DavidBowie Yarışma Linki
Ağustos 2007 içindeki 23 yayından en yeni 13 tanesi gösteriliyor. Daha eski yayınları göster
Ağustos 2007 içindeki 23 yayından en yeni 13 tanesi gösteriliyor. Daha eski yayınları göster

31 Ağustos 2007

Sevgi

Zeyrekli Sevgi
Zeyrekli Sevgi'ye, o güzeller güzeli maviş kıza selamla, Yeni Türkü'den "Bana Bir Masal Anlat Baba" adlı şarkısını paylaşıyorum bu gece. Yine müziğe tutunuyorum herşeye rağmen diyebilmek için...

bana bir masal anlat baba

içinde bütün oyunlarım

kurtla kuzu olsun şekerle bal

***

baba bir masal anlat bana

içinde denizle balıklar

yağmurla kar olsun güneşle ay

***

anlatırken tut elimi

uykuya dalıp gitsem bile

bırakıp gitme sakın beni

***

bana bir masal anlat baba

içinde tüm sevdiklerim

içinde istanbul olsun

devamını oku...

Fesupanallah

Merak ediyorum, şu kavanoz dipli dünyada Sabri Bey’in onuncu sınıf berbat bir kopyası gibi davranmayan, üç günlük ömrünü kapı ağızlarında dedikodu yaparak geçirmeyen, biraz akıldan mantıktan nasibini almış, apartman yöneticiliği tiltini aldıktan sonra küçük dağları ben yarattım edalamalarıyla dolanmayan, bir pire gördü diye yorgan yakıp bütün mahallenin dört ayaklılarını yok etme planlarına girişmeyen, dahası yüksek perdeden konuşup karşılığını aynı perdeden alınca şaşakalmayan bir apartman yöneticisi var mıdır?

Eğer var ise ben o apartmana kapağı atmak istiyorum.

Senin o dediğin yer Ütopya demeyin, o espriyi daha önce yaptılar.

Ah!

Keşke bu kadar boş, bu kadar tiksinç, bu kadar kalbi katran karası olmasanız.

Başka sözüm yok, olsa da anlamazsınız zaten. Duyargalarınız kapalı. Dünyanız dört duvarla sınırlı.

Evinizin içi- balkonunuz-apartmanınızın kapısı. Busunuz. Bundan ibaretsiniz. Bu sizin cezanız ama farkında değilsiniz. Bunu yaşamak sayıyorsunuz.

Benim için yoksunuz. Bulaşmayın, yeter. Başka ihsan istemez.

Şimdi bütün o bir arada yaşamaktan tiksindiğim insanlar için Erkin Baba’dan Fesupanallah şarkısı gelsin.

Siz bu şarkıyı dinlerken ben mahallemizin güzide sakinlerinin teybin sesini sonuna kadar açarak dinlettiği "Arabada beş, evde onbeş" i dinlemek üzere evin bütün pencerelerini açmaya ve kaderime lanet okumaya gidiyorum.

Hey gidi koca dünya, gam yükü müsün?/ Söyle fani dünya söyle, dert küpü müsün?

Aah, Belkıs Özener / Handan Kara, dilinize sağlık! Arabada beş, evde onbeş nerede, siz neredesiniz? Ben de kalkmış, aynı cümle içinde kullanıyorum sizleri...

devamını oku...

30 Ağustos 2007

Kadının Fendi, Daltonları Yendi!

Image Hosted by ImageShack.us
Fani dünyamızdan ayrılalı 6 sene olsa da 1940’larda doğan kovboy oğlu Red Kit’in maceraları, Morris’in ölümünden sonra bayrağı devralan Achdé’nin çizimleri ve Laurent Gerra’nın senaryoları sayesinde sürüyor.Yapı Kredi Yayınları tarafından basılan “Daltonlar Evleniyor” albümü Red Kit’in babası Morris’e “sen rahat uyu, mirasın emin ellerde” mesajını veriyor ve daha da önemlisi Yalnız Kovboy’un efsanesi devam ediyor. “Daltonlar Evleniyor”, Yapı Kredi Yayınları’nın 2007 yılında yayınlamayı planladığı 6 Red Kit albümü’nün ilki. Fransa’dan sonra ilk kez Türkiye’de yayınlanan “Daltonlar Evleniyor” albümünde Red Kit’e nefretle karışık bir tutkuyla bağlı olan 4 Dalton’un başı büyük derde giriyor! Öykü, tutuldukları hapishaneden firar etmek için tünel kazan Daltonlar’ın hapishane müdürünün odasına çağrılmaları ile başlıyor. Hapishane müdürünün af kararını açıklamasını beklerken Daltonlar kötü bir haberle sarsılıyorlar: "Güzel ve soylu ülkemizin hapishanelerinde yer kalmadığından ve Dalton kardeşlerin durumları göz önüne alınarak Adalet Bakanlığı, kendilerine verilen 387 yıllık hapis cezasını değiştirmeye karar vermiştir. Beyler, iki hafta sonra asılacaksınız!" (syf:3). Daltonlar, kararın şokunu atlatmaya çalışırken hücre komşuları düzenbaz yargıç Biglard, 6 Haziran 1858'de yürürlüğe giren bir ceza maddesini hatırlatıyor: "Eğer bir kadın ıssız bir bölgede aile kurmak üzere suçlu biriyle evlenmeyi kabul ederse ölüm cezası, ömür boyu evliliğe çevrilir." (syf:5).

