Jane Birkin: Gainsbourg'un Nefesini Uzaklara Taşıyan Rüzgar

Jane Birkin 18 - 19 Ocak'ta Babylon sahnesinde yeniden esecek ve konserin geliri Japonya'daki nükleer felalette zarar görenlere bağışlanacak.

Ane Brun:'Hayatın Anlamı, Hayatınızda Herşeyin Yolunda Olduğunu Düşündüğünüz Saniyelerde Gizli'

25 Kasım 2011 hayat takvimimizin en özel günlerinden biriydi. Konserden önce adına söyleşi demeye dilimizin varmadığı, bizde yaşamımız boyunca hatırı kalacak kahve sohbetimizde Ane Brun'u çok iyi müzisyenliğinin yanında, varoluş meselelerine kafa yoran, ölüm kadar, yaşamdan da korkan, uzun yollarla ve yolculuklarla barışık, müziğiyle kendi yaşam yolunu çizmeye çalışan bir kadın olarak tanıdık.

Destek Ol, Ekümenopolis Sinemalarda Gösterilsin

Şehirde yapılanların sorgulanması ve dönüşümde halkın söz sahibi olması gerektiğine inanan ve politikacıların tartışmaktan özenle kaçındıkları konuların kamuoyuna yansıtılması gerektiğini düşünen Ekümenopolis ekibi, belgeselin sinemalarda daha çok kişiye ulaşmasını sağlamak amacıyla Projemefon.com adresinde bir kampanya başlattı.

Erik Truffaz Quartet'ın Büyüsü

Erik Truffaz'ın 16 Aralık 2011'de Tamirane'de verdiği konserde hüzün dolu notaların uzun soluklu trompet sololarıyla birleşip ayrıldığı, trip-hop, elektronik ve drum'n bass denizlerine yelken açtığı bir gemideydik.

29 Eylül 2007 Cumartesi

Sevgisizliğin Bokunu Çıkarmadınız mı?

Herkesin ağzında sakız gibi aynı söz: “Oruçlu ağzımla bunu söyletmeyin ama…” Daha bu sabah Şenay Düdek, Banu Alkan’ın eski aşkısı Murat’ın yeni karısının/sevgilisinin –her neyse- hamilelik iddialarını sorarken kullandı bu cümleyi. Bir nevi dedikodu aktarımı ya, oruçlu ağızla günaha girmek var işin ucunda. Oruçlu olduğunun altını kalınca çiziktirmek moda şimdilerde. Ha, bir de ramazanda neyin orucu bozup bozmadığına dair tartışmalarla dostlar alışverişte görsün hayırseverlikleri… Kendimi bildim bileli böyle bu. Eskiden küçüktüm, pek takmıyordum ama artık fenalık geçirip “oruç ağzımla” diye başlayan cümlelerden kaçıyorum. Madem ibadet Allah ile kul arasında, kimsenin ağzının oruç olup olmadığı beni ilgilendirmez çünkü. “Oruç olmak” kullanımı başlı başına göz tırmalıyor ayrıca. “Oruç tutmak” var TDK’ın Güncel Türkçe Sözlüğü’nde, “oruç olmak” yok.

Televizyonların sabah ve öğleden sonra kuşakları ayrı bir konu. Canlı yayında estetik operasyon yapanlar mı ararsınız, yoksa geceleri iblislerle seviştiğini anlatan orta yaşlı, tombul kadınlar mı? Sabah kuşağında Zekeriya Beyaz tamamlıyor işin bilirkişi(!) tarafını, öğleden sonra bir başkası…Öğreniyoruz ki estetik ameliyat külliyen günah, rüyada görülen sevişgen iblis de gündelik hayatta yaşanan tatminsizliğin bilinçaltına yansıması. Sabahki TV deneyimim esnasında bir kadın şarkıcının prodüktörünün kocasını koynuna aldığına şahit olup boyunca oğlu olan ve yatağına kelli felli bir dost/koca arayan (kelli felli sözü kadının kendisine ait olup yatak odasına soktuğu kameramana yatağının boş olduğunu ısrarla vurgulamıştır.) 50’li yaşlardaki bol allıklı sarışın türkücü kadının yakarışlarını izledim. Sonra tam televizyonu sinirlenip kapamış, evin huzurlu sessizliği içinde iyi ki gündüzleri evde olmadığıma ve istediğim an bu saçmalıklarla bağlantımı koparabildiğime sevinirken kötü haber geldi…

