığı ile Emek Sineması’nın sokağındaki kalabalığı atlatıp neredeyse her akşam İstanbul’un en güzel sinema salonun koltuğuna kuruluyorum. Film başlamadan önce gösterilen reklamlar esnasında Emek’in tavan süslemelerini inceliyor ve etrafa kulak misafiri oluyorum.

İlk izlediğim film, Marjane Satrapi’nin İran Devrimi sürecini anlatan animasyon filmi Persepolis’ti. Persepolis’i vizyona girince yeniden izlemek ve çizgi romanını edinmek istiyorum, aslında film hakkında detay vererek henüz izlememiş olanların tadını kaçırmak istemiyorum. O nedenle, Irina Palm’dan bahsedeceğim, torunu için kötü yola düşen “otuzbirci” büyükanne’den…

Yeşilçam sağolsun, çok sevdiği bir yakınının ölümcül hastalığını tedavi ettirmek için türlü türlü yola bulaşan fedakar insan metaforuna hiçbirimiz yabancı değiliz. Hatta bir çırpıda aklıma geliveren ilk örnek olan “Sana Tapıyorum” adlı filmde Zeynep Değirmencioğlu’nun canlandırdığı Ayşecik, ölmek üzere olan annesini kurtarmak için kötü adamların pavyonunda dans etmeye başlıyordu ki bu pis işte çalışmaya başladığında yalnızca 15 yaşında bir genç kız olduğunu hatırlatalım. Bu filmin senaryosundan ziyadesiyle etkilendiğini düşündüğüm “Irina Palm”da ise Faithfull’un büyük bir başarıyla vücuda getirdiği Maggie, hasta olan torununun tedavisi için gereken parayı kazanmak için iş aramaya başladığında sıkça bir ayağı çukurda bir yaşlı kadın muamelesi görüyor. Nihayet “hostes” arayan bir Sex Show barına başvurduğunda, kendisine reva görülen işte yalnızca “elleriyle çalışarak” iyi haftalık alabileceğini öğreniyor. Önce kendisine yapılan tuhaf teklifi reddeden Maggie, ölmek üzere olan torunun durumunun aciliyetini göz önüne alarak “hand job” kariyerine adım atıyor. El becerisi sayesinde gitgide sahaların aranan yıldızı olan Maggie, yani sahne adıyla Irina Palm, bir yandan dedikoducu komşularından saklanırken, öte yandan parayı nasıl bulduğunu merak eden oğlundan fersah fersah kaçıyor. İlerleyen günlerde ünü giderek yayılan Irina, kendisine bu işi öğreten arkadaşının işsiz kalmasına sebep olacak, yeni iş teklifleri alacak ve bütün bunlar yetmezmiş gibi bir de patronuna aşık olacaktır. Bütün bu çelişkilerin gölgesinde kendini torununu kurtarmaya adayan Maggie, sevimli bir amatör olarak işle özelini sıkça birbirine karıştırmaktan beis duymayacaktır.

Patronu Miki’nin de özellikle vurguladığı üzere Maggie, gerek yürüyüşündeki zerafet, gerekse Marianne’den ödünç aldığı çatallı sesiyle “cami yıkılmış ama mihrap yerinde” tabirine uygun bir kadın portesi sunuyor. Bu yetmezmiş gibi, kocasının ölümünden yıllar sonra yeniden aşık olduğu Miki sayesinde kendine güveni yerine geliyor. Filmi izlerken yanımda oturan bir kadının söylediği gibi: “Bak görüyor musun, kadın aşık olunca birden güzelleşiverdi.” Kendisi biliyor mudur bilinmez ama mazbut Maggie rolüne kandığımız Faithfull, bir zamanlar az canlar yakmadı. Yine de, Thelma ve Louise'in unutulmaz soundtrack'inde yer alan "The Ballad of Lucy Jordan" adlı şarkısında olduğu gibi, kocasını kaybedene kadar kendi olamamış kadınların öykülerini başarıyla canlandırmaya devam ediyor. Elbette bütün bunlar, “Irina Palm”ın senaryosunun “Sana Tapıyorum” dan etkilendiği gerçeğini değiştirmiyor(!). Yine de yönetmen Garbarski’nin özenli yönetimi ve pek tabi oyuncuların doğallıkları filmi tekdüzelikten kurtarıyor.