Daltonlar, “Denize düşen, yılana sarılır.” diyen güzide atasözünün Vahşi Batı dilindeki versiyonuna uyarak analarına mektup yazıp kendilerine evlenecek kızlar bulmasını istiyorlar. Dalton ana, ev kızı-bar kızı, yaşlı-genç, güzel-çirkin demeden bölgedeki bütün kızları oğullarına yapmaya çalışsa da Dalton Kardeşler’in kötü ünü buna engel oluyor. Hatun kişiler evlenmektense öldürülmeyi tercih edecek kadar Daltonlar’dan nefret ediyor! Yaşlı Dalton Ana en nihayetinde “Düz Kafalılar” adlı Kızılderili kabilesinin reisinin 4 kızına Daltonlar’ın izdivaç tekliflerini kabul ettirmeyi başarıyor. Ve tahmin edeceğiniz üzere şenlik böylece başlıyor! Birbirinden korkunç üç kızla dünya evine -pardon, kızılderili çadırına - giren Joe, Jack ve William’ın aksine kedi gibi dört ayağının üzerine düşen ve kabile reisinin evlatlığı olduğu için güzellik bakımından diğer kızlardan şanslı olanla yuva kuran Avarel dışındaki Daltonlar, erkekler için kurulacak Mor Çatı benzeri biri kuruluşa sığınabilecek kadar berbat durumdadırlar! Hergün karılarından dayak yiyip ev işlerine zorlanan Daltonlar’ın en azılısı Joe bile karısına gıkını çıkaramamakta ve Red Kit’in bir an önce canını alması için dualar etmektedir! İsyan bayrağını çektikleri anda Düzkafalılar’ın reisi asıl gayesini Daltonlar’a açacaktır. Yeniden haydutluğa dönmek için her şeyi yapmaya hazır dörtlü, teklife balıklama atlayacak ve maceranın ikinci bölümü başlayacaktır!

"Daltonlar Evleniyor", Red Kit'in yirmi yıllık çevirmeni Eray Canberk tarafından Türkçeye çevrilmiş. Albümde Daltonlar’ın yanı sıra sevgi kelebeği köpek Rin Tin Tin, akıllı ukela Düldül ve bütün bunlara ek olarak sinema dünyasının tanınan yüzleri arz-ı endam ediyor. Bu da albümün süprizi olsun, bakalım tanıyabilecek misiniz?

Yapı Kredi Yayınları’nın Galatasaray Lisesi’nin hemen karşısında bulunan satış mağazasında %20 indirimle 8 YTL’ye satılan diğer albümler ise:

Pony Express

devamını oku...

26 Ağustos 2007

Biç Kılabda Bile Çekici Olmanın Sırları*

Sessiz, sakin, çiçek ve semizotu ile dolu geçen iki günün ardından tarafımın deniz diye tutturmaları sonucunda “çocuk çok istiyor, gidelim bari” denilerek sıpsıcak bir arabaya atlanarak 1 saatlik bir yol katedildi ve soluk Çınarcık adı verilen güzide yazlık ilçede alındı. Çınarçık’ı ilk gittiğim zamanlardan beri sevimsiz ve kalabalık bulmuşumdur doğrusu. Fakat deniz banyosu alabilmek amaçlı (dinazor olduğumu vurgulamak istedim zira henüz 23 yaşındaki bir moruğun sayıklamalarına giriş paragrafı yazmaktayım) gidişimin üzerinden bacak kadarken bıraktığım kuzenimi söz meclisten dışarı eşek kadar bulmaya yetecek zaman geçti ve o günden bugüne Çınarcık çok değişmiş. Biç Kılablanmış. Bodrum’la yarışıyormuş. (hatunsal ve modasal kalite açısından)

Gözümle görmesem “abartıyorlar” derim. Ama hayır. Bir Biç Kılabda 4 saat geçirince son moda mayokinili ve bikinili hatunlar sayesinde yazın mayo kreasyonlarını yakından inceleme şansı ediniyorsun. Ben şahsen annemin eski mayosunu giyiyorum. Rahat ediyorum o mayoyla. Kulaç kulaç açıklara yüzerken sorun çıkarmıyor. Gündelik hayatımdaki fazla salaş halimi kumsalda da sürdürüyorum yani. Ama uzandığım şezlongumdan dikizlediğim kadarıyla bu sene kahverengi tonlarındaki mayokiniler ve yüzdükten sonra hemencik giyiliveren bol, tülümsü pantolonumsu parçalar moda. Mayoların askılarında büyük tokalar kullanılmış. Çok alacalı renkler yok, ağırlık kahverengi tonları ve beyaz. Erkeklerde ise slip modası tamamen kaybolmuş, onun yerini baksırlar almış. Ama baksırların boyu eskisi gibi kısa değil, dizüstü. Hawaian şortlar, yanık vücut ve olmazsa olmaz altın zincir. O göbekler nerelerde taşlaştırılıyor, o kıllar nerede epile ediliyor, ey ulu tanrım benden esirgediğin manikür yaptırma içgüdüsünü elin adamına ne diye verirsin anlamak mümkün değil. Hatun kısmısının saçlarının rengi ağırlıklı olarak sarı. Buğday ve esmer tonlardaki ülkem insanının arasına karışan tek tük açık renk tenli/ saçlı insanlar eskiden yabancı sanılırdı. Şimdi herkes sarıya boyandığından siyah saçlar ve eski model mayosuyla dolanan ben biraz garipsendim. “Korkmayın, ısırmam, kujum!”

“Ay afedersiniz saçınız boya mı?”

“Hayır.”

“A,aa… Boya gibi.”

“Değil.”

“Aa, valla boya sandım. Ne güzel, güneşte kızıl dalga var gibi duruyor.”

“Değil üleyyyn boyaaaa.”