Şimdi oturduğumuz eve ilk taşındığımız günlerde tanıdığım ve arkadaş olduğum ve başıma bir şey gelmesin diye sabahları benimle otobüse kadar tin tin yürüyen mahallemizin tatlı dişi köpeği, iki gün önce zehirli yiyecek verilerek öldürülmüş. Onu yerde kıvranırken gören bir kadıncağız hemen veteriner kliniğine yetiştirse de ne yazık ki kurtaramamışlar zavallıyı. Söylenene göre 2 kedi de aynı gün zehirlenmiş ve ölmüş. Bu hayvanların aradığı iki lokma yemek rahat ve huzurlu kıçına batmış olsa gerek birilerinin. Lafa gelince içinde bulunduğumuz ayın ne denli hayırlı olduğunu anlatıp duran ve iki laf arasına “oruçlu ağzımla” sözünü sıkıştıranlardan olduğundan endişelendiğim katili, şu anda yatağında huzur içinde uyuyor olmalı. Zaten içinde bulunduğumuz dünyanın kirli çamurundan uykuları kaçanlar ne yazık ki o bataklığı yaratmakta pay sahibi olanlar olmaz hiçbir zaman.

Eğer ilahi adalet, karma ya da adına her ne deniyorsa ondan bir etki-tepki gücü var ise yeryüzünde, isterim ki işini önce bu canların yok edilmesinin hesabını sorarak yapsın. Yoksa sevgisizliğin fena halde bokunu çıkarmışız ve kendi bokumuzda debeleniyormuşuz duygusundan kurtulamayacağım hiçbir zaman. Çırpındıkça batmak, battıkça boka bulanmak denen bir şey varsa, işte o budur bence, ötesi yok.

Son olarak, Sn. Handan Demiralp’in “La parte inferior/ Alt...” yazısını okumanızı önererek karamsar dünyama çekilebilirim artık.

27 Eylül 2007 Perşembe

...

Saç boyaları market raflarında tanesi 5-10 YTL’ye satılmaya başlayalı beri herkes kolay yoldan renk değiştiriyor. Renk değiştirmeler neyse de o boyaların içindeki kimyasallar saç derisi yolu ile beyne nüfus ediyor olsa gerek ki aynı tornadan çıkmış tek tip görüntüler doğal karşılanmaya, farklı olanlar da tuhaf karşılanmaya başladı. Hayatlarında saç boyası prospektüsünden başka bir şey okumamış insanlara bir şeyler anlatmaya çalışmak, henüz hayatın çok başında olduğum şu yaşlarda zor geliyor ve yoruluyorum.

Uzun zamandır Pulp dinlememiştim. Common People’ı dinlerken gün içinde ister istemez muhatap olmak zorunda kaldığım şehir insanlarına karşı tahammül sınırımı nasıl yukarı çekebileceğimi düşündüm. Ve şuna karar verdim: Saygı sınırları içinde davranmayı avanaklık olarak görenlere karşı içimdeki bütün delilik potansiyelini seferber edeceğim.

Bütün banka memurları, gişe memurları, bilimum evrak-kağıt işi yapan genç-yaşlı bütün hemcinslerim bana “canım” diye hitap edebilir, dakika bir, gol bir senli benli olabilirler. Bundan sonra karşılarında “ay canikom, ojem bozulur diye şunu alamıyorum, rica etsem?” diyen bir Ezgi olacak. Onlar için normal sınırlar dahilinde olan bu cıvıklık, benim deliliğimin sınırlarını zorlayacak biraz. Gayet delice, değil mi? (cevap beklemiyorum.)

Yaratıcı düşündüğüme inanırım. Mesela Ramazan münasebetiyle televizyonlarda arzı endam eyleyen bir reklamın sloganına kendimce ekleme yaparak basit bir ürün reklamını Sosyal Mesaj İçerikli Reklam’a dönüştürdüm ve Ramazan ayını fırsat bilip fiyatları uçuranlara atıfta bulundum.

-Oooo, İnek de arz-ı endam eyledi…

-Ramazan diye anamız bellendi.

Şimdi bu metnin başına dönerek Youtube’dan aldığım Common People videosunu izlemenizi ve Jarvis’in sivri kaleminden dökülenlere kulak vermenizi naçizane öneririm.

24 Eylül 2007 Pazartesi

Alternatif Haber (En Atlatmasından)

Yakında televizyonların ana haberlerinde görmenizin muhtemel olacağı bir haberi, siz şanslı Alternatif-İstanbul okuyucuları çok önceden okuma fırsatı buluyorsunuz.