Uzun zamandır sinema başlığı için bir yazı yazmamıştım, çok iyi geldi. Zencefil'in sebzeli lazanyası masaya geldiği için kısa bir keyif arası veriyorum şimdi. Önümüzdeki günlerde ektiğim filmleri incelemeye devam edeceğim. Zencefil'i hem İstanbul rehberi adının hakkını verebilmek adına, hem de gazetelerdeki büyük köşecilerimiz kültürsel aktivitelerine gurmelik deneyimlerini karıştırmayı sevmelerini örnek alarak işin içine katıyorum.

19 Ekim 2007 Cuma

Kitap Kurtlarına Duyrulur

Can Yayınları'nın Galatasaray'da bulunan satış mağazasının "Ucuzca" adlı bu bölümünde yer alan kitaplar 2-3-4 YTL gibi fiyatlara satılıyor.
Can Yayınları'nın yeri Galatasaray Lisesi'nin hemen yan sokağında, Ara Cafe'nin bitişiğinde. Açık adresi ise: Hayriye Caddesi No:2, Galatasaray.

18 Ekim 2007 Perşembe

Borges'ten Milliyetçilik Tanımları

Dün gece Türkiye- Yunanistan maçını izledim ayağım tepemde yatarken. Sonra reklamları. Milliyetçiliğin, şövenizmin cılkını çıkarmalarına sinirlendim. Bir spor karşılaşmasını elbirliği ile vatan-millet-sakarya muharebesine çevirmelerine tepem attı. “İyi oynayan kazandı.” cümlesini ağızlarında gevelemelerine de öyle. Merak ediyorum, “benden olmayan düşmanımdır.” mantığını ne zaman terk edeceğiz? Jorge Luis Borges'in “Öteki Soruşturmalar” adlı kitabında yer alan “Zavallı Bireyselliğimiz” başlıklı makalesindeki saptamaların Türkiye’deki yurtseverlik tanımına da cuk oturduğunu düşünüyorum: “Yurtseverliğin yanılsamalarının sınırı yok. Çağımızın ilk yüzyılında Plutharkos, Atina mehtabının Korinthos mehtabından üstün olduğunu ileri sürenlerle dalga geçiyordu. Milton, XVII. Yüzyılda Tanrı’nın kendini herkesten önce sevgili İngilizlerine göstermeyi alışkanlık ettiğini yazıyordu. Fichte, XIX. Yüzyılın başlarında, Alman olmanın zalim bir kişiliğe sahip olmak demek olduğundan kuşku duymadığını söylüyordu. Burası, yani Arjantin de milliyetçi kaynıyor. Kendi dediklerine göre bu kişileri milliyetçiliğe özendiren dikkate değer ya da masum amaç, Arjantinlilerin değerli özelliklerini öne çıkarmak. Ancak Arjantinlileri pek de önemsedikleri yok, giriştikleri polemiklerde Arjantinlileri bir dış olguyla, (söz gelimi) İspanyol fatihler, Katoliklik geleneği ya da “Sakson emperyalizmi” ile tanımlamayı yeğliyorlar.” (Öteki Soruşturmalar, İletişim Yayınları, syf:48).