Denize girilen yer Biç Kılab olunca çalınan müzik de “yaz şarkısı” tabir edilen cinsten oluyor. Müzik hususunda da diğer pek çok konuda olduğu gibi eskici olduğumu bilen biliyor. Ama bugün ilk kez dinlediğim bir şarkının sözlerini aklımda tutarak eve gelince arayıp bulma başarısını gösterdim: Murat Boz- Aşık Olamam Ben.

Kimini dudağından Kimini gözünden Kimini düşündüren zeki sözünden Kimini uzun bacak bacaklarından

Kimini göbeğinden Kimini sesinden Kimini nefesinden Kimini serin bakış bakışlarından

Beğenirim hepsini severim ayıramam Seçemedim hiçbirinden vazgeçmedim Of aman! Ooof

Öyle ki gün sonunda Demet Akalın’ın sesini beğenir, Serdar Ortaç’ı sever bulmuştum kendimi. Güneş yağı çarptı diyeceğim ama benimki buram buram kokanlardan değil, parfümsüz kremsilerden. O bile falso.

Sonuçta anladım ki ben daha yirmiüç yaşında demode olmuş, moda dışı kalmış, ancak sevdiği müzisyenlerin konserlerinde danseden (o da ancak hafif yollu kafayı bulunca), düğünlerde twist yapmaktan hazeden gıcık bir kadın olmuşum. Hem de saçlarım doğalından siyah, bu dünyada hiç yerim yok.

Tam teçhizatlı uyuz Biç muhabiriniz Ezgi güneş yanıklarıyla uzandığı koltuktan bildirdi ve gülerken çekilmiş, imzalı bir fotoğrafı için Romain Duris'e nasıl ulaşabileceğini düşünmeye başladı.

* Bi nevi sitil yazısı başlığı

devamını oku...

24 Ağustos 2007

BARIŞAROCK 5 YAŞINDA!

2007 Karşı Festival

24-26 Ağustos 2007 - Sarıyer Mehmet Akif Piknik Alanı

ÜCRETSİZ…

BARIŞAROCK 5 YAŞINDA!

2003'te müziğimizi küreselleşmenin halkla ilişkiler etkinliği haline getirmeye çalışan bir çokuluslu şirkete karşı başlattığımız karşı festivalimiz, 5. senesine kendi gündemini ve kendi geleneğini yaratmış, Türkiye'nin en büyük müzik festivali ve en önemli barış eylemlerinden biri olarak giriyor. Barışarock, dünyanın haline bakıp yükselttiğimiz "acil barış" çığlığı ile müziğin umudunu buluşturuyor.

DÜNYA SAVAŞLARLA KAN AĞLIYOR.

2007'de de temel meselemiz Barış! İnsanlık, 20. yüzyılın kanlı mirasını 21. yüzyıla taşıdı. Dünyanın dört bir yanında yanan savaş ateşleri milyonlarca insanın yokolmasına yol açarken, dünya yoksulluk, tecavüz, kan ve acı denizinin içinde büyük acılarla kıvranıyor. Savaş, insanlığın en büyük felaketi. Ve savaşmak bir kadermiş gibi yutturulmaya çalışılıyor. Savaş çığırtkanları susmak, doymak nedir, bilmiyorlar. Oysa savaş çılgınlıktır. dünyanın evimiz, insanlığın ailemiz olduğunu görememektir. Savaş insanlığın intiharıdır.

BarışaRock olarak, savaşsız bir dünyanın mümkün olduğuna inanıyoruz. Bu yüzden uluslar arası savaş karşıtı hareketin bir parçasıyız.

HEPİMİZ FARKLI, HEPİMİZ EŞİTİZ!

Irkçılık dünyanın her yerinde kullanılan bir hipnoz yöntemi. Hem uyutuyor hem güdülüyor, böylelikle kışkırtıyor, saldırtıyor. "Benim kanım seninkinden üstün" demek nasıl bir saçmalıktır, anlamakta zorlanıyoruz. "Bir bebekten bir katil yaratan" sistemin ırkçılıktan beslendiğini biliyoruz. Irkçıların "biz kahraman, asil, büyük ve güçlüyüz; diğerleri korkak, zayıf, hain, kalleş ve aşağılıktır." diyerek kana boyadıkları dünyamızın yaşanılır bir yer olması için, ırkçılığın yer yüzünden silinmesi gerektiğini düşünüyoruz.

BarışaRock olarak, ırkçılığa karşı, bütün dünyanın kardeşliğinden yanayız.

BAŞKA BİR ENERJİ MÜMKÜN!

Kesinlikle farkındayız! Giderek tükenen bir enerji kaynağı olmasına rağmen petrol, milyonlarca insanın kanını döken pis bir savaşın gerekçesi; diğer yandan da dünyayı yaşanmaz hale getiren küresel ısınmanın temel nedenidir. Başta petrol olmak üzere bütün fosil yakıtların denetlen(e)meyen tüketimi, insan neslini tehdit ediyor. Azalan petrol kaynakları hem savaşların sebebi olurken, petrol tüketimiyle salınan karbondioksit, yarattığı "sera gazı etkisiyle" atmosferimizi bir tür fırın haline getiriyor. Eğer bir an önce petrole dayalı enerji kullanımını azaltmaz ve yeni çevre dostu enerji kaynaklarına yönelmezsek gezegenimizi yeni bir felaketin beklediğini biliyoruz.

BarışaRock olarak, Türkiye'nin Kyoto sözleşmesini bir an önce imzalamasını savunuyoruz.

BAŞKA BİR DÜNYANIN ŞARKILARI

BarışaRock, şarkılarımızın barış için yanyana gelmesi, sesimizin güçlenmesi. notalarımızın kanatlanması. BarışaRock, başka bir dünya ve başka bir eğlencenin kapısını aralayan festival. BarışaRock, müzik endüstrisine karşı kalbimizin sesi. Yola çıkarken "rock gücünü samimiyetinden alır" demiştik. 5 yıl sonra müziğin piyasalaştırılarak, içi boşaltılarak, ehlileştirilerek işgal edilmesine BarışaRock eylemcesiyle direniyoruz.