Her Gece Yarısı Saatler 3’ü Gösterdiğinde Sokakta Araba Alarmı Sesi Çıkararak Haka Dansı Yapan Vatandaş Sonunda Mahalleliyi Delirtti

Söz konusu olay, İstanbul’un güzide ilçelerinden biri olan Bostancı’da bir mahallede meydana geldi sayın seyirciler. Bu mahallede yaşayanlar, yaklaşık 2 aydır hep aynı sesle uyanıyorlar: Araba alarmı gibi sürekli öten kifayetsiz bir vatandaş, gece yarısı saatler 3’ü gösterirken sokağa fırlıyor ve haka dansı yapmaya başlıyor. İki aydır neredeyse her gece tekrar eden bu gürültü-patırtı sonunda mahallelinin canına tak etti sayın seyirciler. Vatandaşı almaya gelen sağlık görevlileri, böyle bir vakayla ilk kez karşılaştıklarını ve modern tıp ile çözmeye çalışacaklarını ilettiler. Mahalleyi canından bezdiren genç şahıs ise ramazan boyunca davulcuları her gece düzenlediği haka ayini ile kendinden uzak tutmayı amaçladığını, deli olmadığını, aksine delirtildiğini ağlayarak anlattı: “Önce davul sesi güm güm çınlıyor, akabinde alarmlar aynı anda ötüşmeye başlıyor. Uykuya hasret kaldım. Davulcuları uzak tutmak için tütsü mü yakmadım, büyüler mi yapmadım… Ramazan biteli iki ay oldu, ben hala düzelemedim. Götürün beni de rahatça uyuyabileyim!” Ambulansa bindirilmeye çalışırken bilincini kaybeden şahsın son sözleri ise “Youtube’ u kapatmayın, Ajdar’lar ölmez, vatana gülünmez.” oldu. Hangi politik amaca hizmet ettiği anlaşılamayan bu sloganın araştırılması için siyasi şubeden iki acar polise tam yetki verildi.

---

Bu haberi absürd mü buldunuz? Öyleyse sizi şöyle alalım.

23 Eylül 2007 Pazar

Fikrimin İnce Gülü

000020.JPG

Az önce var gücüyle mahalleyi inleten davul sesiyle ve akabinde ardı ardına çalmaya başlayan araba alarmlarıyla uyanıldı. Uykunun ruhuna el fatiha… Artık sabahın kimbilir kaçına kadar sabahçı kahvesi…

Madem öyle, biraz müzik… Fikrimin İnce Gülü nasıl? Harkulade. Yani bence. Müzeyyen Senar yorumuyla önce bir dinleyelim. Ve sonra Sema’nın yorumunu Youtube eşliğinde hatmedelim.

Biraz eski fotoğrafları, okul andaçlarını, küçük notları, eski biletleri-dergileri karıştıralım…Sonra gecenin bilmemkaçı olduğuna aldırmadan biraz çilek şarabı-Özgür’e minnetle- dolduralım kadehe… Gençlik var serde, karaciğer kendini toparlar…Hem hiç sağlıklı yaşam inatçılarından olamadım ki ben?

Bir arkadaşım yazdığı notta demiş ki: "Uç Ezgi. Farkında değilsin ama senin kanatların var. Kırılabilir melek kanatları değil, inatçı Martı Jonathan'ın kanatları seninkiler... Kristal kadeh değilsin, kırılmaktan korkma. Toparlarsın kendini, bırak ayağın kaysın. Eğer canın çok acırsa, ben burdayım. Ama sen önce yapacağını yap."

Peki.

21 Eylül 2007 Cuma

Kahrımdan Ölebilirim...

Patti Smith konserinin biletleri tükenmiş! Bir daha asla işe güce dalıp bugün olmadı, yarın alırım demek, ötelemek yok. Kaldım ortada. İşte elinde fazladan bilet, davetiye, o gece Patti'yi bana gördürebilecek herhangi bir kağıt parçası varsa, danışmaya şettiriversin.

Yoksa bir küçük rakım, ağrısız başım gecesi düzenleyip kendimi arabeskin kollarına bırakacağım.

Bakın, başladım bile...

17 Eylül 2007 Pazartesi

İstanbul'a Cırcır Böceği Gerek...

Seyahatleri severim, evden çıkması olmasa…

Hayır, kesinlikle yanlış yazmadım, seyahatleri seviyorum ama evden çıkması olmasa…

Çelim çelim çeliştiğimin pekala farkındayım ama ne yapalım, seyahat etmeye bayılıyorum ama sıra evden çıkmaya gelince afakanlar basıyor.