Borges, aynı kitabında yer alan “Doktor Américo Castro’nun Tehlike İşaretleri” başlıklı makalesinde bir başka saptamada daha bulunuyor: “Yahudi sorunundan söz etmek Yahudilerin bir sorun olduklarını ileri sürmek, kovuşturulmalarını, mallarının, mülklerinin ellerinden alınmasını, kurşunlara hedef olmalarını, başlarının koparılmasını, ırzlarına geçilmesini ve Doktor Rosenberg’in yazdıklarının okunmasını salık vermek demektir. Sahte sorunların bir kusuru da sahte çözümlere yol açmalarıdır.” (Öteki Soruşturmalar, İletişim Yayınları, syf:40). Peki Borges’in yazdığı bu paragrafın öznesini değiştirip “Yahudi” yerine “Ermeni” ya da “Kürt” sorunu desek anlam değişir mi? Bence hayır.

Bütün dünyanın ortak sorunu yükselen milliyetçilik. "Biz/onlar" yanılsamalarını reddedenler için fazla bir seçenek sunulmuyor vatanını milletini çok sevenler tarafından.

Sağ Ayağımı Geri Ver Kahpe İstanbul...

Dün akşam, yorgun argın eve dönmek için çabalarken, ayak bileğimi burkmuş olduğumdan dolayı evde zorunlu istirahat halindeyim. Uzun bir aradan sonra ilk defa sağ ayağım başımla aynı seviyede konuşlanmış bir şekilde oturuyorum. (ayağımı burkmayalı uzun zaman olmuştu demek istiyorum.) Sanılanın aksine –nasılsın Linda? :))- o anda yanımdan geçmekte olan bir yakışıklıya ağzı açık ayran budalası gibi bakmaktayken burkmadım bileğimi, bütün suç İstanbul’un eğri büğrü ve göçük yaya kaldırımlarında ve ışıklandırılmamış yollarındadır.

Şimdi Jorge Luis Borges, Red Kit, Seda Sayan ve ben hoşbeş ediyoruz evde. Çocukluğumda izleyip hala unutamadığım ve Küçük Emrah'ın başrolünde Oscar'lık bir performans sergilediği "Ayrılamam" filmine Youtube'da rastgeldim. Bu filmin üzerimdeki travmatik etkilerinin aradan geçen onca yıla rağmen hala geçmediğine kanaat getirdim. Video'nun altındaki yorumlarda biri "ulan dallamalar burda gerzek gerzek gülüyonuz bunun aynısnı sizin başınıza gelse yine gülecek misiniz?" yazmış ya, hakikaten ya başımıza gelseydi böyle güler miydik? Bir Nuri Alço para isterken Küçük Emrah gibi bakıyor, hey yarabbim, sen koru...

İşbu yazının isyankar başlığı filmi yıllar sonra yeniden izlemenin verdiği tuhaf duygularla yazıldı.

17 Ekim 2007 Çarşamba

Gece Yazıları

15 Ekim 2007 Pazartesi

Blog Hareket Günü, Konumuz "Çevre"

15 Ekim günü, dünyanın çeşitli ülkelerindeki bloglar, sayfalarını "Çevre" konusuna ayıracaklar. İşbu yazı, Blog Action Day kapsamında klavyelenmiş olup dijital ortamda üretilmiş olduğundan, çok beğenip de çıktı almadığınız sürece, kağıt israfına sebebiyet vermeyecektir. Okuduğunuz için şimdiden teşekkür ederiz.

silenced Rainer Ganahl'in "Susturulmuş Sesler:İstanbul’un Gazeteci Cinayetleri Topografyasını Bisikletle Dolaşmak" adlı işi.

10. İstanbul Bienali’nde Avusturyalı sanatçı Rainer Ganahl’ın Antrepo 3’de sergilenen “İstanbul’un Gazeteci Cinayetleri Topografyasını Bisikletle Dolaşmak” adlı videosu dikkatimi cezbeden işler arasındaydı. Sanatçı, çektiği kısa filmde Türkiye’de farklı tarihlerde öldürülmüş 21 gazetecinin anısına hürmeten öldürüldükleri yerlere bisikletle gidiyor ve elindeki tebeşirle öldürülen gazetecinin ismi, cinayet tarihi ve muhtemel cinayet sebebi gibi bilgileri not düşüyor. Sanatçı, bireysel protestosunda neden bisikleti kullandığını ise şöyle açıklıyor: "Bisiklet sadece kitlesel hareketliliğe ve motorlu araç kullanımına ön ayak olan önemli bir modernist makine değildi, bugün ise yine daha temiz ve daha sağlıklı hareketlilik ve ulaşım talep eden ütopyacı bir araç."