BARIŞAROCK, KARŞI FESTİVAL!

"Başka bir dünya mümkün" diye yola çıkan Barışarock; savaşa karşı barışı, ırkçılığa karşı kardeşliği, ekolojik felakete karşı çevreyi savunuyor. 2007 Barışarock festivali bu üç konuyu temel derdi ediniyor.

Konser ve diğer etkinlik programlarını öğrenmek için Barışarock'ın websitesine tıklayabilirsiniz.

devamını oku...

23 Ağustos 2007

Proxima Estacion: Esperanza!

Tamam, evet! Kabul ediyorum, ben Manu'ya körkütük aşığım ve bütün bu sözcükler, cümleler, noktalama işaretleri, hepsi ama hepsi umutsuz bir aşk uğruna!

Gecenin bir yarısı oldu, aşkım Manu’nun Clandestino albümünü çıkardım durduğu raftan. Hava biraz serinlerse uykuya dalabilirim ama arada esen rüzgar dışında öyle bir belirti yok. Ama Manu nemli sıcağı bile katlanılabilir kılıyor, açıkçası sabaha kadar uyumaya niyetim yok. Bu şarkılar ancak sıcak iklimlerde yaşayan insanlar tarafından yapılabilir. Ve bu şarkılar bir Akdenizli’nin asi yüreğine ilaç olabilir ancak.

Manu, doğduğu günden itibaren Franco faşizminin nefesini ensesinde hissetmiş ve ailesiyle birlikte mülteci olarak sığındığı Fransa’nın bir ghettosu’nda Cezayirli, Perulu, Nijeryalı, Faslı ve Tunuslu göçmenlerle büyümüştü. Göçmenlerin yaşam mücadelesi ve hak arayışları Manu’nun müzikleri için gereken ilhamı fazlasıyla sağlayacaktı! Örneğin Mano Negra yıllarından sonra solo kariyerine adım attığı Clandestino albümüyle aynı adı taşıyan şarkıda “Mülteci halkların Babil Kulesi” diye tanımlanan Paris şehrinin ghettolarında geçen çocukluğundan ve gençliğinden kalanları anlatmak için kaleminden şu sözler dökülecekti:

yalnız acılarımla giderim/ cezam yalnız gider/ kaçmak benim kaderimdir/ kanunla dalga geçerim çünkü/ babil kulesinin kalbinde bir haylazım/ bana kaçak derler/ çünkü kimliğim yok/

kuzeyde bir şehre çalışmaya gittim/ hayatımı cebelitarık ve ceuta arasında bıraktım/ denizde bir ışık/ şehirde bir hayaletim/ benim yaşamım yasaktır/ öyle der kanunlar/

yalnız acılarımla giderim/ cezam yalnız gider/ kaçmak benim kaderimdir/ çünkü kimliğim yok/ babil kulesinin kalbinde bir haylazım/ bana kaçak derler/ ben kanunları bozarım/

mano negra clandestina/ perulu clandestino/ afrikalı clandestino/ marihuana illegal!

(…)

Manu 1984-1995 yıllarında solisti olduğu Mano Negra grubu ile Latin Amerika ülkelerini boydan boya dolaşarak fakir halka ücretsiz konserler verir. Aktivizmin gözü kör olsun ki boş kalan zamanlarında soluğu küreselleşme karşıtı eylemlerde alır! Solo kariyeri süresince de konser organizasyonlarından alacağı parayı az tutmaya çalışarak bilet fiyatlarının ucuz olmasını sağlamaya ve albümlerinin kolayca satın alınabilir olmasına çalışır. Danimarka'da verdiği konsere sırtında Galatasaray formasıyla çıkar. Nedeni sorulduğunda bir üçüncü dünya ülkesinin takımının UEFA gibi bir tekelde başarılı olup dünyayı şaşırtmasını gösterir. Manu aynı Galatasaray takımının Galatasaray A.Ş. adını aldığını ve genel müdür tiltli biri tarafından yönetildiğini bilse ne düşünürdü bilemiyoruz. Kaderin garip cilvesine bakınız ki anne tarafından Bask bölgesinden olan Manu'nun elinde Galatasaray'ı tek golle Şampiyonlar Ligi'nden etmiş Athletic Bilboa'nın bayrağı var. Mösyö Manu'yu aktivist ruhunu da yanına alarak Beşiktaş'ın anarşik ruhlu taraftar grubu Çarşı'ya katılmaya davet ediyorum. Maçlara gelsin, birlikte pankart yazıp slogan çığıralım. Çok ciddiyim. Manu sana burası yakışır!

Sonuç olarak, Manu’nun kaçırdığımız İstanbul konserine ağlamayı bir kenara bırakarak ruhumuzu Clandestino albümüne teslim ediyoruz. Kimbilir Manu’nun önümüzdeki günlerde uğracağı duraklardan biri yine Yeditepe olur: Proxima Estacion: Esperanza! (Bir Sonraki Durak: Umut!)

Clandestino albümünden sevdiğim birkaç parçayı ekliyorum. İlk şarkı Mentira (Yalan). Sonundaki İspanyolca konuşmalar ABD'nin Kyoto sözleşmesine imza atmamasından bahseden bir metine ait. İkinci şarkı Mültecilerin Babil Kulesi'nin isyankar ninnisi Clandestino ve son şarkı bu yalan dünyada ideallere tutunmayı öğütleyen Luna y Sol. (Pazar Keyfi adlı güzide programın ceneriğinde kullanılmıştı bu şarkı, diyerek popüler görgünüze bir ekleme yapmayı görev bilirim. Şşşşş, bu da aramızda, Manu duymasın.)