Gecegidenlerdenim ben bir yerlere… Gece otobüs camından dışarı, ama yola değil, gökyüzüne bakmayı severim. Küçükken 20’den fazla yıldız sayarsan donar kalırsın demişti biri, diyenin uydurduğunu öğreneli yıllar oldu. Gece, şehrin çok dışında yollardan geçerken yıldızlar tepene üşüşüyor. İzle, izle dur yol boyunca…Tekerlekler yolu yesin, bitirsin. Pillerin bitene kadar tek bir şarkı dönüp dursun müzikçalarında… Hayko Cepkin söylesin:

çekilin görmem körüm ben

onun için bu dünyayı ben ezer geçerim

özümdür dönmem sözümden

bu yüzden bu dünyada ben sevilir severim

Bu adamı ilk dinlediğimde “aman bre, ne ses var p.zevenkte” demiştim içimden. Yırt gırtlağını, yırt gırtlağını, sonra şaşkoloz kızın biri otobüste dinleyip yıldız saysın. Sonra desin ki, sıkıldığın yerde durma, uç git.

Ez geç… Uç git... Durma koş…

Sirenlere yem ol.

İstanbul’un büyük bir eksiği var. İstanbul’da cırcır böceği yok. Cırcır böceği sesiyle uyumak ve yıldız saymak, geri dönüşü zor kıldı.

Seyahat etmek güzel, evden çıkıp yeniden girdiğinde bıraktığın yerden başlamak olmasa…

So, tell the boys, I’m back in town.

15 Eylül 2007 Cumartesi

Dancing Barefoot...

Son 3 gündür Akdeniz sahillerine ayak izimi bırakıyor, neredeyse hiç ayakkabı giymeden dolaşıyor, Dancing Barefoot'u tekrar tekrar başa alıp dinliyor, ayışığında saatlerce yüzüyor ve dağıtıyorum. Yarın akşam şu 3 günlük kaçış için parçaladıklarımı toplamaya döneceğim. O zamana kadar ben buralarda gerçekten iyiyim...

i'm dancing barefoot heading for a spin

some strange music drags me in

makes me come on like some heroine...

13 Eylül 2007 Perşembe

İstanbul Arkeoloji Müzesi'nin Çıplakları

İstanbul Archeological Museum
Kemer'in "Aşk Yağmuru" heykelinin pornografi düzeyi tartışıladursun, İstanbul'un biricik günah yuvası (!) Arkeoloji Müzesi'nin Çıplakları'ndan bir seçkiyi paylaşmak istiyorum sizlerle. Fotoğraflar kendi arşivimden olup kalitesiz bir dijital makinayla çekildiklerinden bulanık ve piksel piksel görünmektedirler. Ama önemli olan milattan yıllarca önce yaşamış medeniyetlerden günümüze kalanlar ve bu mirasa bizim verdiğimiz değerdir. Bundandır ki fotoğraflar istediğim özellikte olmasa da sık sık arşivden çıkarıp anılarımı ve bilgilerimi tazelememi sağladıkları için değerli ve önemlidirler. Ne de olsa, fotoğraf "anı hapsetme" sanatıdır. Bütün sanat dalları da aslında kendi yöntem ve araçlarını kullanarak aynı görevi görmüyorlar mı?
İstanbul Archeological Museum
İstanbul Archeological Museum
İstanbul Archeological Museum
İstanbul Archeological Museum

10 Eylül 2007 Pazartesi

Jan Garbarek'i İzlemek İçin Sayısal Loto Oynayacağım, Herkes Bir Sayı Söylesin?

İskandinav Caz’ının gurusu İstanbul’a geliyor diye başımız göğe ermişken siteye gelen bir yorumla erdiğimiz yükseklikten aynen yere çakıldık.

Jan Garbarek Group

Tarih : 02 Kasım Cuma, 21:00

Mekan : Türker İnanoğlu Maslak Show Center

Bilet Fiyatları:

1.Kategori: 220,00 YTL

2.Kategori: 180,00 YTL

3.Kategori: 140,00 YTL

4.Kategori: 90,00 YTL

Hala gitmeye niyet eden varsa biletlerini Biletix’den alabilirler.

https://www.biletix.com/webbiletix/wtsEvent.do?eventCode=HVM01

4. Kategori yerlerden izlemenin bedeli bile 90 YTL olunca insanın aklına ister istemez salon kirası ve organizasyon giderleri geliyor. Genç ve geliri kısıtlı cazseverler, Jan Garbarek'i dünya gözüyle dinlemek için büyüyüp zengin birer beyaz Türk olana kadar beklemek durumunda kalacaklar. Bunu göze alamayanlar benim gibi arşivden çıkardıkları CD'lere başvurabilirler.