Dünya’da, motorlu araçların neden olduğu çevre ve gürültü kirliliğini protesto etmek için yapılan eylemlerde (söz gelimi 22 Eylül’deki World Car Free Day) alternatif araç olarak bisikletin kullanılması tesadüf değil. Havaya ve çevreye zararlı hiçbir yakıt tüketmeden, tamamen insan gücüyle çalışan bisikletin çevre eylemlerinde sıkça kullanılması kadar doğal ne olabilir ki? Bisiklet, yalnızca bir spor aracı veya gidilecek yere ulaştıran pratik bir araç olarak kullanılmıyor, çeşitli protesto eylemlerinde de başrol oynuyor. Bisikletin eylemlerde kullanımına belki de en güzel örnek, 6 Ekim’de Ankara’da gerçekleştirilen Trafikte Bisiklete Saygı Turu adlı etkinlikti. Türkiye Bisiklet Hareketi Platformu tarafından yapılan açıklamada Bisikleti seven; doğayı, çevreyi, huzuru, özgürlüğü, barışı, dayanışmayı seviyor. Bisikleti seven ülkesini seviyor. Onun için bisiklete daha fazla yer verilmesini istiyor.” denilerek bisikletin bir ulaşım aracından çok daha fazlası olduğu vurgulanıyor.

Rainer Ganahl'ın 10. İstanbul Bienali kapsamında sergilenen "Bisikletimi Çalma" adlı yerleştirmesi.

Peki, İstanbul gibi tabiri caizse bisiklet katili bir metropolde bu aracın kullanılması ne kadar mümkün? Araç fiyatlarının ve banka kredilerinin ulaşılabilir olduğu çağımızda, herkes kesesine uygun bir araba satın alarak trafiğe katılabiliyor. Rainer Ganahl’ın da altını çizdiği üzere, bisiklet kullanmak ya da gideceğimiz yere yürüyerek gitmek, sinirli ve saldırgan sürücüler tarafından sürekli engellenen tercihler olmaya başladı. Büyükşehirlerde bırakın bisikletle gideceğiniz yere ulaşmayı, yürümeyi tercih etmeniz demek gün sonunda yedi sülalenizin hatırı sayılır miktarda anılmış olması ve sinir harbi demek. Bisiklet yolları deseniz, yalnızca sahil şeritlerinde, spor amaçlı kullanım için, o da bir elin parmaklarını geçmeyecek sayıda hizmette. Bisiklet, henüz bir ulaşım aracı olarak görülmediğinden olsa gerek, şehrin içinde ayrı bisiklet parkurları yok. Otomobillerin vergisi, benzini, taksiti, köprü geçiş ücreti, ıvırı- zıvırı ile hazine için önemli bir gelir kaynağı olduğu düşünülürse bunda şaşılacak pek bir şey yok aslında. Oysa ki kalabalık nüfuslu ülkelerin vatandaşlarının bisiklet kullanımına özendirilmesi, sürdürülebilir çevre politikaları adına atılacak en önemli adımlardan biri. Hürriyet gazetesi’nde yer alan bu haber, savımı destekler nitelikte sanıyorum ki.

Belki bir gün, şehirde bisikletlerin, uçurtmaların ve düşüncelerin özgürce dolanabildiği, kimsenin tercihleri yüzünden ayrımcılığa uğramadığı günleri görürüz. Belki bir gün, genel ve yerel yönetimler, geçici-yatıştırıcı çözümler yerine, geleceğe yönelik sürdürülebilir çevre koruma planlamaları geliştirir ve bisiklet yollarını bu planlamaya dahil ederler. O zamana kadar yakın mesafeleri yürüyerek veya toplu taşıma araçlarını kullanarak bireysel önlemlerimizi alabiliriz düşüncesindeyim, siz ne dersiniz?