Manu Chao Resmi Websitesi

devamını oku...

22 Ağustos 2007

Petshop Vahşeti!

Okudukça, izledikçe, bizzat gözlerimle şahit oldukça kanımı beynime sıçratan bir olgu bu: Petshoplarda satılmak üzere kafeslerde tutulan cins hayvanlar. Dükkanların karanlık odalarında, küçücük kafeslerde tutulan ve kucağınıza almanız için adeta ağlayan yavru hayvanların bu kafeslere konana kadar katettikleri yolun hazin bir öyküsü var. Türkiye’nin serbest piyasasında sürümü olan köpek cinsleri Balkan ülkelerinden gelen ve çoğu kadın olan kişiler tarafından bavullara tıkılıyor ve özel araçlarla ya da trenle Kapıkule’den sokuluyor. Ses çıkarmasınlar diye iğne ile uyuşturulan ve araba bagajlarına zula edilen bu cins hayvanların şanslı olanları (nasıl bir şanssa) kendilerini kaçakçılarının anlaşmalı oldukları petshoplarda buluyorlar. Ve dükkan sahiplerinin kendileri için biçtiği fiyatı ödemeye razı biri çıkıncaya kadar boklarının içinde, önlerinde bir kap su var ya da yok, karanlıkta bekletiliyorlar. Şanssız olanlar ise yolculuk esnasında nefesleri kesilip ölüyorlar ve cansız bedenleri çöplüğü boyluyor.

Petshoplarda satışa sunulan hayvanların çilesi bu kadarla da bitmiyor. Çoğu daha birkaç günlükken analarından ayrıldığı için bağışıklık sistemleri gelişmemiş oluyor. Çoğu kafeslerde çeşitli viral hastalıklardan-en çok da gençlik adı verilen öldürücü hastalıktan- ölüyorlar. Bütün bu evrelerden geçip hayatta kalmayı başarmış ve hatta birileri tarafından satın alınıp sahiplenilmiş olanlar eğer şanslılarsa ömürleri boyunca arkadaş olabilecekleri ailelere kavuşmuş oluyorlar. Şanssızlarsa çocuklar büyüdü, tüy döküyor, artık ilgilenecek zamanımız yok, hastalandı, üzülüyoruz gibi gerekçelerle sokağa ya da barınağa terk ediliyorlar.

Perihan Mağden dünkü yazısında işte bu zihniyete vermiş veriştirmiş. Her satırını “Helal olsun klavyene Perihan Abla” nidalarıyla okuduğum yazıdan birkaç paragrafı buraya alıntılamak istiyorum:

“Selen'e, babasının (muhtemelen hayatta her şeyden çok onu seven babasının) kurşunlarıyla can veren o sessiz ve güzel küçük kıza, bu ağır trajedi yaşandığında ne kadar üzüldüğümü, sizlere tarif edemem. Cumartesi Sabah'ta resmini görünce yine gözlerim doldu. Hayattan koparılıp alınan her küçük kızda kendi kızıma dair bir şeyler hatırlayıp bulup tarumar olurum. Her oğlan çocukta da. Oğlum olsa da olmasa da. 5 yaşında kaçırılıp bir pedofilin tecavüzüne uğrayan her oğlan biraz da benimdir. İçim yanar onun için. Ve başka bahtsız çocuklar için.

Bütün çocuklar saçtan ince görünmez tellerle birbirine bağlıdır zira. Fransa'da evinin önünden kaçırılıp bir garajda travmatize edilen oğlanın kalbime uzanan telleri, bana bütün dünyanın çocuklarını, korumakla mükellef olduğumuz meleklerin varlığını hatırlatır. Hayatının bundan sonrasının iyi geçmesi için dua ederim. Güzel bebeğim. Küçücük oğlan. Yazık sana. Hiç hak etmediğin bir büyük kötülük dersi aldın bu gaddar dünyadan. Köpekler için de. Hayvanlar için de. Aynen öyle.

Bir köpeğe yapılan hainliğin içimi önce büyük üzüntü dalgalarıyla, sonra da küçücük bir köpeğe bunları reva görebilen alçağa öfke basmalarıyla doldurmamasının imkânı yok! Ön patisi ve kuyruğu kör bir bıçakla kesilip yavrusu tam yanı başında yakılan Terrier'in gözlerine bakarken gazetede, duyduğum acı gibi. Ona bunu yapanlara hissettiğim müthiş öfke gibi. Babasının Cinneti ile bu dünyadan giden Selen'in çok sevdiği bir chow chow'u vardı. İsmi: Kont. Aile bu faciayı yaşayınca Kont da sahipsiz kalıyor. Bir müddet apartmanın kapıcısı bakıyor Kont'a. Sonra, 1 Talip çıkıyor. Bilin bakalım kim? Yan apartmanda dans stüdyosu bulunan Doğu'ya Bale (Dershanelerini) Götüren Büyük Türk Ticari Baleti Tan Sağtürk! Chow chow'lar değerli köpekler. Gidip Akmerkez'den almaya kalksanız bin dolara filan satılıyorlar. Hayatını hiçbir şeyden geri kalmamaya adamış bulunan, evinin bütün eşyalarını Çokçok Büyük 1 Türk Sanatçısı olduğu için promosyonla 'elde etmiş' bulunan Sağtürk, eminim bu köpeğin de sonu gelmez imaj çalışmalarına yarayacağını düşündü. Artık ne sınırsız sorumsuz düşünceyi yaptıysa yaptı; ya da muhtemelen yüzü kırışmasın/tokaları karışmasın/göbeği erimesin vs. diye HİÇBİR düşünce yapmadan tipik 1 açgözlülükle asla bakamayacağı bu kaderin sillesini yemiş zavallı köpeği kaptı!”