Ne de olsa, artık devir değişti...

Şimdi Demet Akalın Moda, bye bye!

9 Eylül 2007 Pazar

Düttürü Dünya

Gündelik yaşam yorgunluklarımıza yeni bir haftayı eklemeden önce Donnie Darko'nun son sahnesinden kulaklarımıza yadigar Mad WorldGary Jules yorumu ile dinleyelim istedim.

Serin Eylül

Son 2-3 gündür “yaşasın üşümek, yaşasın üşümek, yaşasın üşümek” diye sloganlar atıp dolaşıyorum, ne de olsa soba üzerinde kestane kebap yapılan, aşkının başka olduğu iddia edilen Kasım’ın çocuğuyum.

Bundan sebep, eylül ayı iyi geldi bana. Serin serin, yağmurlu yağmurlu. Bu sabah uyanıp da pencereden dışarı baktığımda gelin arabası olarak süslenmiş bir vosvos ve elektrik direğine asılmış bir lahana bebek gördüm. Cep telefomun kötü kamerasıyla da olsa fotoğraflamak istedim.

Baştaki şarkı milli gelinimiz Natalie Yengemiz tarafından pek güzel yorumlanan "Come September". Ozan ;)

Demokrasi

Parti içi demokrasisi tartışılır bir siyasi partide hedeflerine iktidarı koymadan bir hareket başlatmış olsalardı, saygı duyardım. İktidar sonradan nasılsa gelirdi. Şu halleriyle hiç inandırıcı gelmedikleri gibi demokrasinin tanımını sorgulatıyorlar. Adının başında "Demokratik" olan her oluşuma gitsin bu şarkı: Killing Jokes: Democracy. Aklıma gelmişken, şimdi hangi kitabında olduğunu anımsayamadım ama Muzaffer İzgü'nün "Demokrasi'nin nasıl şaapıldığını" anlatan pek leziz bir kısa öyküsü bulunmakta ve 50'lerden günümüze demokrasinin başına gelenleri anlatmaktadır. Demokrasi ve Muzaffer İzgü demişken 2006'den bir haber buldum, eklemeden geçemem. "Sömürgeden Farkımız, Demokrasi Parkımız" adlı oyunun İzmir'de yasaklanması ile ilgili bir haber bu. İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü gerekçeyi şöyle açıklıyor: "Oyunun içinde devlet memurlarına hakaret edildiği gibi ahlaka mugayyir ifadeler varmış. Öyle ki oyunda b.k bile deniliyormuş."

Gülmeyin, hiç komik değil.

you have a choice, we are your voice

red, blue or yellow.

we will blow away the green

another five lane motorway

(you'll never get a referendum anyway)

funny handshakes, insider dealing

et in arcadia, arcadia ego

backhanders and salamanders

a powerhouse that is morally mechula

i'm sorry democracy is changing

i'm sorry democracy is changing

i'm not a slogan or a badge

or a cross in the ballot box

neither values or objectives

you do not represent my deepest

thoughts and wishes

education in obsolete skills

stereotyping and media projection

industrial psychologists

plan a campaign that is financed by

big business

you have a choice, we are your voice

red, blue or yellow.

we will blow away the green

another five lane motorway

(you'll never get a referendum anyway)

7 Eylül 2007 Cuma

UtandıranPozisyonlardaHeykeller

"İyi veya kötü bir yaşamın varlığından söz edilemez. Kişinin öz benliğinde hiç bir şey ne utanç vericidir ne değildir. Ne adelet vardır ne de adaletsizlik. Ne hoşa giden vardır ne can sıkıntısı. Ne iyi vardır ne de kötü. Nesnelere nicelik veren de, yemeğe tat veren tuz gibi, insanların kendi düşünceleridir." (Anatole France, Thais adlı eserinden.)

Malumunuz, dört başı mahmur bir kısrak gibi Akdeniz’e sokulan asil ülkemizin son günlerdeki en mühim gündem maddelerinden biri Kemer’deki “Aşk Yağmuru” heykeli. Kendine heykeltıraş diyen kendini bilmezin biri sen tut, onca namuslu (!) figür veya Kemer'in portakal, nar ve limon simgeleri dururken cıbıl cıbıldak iki vücut yont, yetmezmiş gibi güzide Kemer’imizin ortasına dik. Fotoğrafına bakarken bile utancımdan yerin dibine battım, olmayan bekaretim gitti, namussuz oldum. Es kaza gitsem, yanından baksam, ya kötü yola düşüp kevaşe olurum, ya da pozisyonum şaşar. Evlerden ırak, cümlemizi koru ulu Rabbim.