Bir Kilo Etin Çevreye Ettiği...

Yazıyı okurken benden sonra yaşayan en seksi etyemez olan Morrissey'in grubu The Smiths'in "Meat is Murder" adlı güzide şarkısını dinlemenizi öneririm.

Peta'nın "Et Cinayet'tir" protestolarından bir fotoğraf.

“Çevre” konulu bu postun ilk bölümünde bisikletin kullanımına değindim. Şimdi bireysel bir tercihimden yola çıkarak çevreyi korumak adına önemli bir katkı olduğunu düşündüğüm etyemezliğimden söz edeceğim. 4 sene önce, bir canlının sırf bana besin olması için öldürülmesi fikrini mide bulandırıcı bulduğum için et yememeyi seçtiğimde verdiğim kararın aslında çok daha derinlere inebileceğini aklıma getirmemiştim. Konu hakkında makaleler okudukça, video ve filmler seyrettikçe işin ahlaki, felsefi ve çevresel boyutlarını da gördüm ve belki de hayatım boyunca aldığım en önemli kararın et yememek olduğuna inandım. Bugün konumuz “Çevre” olduğu için konuyu bu başlık altında aktarmayı uygun gördüm.

NewScientist.com adresinde, 18 temmuz’da ve Radikal gazetesi’nde, 20 temmuz’da yayınlanan bir haberde et tüketiminin çevreye verdiği zararlar şöyle anlatılıyor: “Et üretiminin küresel ısınma, su asitliği ve enerji tüketimiyle ilişkisini değerlendirmek üzere yola çıkan araştırmacılar, bir kilogram et üretimiyle, 36,4 kilogram karbon dioksitin neden olduğu ısınmaya eşdeğer sera gazı salımı ortaya çıktığını söylüyorlar. Değerlendirmelerine göre, üretim sürecinde salınan ve gübrelemede kullanılan bileşikler de 340 gram kükürt dioksit, 59 gram fosfat açığa çıkararak 169 megajüllük enerji tüketimine neden oluyor. Bu değerler başka biçimde ifade edilecek olursa, bir kilogram sığır eti Avrupa'da ortalama bir arabanın 250 kilo metre yol giderek neden olduğu karbon dioksit salımına ve 100 Watt'lık bir ampulü yaklaşık 20 gün yakmak için tüketilen enerjiye eşdeğer bir yük getiriyor. Çiftlik altyapısının yönetimi ve ulaşımın ekleyeceği değerler buna dahil değil; sonuçta toplam çevresel yük, araştırmada hesaplanandan daha da fazla bulgulara göre, salınan sera gazinin büyük çoğunluğunun kaynağı, hayvanların sindirim sistemlerinden gelen metan.

Asit ve diğer kirleticilerin temel kaynağı dışkı; enerjinin üçte ikiden fazlasıysa yem üretimi ve nakline harcanıyor. Araştırmacılar. daha iyi bir atık yönetimi ve buzağılama dönemlerim yeniden ayarlama uygulamalarıyla. değerleri kısmen de olsa düşürmenin mümkün olabileceğini söylüyorlar. Tabii İngiliz Vejetaryen Derneği gibi sonuçlardan haberdar bazı vejetaryen grupların da bir önerileri var: "Hayvanı düşünmüyorsanız, kendinizi düşünün. Bu konuda yapabileceğiniz en basit şeylerden biri et yemeyi kesmek...”

Bu konuya giriş yapmışken et endüstrisi’nden bahsetmeden olmaz. Meat.org adresindeki videodaki görüntüler, üzücü olmakla birlikte et üreten işletmelerin sağlık dışı koşullarını ve çevreye verdiği zararları anlatıyor. Et endüstrisi’nin otomobil sektöründen sonra küresel ısınmanın nedenleri arasında ikinci sırada gösterilmesi ise dikkat çeken bir başka veri olarak göze çarpıyor.