Perihan Mağden’in yazısının devamını okursanız anavatanı Çin olan Chow Chow cinsi Kont’un hiç hak etmediği sonunu öğreneceksiniz. Sonra belki aklınıza dün akşamki haber bültenlerinde gösterilen ve Romanya’dan getirilip Türkiye’ye kaçak sokulmak üzereyken yakalanan 45 cins köpek yavrusunun ve 40 muhabbet kuşunun akibeti düşecek. (Kuşlar hastalık bulaştırabilecekleri gerekçesiyle itlaf edilmişler. Köpek yavruları Edirne Barınağı’nda şimdilik. Şanslılarsa devlet tarafından satılırlar, değillerse ölürler.) Sonra aklınızdaki bu bit yenikleriyle Petshop Gerçeği adlı websitesini dikkatlice okuyacaksınız. Paranızla can satın alırken aslında kirli ve adi bir kaçakçılığın destekleyicisi olduğunuzun farkına varacaksınız. Belki bu kanlı pazara ortaklık etmek yerine sokak hayvanlarını sahipleneceksiniz. Bu noktadan hareketle sokakta yaşam mücadelesi veren hayvanların yaşam haklarına saygı duyma yolunda bir adım atmış olacaksınız. (yani umarım.)

Bağlantılar:

-Şubat ayında haddini fazlasıyla aşan bir petshop ağası Sayın Handan Demiralp'e saldırmış, Handan Hanım'ın yetkili mercilere yaptığı şikayetler ne yazık ki sonuçsuz kalmıştı. Handan Hanım petshop vahşetini en iyi bilenlerden biri olarak gözlemlerini Tırmıkizi adlı websitesinde paylaşmıştı. Yazımda anlatmaya çalıştığım petshop sömürüsünü gayet güzel özetleyen fotoğrafı Tırmıkizi'nden aldım.

http://www.petstorecruelty.org/
devamını oku...

21 Ağustos 2007

Koku Hafızam

Sevgili Gaykedi’nin başlatmış olduğu yeni mim dalgası “Kokular” üzerine. Goddess Artemis kendisi için özel kokulardan sözettikten sonra pası bana atmış. Gaykedi’nin ve Goddess Artemis’in yazdıklarını okur okumaz aklıma hemen Patrick Suskind’in “Koku” adlı romanının gelmesi tesadüf değil, zira ben koku hafızası denen şeyin kesinlikle varolduğuna inanan bir insanım. Öyle ki, hastanelerde büyümüş biri olarak lizol ve ilaç karışımı hastane kokusu pek çok insanı tiksindirirken bana çocukluğumu hatırlatabilir veya biriyle evinde sohbet ederken “biliyor musun, bütün evlerin kendine has bir kokusu vardır. Bu evin olduğu gibi…” diyebilirim. Normalde asla hoşlanmadığım sigara ve alkolün bireşiminden oluşan kokuya sevgilinin teninde katlabilirim ve yıllar geçse de O'nu bu kokuyla hatırlayabilirim.

İşte hafızama bir şekilde kazınmış özel kokularım, Gaykedi’nin deyimi ile “Hüzünlü Kokularım” fotoğraflar eşliğinde karşınızda:

Eski analog fotoğraf makinalarını kokusunu severim. Fotoğraf makinası koklamaya bayıldığımı söylediğim insanlar afallar ve şaşkınca "Nasıl yani?" diye sorarlar. "Kokuyu birşeylere benzetmem zor. Böyle karamelimsi, değişik bir kokudur. Benzeri ancak bir eskici dükkanında, yaşanmışlıkları hatırlatan emektar bir eşyada olur. Bu kokuyu alınca ağzım sulanır benim." diye yanıtlayınca "Aaa, evet, biliyorum o kokuyu!" derler, "Eski eşya kokusu..." Tam öyle değil. Sözcüklerle tarif edemiyorum işte...
Bediha Teyze'nin Ünlü Evi
Ahşap evlerin kokusunu duyunca da yutkunmaya başlarım. Reçine kokusundan olsa gerek ya da bilmiyorum neden...Fotoğraf makinası ve ahşap evlerin, vapur iskelelerinin ya da içlerinde ahşap kullanılmış mekanların kokusunun üzerimde nasıl bir etki yarattığını anlatamıyorum sözcüklerle. Hele de o ahşap evin içinde tepsi tepsi cevizli baklava açılmışsa...Limon suyu damlatılmış şerbet baklavaların üzerine dökülmek için el altında bekliyorsa...İşte o kokudan parfüm yapsınlar!
000009.JPG
Her şehri farklı kokularla hatırlarım. İstanbul kışın kestane kebap,
IMG_0091-1
Eskişehir sıcak sahlep, kömür ve ıslak palto kokar.
zeyrek-722378
Yeditepe'nin mahallelerinin kokusu da birbirine benzemez. Bilirim ki Zeyrek, iki kardeşin az önce paylaştığı çikolata kokar.
000018.JPG
Eminönü, nişan alışverişi yapan genç kızlar görsün diye duvarlara asılan pazen elbiseler gibi kokar.
000023
Beyoğlu'nun ara sokaklarının duvar diplerinden ise buram buram sidik kokusu yükselir.
Annemin tahıllı ekmeğinin kokusu İstanbul'a dönüşlerimi, Vakfıkebir Ekmeği'nin maya kokusu yolculukları anımsatır.