Sayın İlçe Ba(ş)kan(ı)(kör) haklı ayrıca. Bre kafir heykeltıraş, ne bu rezillik? Hiç kadının üstte olduğu pozisyon caiz midir? Hadi yonttun bir heykel, bari örfe adete uysaydın. Kadın dediğin cinselliğini öyle ulu orta yaşayamayacağı gibi, sevdiği adamın kollarında öyle havalara falan da uçamaz! Bunları bir tarafa bırak, es kaza seslice kahkaha patlatacak olsa, “iş atıyor” derler. Kadınla ancak soy devam ettirmek için çiftleşilir, tek taraflı tatmin olunur, biter-gider! Ya da güney sahillerimizde üstsüz turist hatunlara bıyıklar burulur, evdeki camdan baktırılmaz. Heykel deyince de ya bahçeye konulan alçıdan ördek gelir akla, ya da içine tükürülür sanatın. Zaten bugün kadının üstte olduğu pozisyonda heykel yontan, yarın öbür gün ne yontar kimbilir. Ne yontarsa yontsun, kadim halkımız ne yapacağını iyi bilir. "Esnafın bazısı, heykeli pornografi bulduklarını belirtip, “Heykelin bulunduğu kavşağa ‘Porno Kavşağı’ adını verdik. Cuma namazından sonra bu heykel taşlanır'' görüşünü dile getirirken, bazısı da “Bu bir sanat eseri. Çok güzel olmuş'' diyerek esere sahip çıktı. “Biz maalesef tarihi eserlerin cinsel organını parçalayan bir milletiz'' diyen bazı vatandaşlar da heykel üzerinde yürütülen tartışmayı eleştirdi."

Başkan ayrıca “Ben o heykele baktığım zaman utanıyorum. Öncelikle Türkiye’deki ve dünyadaki kadınlar böyle bir heykeli hak etmiyor. Bu heykel resmen kadın haklarına saldırıdır. Kadın haklarından başka her şeye sahip çıkan kadın derneklerine de buradan çağrıda bulunuyorum; bu konuyla ilgilensinler.” demiş. Kesinlikle haklı. Kadın hakları, daha öncesinde insan hakları derneklerine ben de çağrıda bulunuyorum: Can taşırken canına kıyılan Güldünya’nın ya da 16 yaşında karnında bebesiyle uykudan uyandırılıp pompalı tüfekle öldürülen Meryem’in heykelini ibret olsun diye diktirelim 81 ilin meydanına. İki meme, bir popo gördü diye utanıp ortaya atılanların sesi çıkacak mı o zaman bakalım. Ahlak, çıplak vücut görmekle bozulmaz. Kimsenin kimseye kendi ahlak tanımını dayatmaya da hakkı yoktur. Gerisi fasarya, ne dersek boş.

Bu arada heykeli gördüm göreli figürleri Tim Burton'ın yarat(t)ıklarına benzetip duruyorum. Serbest çağrışım oluveriyo gari.

6 Eylül 2007 Perşembe

Mahallelilik

İstanbul'un Mahalleleri ile Ünlü Semti Kuzguncuk

Herkes eski mahallelerin ruhundan bahseder ama iki hatun arasındaki çemkirme yarışına “mahalle ağzı” diye ad yakıştırır. Ben bu ara her şeye takık olduğumdan bugünkü gündemime “mahallelilik” kavramını aldım. Beni derin derin düşünmeye sevkeden ses, az önce bizim sokakta yankılandı: “Ayşe (kişinin adını değiştirdim), sokakta yalnız dolaşma, çünkü senin ananı ......!" (nokta, nokta, nokta...anlayın canım, tamamını yazınca sakil duruyor, hem çoluk çocuk okuyor, terbiyelerine limon sıkmayalım.)

Bağıran kadındı. Ben bir de şeye taktım, nasıl şaapıcak? Hayır insan aklına koymaya görsün, yolunu bulur ama şimdi ben kaçırdıklarıma yanıyorum: Evde olmadığım günlerde bu mahallede neler dönüyor? Kim kimi şaapıyor, kim kiminle dedikodu eyliyor, bu kadın Ayşe’ye neden düşman? (Ayşe her apartmanda bir örneği bulunan dedikodu kumkumalarındandır, ondan olabilir mi? Laf aramızda günahım kadar sevmem kendisini. Ki her günahımı benden bir parça olarak gördüğümden severim hepsini. Islakgöz Doğuş bundan parça yapsın. Ya da beni Erenköy Ruh ve Sinir Hastanesi'n kapasınlar. Eve yakın.) Bu kadın Ayşe’nin annesine cinsel ilgi mi besliyor ya da dünyada başka küfür mü kalmadı?