Et yememe tercihini burjuva alışkanlığı ya da şımarıklık olarak görenlere karşı eldeki bu bilgilerle çıkmak, çoğu zaman akıllarda bir soru işareti oluşmasına yarıyor. Ve hepimiz biliyoruz ki, bütün düşünce ve sorgulamaların temelinde kafanın içinde oluşmuş bir küçük kuşku yatar. Lütfen insanları tercihleri nedeniyle yargılamadan ve dahası en iyi bildiğinizi iddia etmeden önce anlattıklarını dinleyin ve ondan sonra yorum getirin.

13 Ekim 2007 Cumartesi

Aman Sulukule, Canım Sulukule...

Kavramsal çerçevesi “Küresel Savaş Çağında İyimserlik” olan 10. İstanbul Bienali’nin en iyimser işlerinden biri, Antrepo 3’de, bir çadırın içinde sergileniyor. Malezyalı sanatçı Wong Hoy Cheong ve beraberindeki ekibin Sulukule’deki çocuklarla kotardığı videoda, yakın zamanda yıkılması gündemde olan Sulukule mahallesi çocuklarının hayatlarına dışarıdan bir bakış atma olanağı buluyoruz. Çocuklar, kültürlerine tamamıyla yabancı olan bizlere evlerini, oyun oynadıkları yerleri, okullarını, mahallelerini gezdiriyorlar. Kendi gerçeklerinin arasında, Romeo ve Juliet’in Superman ile karşılaşıp dost olduklarını, aşık olduğu köpekten fare doğuran kediyi ya da tam bir uçurtmanın kuyruğunda bulutlara değmişken kötü babanın gelip aşağı çektiğini anlatan sürreel masallar serpiştiriyorlar. Bu masallara Kocani Orkestar'ın, Tarif de Haidouks'un müzikleri eşlik ediyor.

Ama...

Yine de neden onlardan biri gibi olamadığını bakın nasıl anlatıyor Wong Hoy Cheong…

10 Ekim 2007 Çarşamba

Durum

9 saatlik mesaim süresince kapıdan başını uzatıp, bana hayırlı ve zengin koca, sağlık, mutluluk ve para dileyen 5 dilenciye rastgeldim. İyi dilek ve temennilerine teşekkür edip savdıktan sonra tam derin bir nefes almış ve arkama yaslanmışken 30’lu yaşlarda başörtülü bir kadın içeriye kadar girip de “Allah seni benim durumuma düşürmesin güzel kızım…” deyince daha fazla dayanamayıp “Teyze,” dedim, “Allah beni bir duruma düşürecekse senin durumuna düşürsün. Benden çok kazanıyorsundur gün sonunda nasılsa!” 30’lu yaşlardaki kadın, elindeki tası tıngırdatarak çıktığında yaptığım komiklik(imsi) sayesinde ağzı kulaklarındaydı.

Çok mesudum sayın okuyucu. Bir insanı daha güldürmeyi başarabildim.

Ve günde 32,5 lira kazanmış olmanın verdiği iç rahatlığıyla 4 lirayı yol parası olarak harcayıp ailemin her ay 600 YTL kira ödediği evine geri döndüm.

9 Ekim 2007 Salı

Birdenbire...Esintili Tepeler...

Bazı şarkılar vardır, araya giren onlarca sese ve notaya rağmen kendilerini apansız hatırlatıverirler. Durup dururken kendinizi o şarkıyı mırıldanırken bulur ve aylardır rafa kaldırmış olduğunuzu anımsarsınız. Tekrar arşivden çıkarır, defalarca dinlersiniz. Kate Bush şakıyor odamda bu gece, dinlediklerimden birini paylaşmak istedim. Uzun lafın kısası Cat Kate sizlerle: Wuthering Hills.