Her romantik insan evladı gibi deniz ve deniz kenarındaki şehirlere has nemli iyot kokusuna aşığım. Bunların yanında taze çekilmiş ve pişirilmiş Türk kahvesi, sayfaları sararmış kitaplar, yeni açılmış şişedeki rakının kokusu, kekikli zeytinyağı, zeytinyağı ile pişmiş bilimum yemeklerin kokuları ve pek tabi deniz börülcesinin kokusu detaycı hafızamın vazgeçilmez unsurlarıdır. Kişisel koku tercihim ise meyveli ve hafif kokulardan yanadır. Ağır ve baharatlı parfümlerle aram yoktur. Bunlara ve karışık kokulara (parfüm+ter, sigara+parfüm vs.) maruz kalırsam başım ağrır.

Sıra geldi bu mimlenme olayının en özen isteyen bölümüne: Goddess Artemis'in bana pasladığı topu eğer kabul ederlerse bloğunun ilk yılını törenlerle kutlayan Fırat'a, Küçük Hikayeler'e, uyuzluk edip "Yalanlar" mimlenmesindeki pasını es geçtiğim adaşım Ezgi'ye, Ozan'a, blogunu ilk fırsatta güncelleyeceğini bildiğim için Linda'ya, Nakhar'a, Ev Ahalipisi'nden Deniz'e ve vereceği cevapları pek merak ettiğim Anselmo'ya şutluyorum.

devamını oku...

Patti Smith 25-26 Eylül'de Babylon Sahnesinde

Bu sene Antony and The Johnsons’dan sonra beni en fazla heyecanlandıran, karnımda kelebekler uçuşturan, tek ayağımın üzerinde zıp zıp zıplatan konser haberini almış bulunuyorum: Patti Smith 25-26 Eylül’de Babylon’da sahne alacak. Dile kolay, lisede Horses albümüyle başlayan bir aşk benimkisi. O günlerin hatırına, şimdi kulaklarınızda My Generation.

Bilindiği üzere Patti'nin en sevdiği şarkıları yeniden yorumladığı albümü Twelve 2007'nin Nisan ayında çıkmıştı. Albümde Patti'nin ellerinde bambaşka hallere dönüşen şarkılar arasında Rolling Stones'tan Gimme Shelter, Nirvana'dan Smells Like A Teen Spirit, Stevie Wonder'dan Pasttime Paradise gibi şarkılar bulunmakta. Babylon konserinin son albüm ağırlıklı olacağını bilmek bu sefer handikap yaratmıyor zira Patti bildiğimizi sandığımız şarkılara kendi benliğiyle dokunmuş ve şarkılar elinde bambaşka bir hale bürünmüş. Twelve albümünden, Patti'nin sesinden Smells Like A Teen Spirit:

Patti Smith

25 Eylül Salı / 21:30

26 Eylül Çarşamba / 21:30

Punk rock'ın ilham perisi, en az Bob Dylan ve Beatles kadar efsane ve sonsuza dek hatırlanacak bir rock’n roll ikonu: Patti Smith, Babylon’da! PJ Harvey’den Kim Gordon ve Liz Phair’e kadar birçok kadın rockçıya ilham veren, müziği kadar hayat içerisindeki duruşu ve sanatına olan yaklaşımıyla da yaşayan bir efsaneye dönüşen zamanımızın en başarılı hikaye anlatıcılarından biri olan Patti Smith, Babylon’un yeni sezon açılışı için, Garanti Caz Yeşili Efsaneler serisi kapsamında ülkemize geliyor... Saçtığı ışığı, gittiği her yere ilham olarak götüren, aşıkları peşinde sıralanan Smith, yaklaşık 40 yıllık sanat hayatı boyunca hep kendine has biri olarak akıllara kazındı. Saf rock’n roll’u pür entelektüel bir çizgide yaşadı; şiir ve müziği meslek olarak değil hayat tarzı olarak benimsedi. En büyük kadın rock yıldızlarından olmasına rağmen, başarı için asla cinsiyetini ön plana çıkarmamasıyla; kadın değil bir sanatçı olarak algılanma çabasıyla da önemliydi Patti Smith. Erkek gibi giyinmesi ve kıyafetlerini asi karakterinin bir uzantısı olarak görmesiyle de modacıların en büyük ilham kaynaklığını yaptı. 1975 yılında yayınladığı ilk stüdyo albümü “Horses” ise, müzik dünyasının ilk art-punk albümü olarak kabul ediliyor ve tüm zamanların en ilham verici albümleri listesinde üst sıralarda yer alıyor... Patti Smith, Avrupa’nın en önemli müzik kulüplerinden biri olan Babylon’un sekizinci sezonunun açılışına özel iki konserle İstanbul’da olacak...

Fiyatlar henüz belli değil.

Detaylar için Babylon’un Websitesini takip edebilirsiniz.

devamını oku...

19 Ağustos 2007

İstanbul Bugün...