Mahallelilik ne demek? Mahalle ruhu iyi bir şey madem, mahalle ağzı neden kötü?

Mahalle ve mahalle ağzı demişken stil ikonam, tek idolüm ve Ajda Pekkan'ın biricik rakibesi Aysel Ateş hanfendiyi anmadan geçemeyeceğim. Sizi kendisiyle başbaşa bırakıyor ve aradan çekiliyorum.

5 Eylül 2007 Çarşamba

Kasım'da Caz Başkadır: Jan Garbarek Kasım'da İstanbul ve Ankara'da!

İskandinav cazının babası Jan Garbarek herbiri usta müzisyenlerden oluşan kadrosuyla beş yıllık bir aradan sonra tekrar ülkemizde.

35 yılı aşkın başarılı müzik kariyeri, sayısız albüm ve projesiyle dünyanın en önemli caz üstadlarından olan Garbarek, perküsyon ve davul ustası Manu Katché, dünyaca tanınmış çello ve bas müzisyeni Eberhard Weber ve piyanoda Rainer Brüninghaus birlikteliğiyle vücut bulan Jan Garbarek Group, 2 - 3 Kasım tarihlerinde İstanbul ve Ankara'da vereceği iki konserle Türkiye'deki caz severlerle buluşacak.

Detayları bu linkten takip edebilirsiniz.

***

Jan Garbarek'in Türkiye'ye geleceğini Nisan ayında öğrenmiştim. Tabi konser haberi güvenilir kaynaklarda yer almaya başlayınca heyecan da artıyor. Bu konser müjdesini işe gitmeden önce dinlediğim "Red Wind" ile kutladım.

4 Eylül 2007 Salı

Patti Smith Konseri 'nin Bilet Fiyatları

Patti Smith’in 25-26 Eylül’de İstanbul Babylon’da olacağını Alternatif-İstanbul’u düzenli takip ediyorsanız biliyorsunuzdur. (pek bir jenerik cümlesi oldu bu.)

Haberi ilk duyurduğumuz tarihte belli olmayan bilet fiyatları dün Babylon tarafından açıklandı. Bu açıklamaya göre Patti şakırken orada olmanın bedeli Ayakta 60 YTL Öğrenci 40 YTL olarak belirlenmiş.

Konsere ısınma babında “People Have The Power” ı dinleyip Patti’nin anarşist ruhuna selam çakalım. İnsanın güce sahip olduğu doğru ama bir araba lastiği firması reklamı der ki: “Kontrolsüz güç, güç değidir."

http://www.babylon.com.tr/b2003/tr/program/programDetay.asp?etk_id=1160

2 Eylül 2007 Pazar

Entellerin Hatun Kaldırma Teknikleri

Yurdum insanının seksüel aydınlanmasını yaşamak adına Google’a başvurması çok hoşuma gidiyor. Haydar Dümen’e konuşamayacak denli içli ve hisli kişiler için Google bir nevi rehber görevi görüyor. Elbette bu değerli misyonu yerine getirirken arama motoru olduğunu hatırlayıp geçmiş yazılarından birinde “sevişmek” sözcüğünü hasbelkader cümle içinde kullanılmış olan işbu siteye de atabiliyor aratanı.

Ben de düşündüm, taşındım ve madem evime gelmişler, seksüel aydınlanma peşindeki bu arkadaşlara yardımcı olmaya karar verdim. Bugünkü dersimiz: Entellerde Hatun Kaldırma Teknikleri. Dersten sonra ünite testini çözüp bilgilerinizi pekiştirmeyi ihmal etmeyin.

Evden çıkmadan:

Mevsim ne olursa olsun, bir kot pantolon, siyah boğazlı kazak ve kahverengi kadife ceket giyin. 3 karış sakalınızı kesmeyin zira bu size esrarengiz ve umursamaz bir hava katar. Mutfağa girip soğan doğrayın. Bırakın soğanın içindeki kükürt gazı genzinizi yaksın. Gözyaşlarınız yanaklarınızda kurusun çünkü gecenin ilerleyen saatlerinde ıslak kirpikleriniz ve bakışlarınız işinize çok yarayacak. Elinizdeki soğan kokusu çıkana kadar bulaşık deterjanı ile yıkayın.-bulaşık deterjanının kir çıkarıcı özelliğini Ayşe Teyze bile onayladı.- Evden çıkın. (yapma ya?)