8 Ekim 2007 Pazartesi

Filmekimi'nden Seçmeler

Persepolis: Marjane Satrapi’nin animasyon filmi küçük bir kız çocuğunun gözünden İran Devrimi’ni anlatıyor. Bu çizgi roman uyarlaması hakkında Roll dergisinin Eylül-Ekim sayısında ayrıntılı bir yazı bulabilirsiniz. Persepolis, 19 Ekim’de, saat 21:30’da izlenebilir.

Irina Palm: Marianne Faithfull’u şarkı söylerken görmeyi tercih etmekle birlikte, filmi merakla bekliyorum.

Kontrol / Control : 18 Mayıs 1980 yılında, 24 yaşında yaşamına son veren Ian Curtis’in hayatı, Anton Corbijn tarafından siyah-beyaz anlatılıyor. Yine Roll dergisinde okuduğumuza göre yönetmen bu tercihini Joy Division’un anısına hürmeten yaptığını söylüyor. Grubun bütün albüm kapaklarının, video kliplerinin ve fotoğraflarının siyah-beyaz olduğu düşünülürse siyah ve beyazın hakim renkler olması isabetli bir tercih gibi görünüyor. Filmin adı ise hareketlerini ve duygularını kontrol etmekte zorlanan Ian Curtis’in (Bildiğiniz üzere Ian bir sara hastasıydı.) durumuna göndermeymiş. Film, 20 Ekim’de, saat 24.00’de, 22 Ekim’de, saat 13.30’da ve 23 Ekim’de, saat 11.00’de izlenebilir.

Paranoid Park: Gus Van Sant'dan iletişimsizlik ve gençlik buhranları üzerine bir film. Merakla bekliyoruz. Film, 22 Ekim’de, saat 21:30’da gösterilecek.

Bana Söz Ver / Promise Me This : Bir Emir Kusturica filmi. 23 Ekim’de, saat 21:30’da izlenebilir.

Across the Universe: Baş karakterlerinin adları iki mühim Beatles şarkısından alınan Across the Universe, yönetmeninin sözleriyle, sadece nostaljik ve romantik bir aşk hikâyesi değil, günümüzde de karşılığı olan ve dünya düzenini sorgulayan bir hikâye. Beatlesgillerin kaçırmaması gerektiğini naçizane düşündüğüm film, 25 Ekim’de, saat 21:30’da izlenebilir.

Bu filmlerin dışında zamanımın uymaması nedeniyle (eh, biraz da listenin şu haliyle bile maddi açıdan battığım için) büyük olasılıkla izleyemeyeceğim Abim Evin Tek Çocuğu, Joe Strummer üzerine detaylı bir belgesel olan Joe Strummer: Gelecek Daha Yazılmadı ve bilindik onca ismin arasından sıyrılarak Cannes’da büyük ödülü kapan Romen filmi 4 ay, 3 hafta ve 2 gün ‘ü de yine de listeme alıyor ve gidebilenlerin gidemeyenlere anlatmasını umud ederek Filmekimi seçmemi sonlandırıyorum.

Not: Filmekimi’nden önce Roll Dergisi’nin eylül-ekim sayısına şöyle bir göz atmanızı öneririm. Filmlerin perde arkalarından detaylar ve oyucu ve yönetmenlerle yapılmış söyleşilerin derlendiği yazılar, filmleri izlemeden önce fikir edinmenize yardımcı olacaktır.

Filmekimi biletleri halihazırda Biletix'te ve Emek Sineması gişelerinde satılmakta.

İlgili bağlantı

7 Ekim 2007 Pazar

Uyku Sanatı / The Art Of Sleep

Uyku Sanatı / The Art Of Sleep 2006, Çevrimiçi ve çevrimdışı Flash animasyon, özgün müzik, çeşitli boyutlar / 18'25'' Young-Hae Chang Heavy Industries izniyle.

“All our lives, we postpone everything that can be postponed. (Hayatımız boyunca, ertelenebilecek her şeyi erteleriz.)” Borges

10. İstanbul Bienali’nin başarılı bulduğum işlerinden biri olan bu tipografik çalışmayı Antrepo 3’de görebilirsiniz.

Sanatta özgürlüğün Bienal üzerinden tartışıladurduğu şu günlerde "Sanat hakkında sarsıcı bir keşifte bulunan bir adamın hikâyesi." alt metniyle sunulan çalışmanın savunduğu tezler tartışılacak gibi gözüküyor. "Sanat eleştirmenlerini üniformalı askerlere benzeten", "Sanatçı geçinenlerden kaçmamız gerektiğini öne süren" ve "Sanat Tarihi denen disiplinin koca bir yalandan ibaret olduğunu öne süren" animasyonda Borges'e de göndermeler yapılıyor.

Dinleyicinin Kötüsü Çakırkeyif Olmayandır

Ekisperimental müzik namına ne varsa dinlemeye ve anlamlandırmaya çabaladığım şu günlerde son anda kendimi bulduğum DANdadaDAN konserinin akabinde şunu idrak ettim ki hafif yollu çakırkeyif olmadıkça sahneye iyi tezahürat yapılamıyor. DANdadaDAN tayfası, yüksek olasılıkla bu akşam Antrepo’daki performansı dinlemeye gelenlerin topundan nefret etmiştir. Sahnede çoşmaya, coşturmaya çalışmalarını ve performanslarını takdirle karşıladım ama cılız bir seda olmaktan öteye gidemeyen alkış sesleri için üzüldüm desem yeridir. Üzüldüm çünkü adamlar canlı performans için yaratılmışlar ve sahnede pek terliyorlar. (Klasik baget fırlatma, org devirme, zıvıtma atraksiyonları mevcut.)

Kendilerinden özür diler, ölmez de sağ kalırsam 27 Ekim’de Babylon’ da sahne alacaklarını duyurmayı bir borç bilirim. Eminim ki o konser, bu gecekinden daha fevkalade geçecektir.

İlgilenenler ya da ilgilenmeyi düşünenler için Myspace mucizesi:

http://www.myspace.com/dandadadan

http://www.dandadadan.com

Çalışmayan link verdiğimi utanmadan söylüyorum. Belki bir gün siteleri açılır.

Dünya Bir Fabrika

Emek, İstanbul Manifaturacılar Çarşısı, Ekim 2007

5 Ekim 2007 Cuma

Başlıksız Gönderi

“-Would you tell me, please, which way i ought to go from here?

- That depends on a good deal on where you want to get to.

- I don't much care where.

- Than it doesn't matter which way you go.. “ (Alice in Wonderland, Lewis Carroll)

Alice demişken;

Bilmediğiniz yerlere gitmeyi deneyin, belki beyaz bir tavşanın peşinden bir deliğe düşersiniz.

Eğer o delik İstanbul’un köhne semtlerinden birine bırakırsa sizi, Batman’dan geldiğini söylerken çekinen bir gence, yere atılmış bir teneke kutuyu çöp toplayan delikanlıya yetiştirmek için koşan bir kıza, İngilizce sipariş vermeye çalışan turistleri anlayamayan garsona, bir perdecide harıl harıl dikiş diken ve asgari ücrete talim eden genç kızlara ve 70 yaşında hamallık yapan ve eline tutuşturulan 3-5 kuruşla doğru ekmek-peynir almaya giden adama rastlarsınız.

Bütün bunlar size kalabalıktan başka birşey ifade etmiyorsa, “Alice Harikalar Dünyasında” sizin için bir çocuk kitabından daha başka bir şey değildir.

Donnie Darko'nun 2 metrelik tavşanı Frank'in "ya sen niçin bu aptal insan kostümünü giyiyorsun?" sorusu ise yalnızca basit bir film repliğinden ibarettir.