Hatunu Kaldıracağınız Ortamda:

Bir bar, pavyon ya da hatun kaldırmaya müsait bir ortamda kaldıracağınız dişiyi gözünüze kestirin. Barmenden bir kadeh rakı isteyin. Ortalıkta rakı kadehiyle dolaşan erkeklerin şanslarının diğer içkileri içenlere oranla daha yüksek olduğu bilinen bir gerçektir.-bunu bir ben bilirdim, artık siz de öğrendiniz.- Rakı kadehini hafif eğik tutmak suretiyle kaldırılacak hatunun yanına yaklaşın. Bi dakka! Henüz konuşmuyorsunuz. Sohbete girizgah yapmadan önce çalan müziğe kafa sallamanız gerekiyor hafif hafif. Umursamaz gibi davranın. Dünyanın merkezi sizsiniz. Eğer kaldırılacak kız sizden işaret bekliyorsa vücut diliyle belli eder. Elini saçına atar, omzunuza çarpar gibi yapar, utanmazın tekiyse alenen gülümser, dikkatinizi çekmeye çalışır falan filan. İşte o an parmağınızı tükürükleyip gözlerinizi ıslatın. Az önce ağlamış gibi olsun göz aklarınız. Hayatın ne kadar saçma olduğundan, sizin bu dünyaya fazla olduğunuzdan, yaşınızın 30’a dayanmış olmasına rağmen hala büyümemiş bir çocuk, kayıp ruh ve kaybeden olduğunuzdan dem vurun. Unutmayın: Everybody Loves A Loser/ Herkes Kaybedenleri Sever. “Benimle ilgilen, sana ihtiyacım var.” mesajını verin. Umursamaz görünmeye devam ederken bir tek onun sizi anladığını söyleyin. Az sonra, başınızı omuzlarına yaslamanıza izin verecek, ellerinin arasına alıp “şşşş, artık ben varım!” diye bir film repliğivari bir cümle sıkıştıracaktır. İşte oldu! Hatunu kaldırdınız.

Unutmayın, kaldıramazsanız kaldırırlar.

Hatunu indirmeyi ihmal etmeyin.

Ortadan yok olmanız yeterli. İnmeyi bırakın, yere çakılacaktır.

İşte en son güncellenmiş bilgilerle entellerin hatun kaldırma rehberi. Alternatif-İstanbul, seksüel aydınlanmanıza katkı sağlayabildiği için mutluluk duyar. Gene bekleriz.

Vay İnsan Vay!

Önce 1 Eylül 2007 tarihinde (Dünya Barış Günü olarak kutlanır) gazete ve televizyonlarda yer almış bir haber: "Aydın Didim'de annesi Şebnem ile pazarda tezgah açmaya giden 12 yaşındaki Alev, işlek bir caddede güpegündüz yol ortasında çatışan iki grubun arasında kaldı ve başından vurularak öldürüldü." Dünya üzerinde boktan egolamalarımızın içinde debelenip giden biz ademoğulları, küfür diye bilimum hayvan türlerinin adlarını çığırıyoruz hala. Bizler üstün varlığız ya, aklımız sıra canımızı sıkan ya da asabımızı bozan birine "ayı, öküz, eşşolueşek, hipopotam" falan dersek onu aşağılamış olacağız. Leman Dergisi'nin harkulade karikatüründe belirtildiği üzere hakedene edilebilecek en suntalı hakaretin "insanoğlu insan!" olduğuna inanıyor ve bundan böyle küfür hazinemde köklü bir değişikliğe gidiyorum. İlgililerin dikkatine, duyarsanız şaşı bakıp şaşırmayın!

Kent ve Tuz

Dünyada olan biten bütün olumsuzluklarda payı olduğunu düşünen insanlar, tedirgin ve diken üstünde olmaya mahkumdurlar.

Altıkırkbeş Yayınları, dünyadaki bütün kötülüklerde sorumluluğu olduğunu düşünen kafadan çatlaklar için kitaplar yayınlıyor.

Onlardan biri elimde. Diyor ki: “Eski bir rock şarkısının dediği gibi: Hiçbir şey değişmez. Ama hiçbir şey de bir zamanlar olduğu gibi kalmaz.” (Kent ve Tuz-Gore Vidal).

O şarkı Moody Blues'dan Nothing Changes. Kitap elime geçmeden üç gün önce bardaktan boşalırcasına yağan yağmurun altında iliklerime kadar ıslanırken dinlediğim şarkı.

Nothing changes

And nothing stays the same

And life is stil

A simple game.

Rastlantılara inanırım.