I hurt myself today/ to see if I still feel/I focus on the pain/ the only thing that's real...
Ada Motorları

Birbirlerini hiç tanımayan ve belki de bir daha hiç karşılaşamayacak insanların karşılıklı birer “Merhaba” çaktıktan sonra rahatça içlerini döküp dertleşmeleri…Mandabatmaz’da sade Türk kahvesini arkadaş muhabbeti işliğinde yudumlarken yan masada oturan beyefendinin kızını okutabilmek adına binlerce lira borca girdiğini öğrenmek…Vapurlardan, kalabalıktan, İstanbul’da canlı müzik dinlenebilecek bir mekandan, değişik bir yemekten, hayat gailesinden ve filmlerden konuşmak. Kahvelerimizi getiren genç delikanlının güleç yüzü ve kahve tabağına dökülen kahve için hemen koşup peçete getirmesi… Her teşekkür edişimizde yüzüne yerleşen gülümseme ve kısık sesle “ne demek” diyişi… Kahve falı...Meyhane masasında karşı masanın istek şarkısına duyulan minneti şarkının şerefine kadeh kaldırarak göstermek… Dondurmacı Yaşar Usta’nın ikram ettiği enfes dondurmalar… Yeni açılmış bir zeytinyağı dükkanında alacağınız yarım kilo zeytin için onlarca zeytinin tadına baktırılması… Bir sokak müzisyenin tanıdık çıkması… Ve Eylül ayının gelişini müjdeleyen sokak çalgıcıları… Sokağın başındaki kitap tezgahını karıştırırken saman kağıda basılmış beyaz dizi kitaplarını ayaküstü okumak ve kıkırdamak… Sokak simidinin en yanığı, mısırın en tuzlusu, Beyoğlu Çikolatası’nın en büyüğü… Yediğiniz yemekten önce ikram edilen zeytinyağı ve mısır ekmeği…(Zencefil ve Parsifal). 5 kadeh kırmızı şaraptan sonra dans pistine fırlayıp önce Chez Maya’nın “Let’s twist again" parçasıyla dans etmek, sonra “Osman Aga” ile göbek atmak… (bir dahaki düğüne çalışarak gitmem lazım.)

Öte yandan nikah dairesinin otoparkında para koparmak için arabanın birine asılan selpakçı çocukların mafya kılıklı adamlarca sopalarla dövülmesi… Açıkhavada tiyatro oyunu izlerken çekirdek yiyip defalarca uyarılmasına rağmen cep telefonu ile konuşanlar… Yapı Kredi Yayınları’nın Galatasaray'daki yerinde çalışan suratsız görevliler… Uçuk ev kiraları... Alışveriş merkezindeki kozmetik dükkanlarında çalışan görevlilerin yüzlerindeki ağır makyaj... Gelinlik giydirilmiş Cowparade ineğinin belindeki kırmızı kuşak...

demekti.

Not:Yapı Kredi Kültür Sanat Yayıncılık, büyük aşkım Red Kit'in albümlerini yayınlamış. Galatasaray Lisesi'nin hemen karşısında bulunan satış mağazasında %20'lik bir indirimle 8 YTL'ye satılan albümler çizgi roman severlerin ilgisini bekliyor.

devamını oku...

17 Ağustos 2007

...

sokak çalgıcısı

Bugün yine uğradı bir sokak çalgıcısı… Aklımda Edip Cansever’in satırları, dinledim şarkısını…”Hatırla Ey Peri…” Yine, yeniden. Bazı şeyler değişmez. Edip Cansever’in ağızda bıraktığı kan tadı, ya da bir sokak çalgıcısının çaldığı şarkı… Onun dışında her şey hızla akar… Bir mahalleden ana caddeye çıkmak gibi… Hızla değişir… 5 dakikada değişir…

Bilirim kötünün kötüsü bir oteldir burasi

Odalarinda hamam böcekleri, sinekler

Pis yataklar, lekeler, sararmis çatlak lavabolar

Peki bir insan nedir

Sorarim - ki otel katipleri sorar –

Bir gün gittikçe ufaliyordum

Düs müydü, gerçek miydi, iyi bilemem

Oturmus bir küvete kuruyup kayboluyordum.

...

Sarkicilar, sokak çalgicilari gelir en çok

Sokak kadinlari, serseriler

Evet, ara sira Ruhi Bey de gelir

Kan renginde gelir, yolunu sasirmis bir böcek gibi gelir

Sapindan egilmis bir gelincigin ögle uykusu gibi

Çocuksu hafif

(Edip Cansever’in Bir Otel Katibi adlı şiirinden)

devamını oku...

15 Ağustos 2007

Aldırma Tuğba Aldırma!

İki hafta kadar önce “Haberci: Türkiye Renkleri” adlı programı seyrediyordum. Coşkun Aral ve ekibi Sinop’taydı. Sabahattin Ali’nin mahpusluk günlerine dam olmuş Sinop Cezaevi’nden de bahsedildi programda. Sabahattin Ali’nin “Aldırma Gönül” adıyla bilinen Hapishane Şarkıları Beşlemesi’nin son bölümü olan bu şiiri bu cezaevinde kalırken yazdığı biliniyor. Şair, siyasi fikirleri nedeni ile sürgün edilir ve Sinop Cezaevi’ne konulur. Bir gün hücresinde otururken pencereden dalga sesleri gelir kulağına ve denizin sesini duyacak kadar yakın ama denizi göremeyecek kadar uzak oluşunun özlemini bu şiirin aşağıdaki mısralarına damıtır:

görmek istersen denizi

yukarıya çevir yüzü

deniz gibidir gökyüzü

aldırma gönül aldırma

gönül aldırma

Marilyn Tuğba

Güzide medyamız sağolsun, solllll görüş sahibi mankenimiz Tuğba Özay’ın Hapishane Günlükleri üst başlığıyla sabah, öğle, akşam, kuşluk, yatsı, sabaha karşı tan ağarırken, akşamüzeri gün batarken haberleri sayesinde kader kurbanımızın içerde nasıl vakit geçirdiğinden fazlasıyla haberdar ettirilmekteyiz. Hatırlarsınız, Paris Hilton da geçtiğimiz aylarda mahpus damlarına düşmüş, basın da kendisinin hatıralarını gün be gün kamuoyuna aktarmıştı. Cevval Türk Basını da dış magazinin Paris pazarlamasını örnek alıp Tuğba Özay davasına emsal teşkil ettirmekte gecikmedi. Tuğba şunu yedi, bunu giydi, bayıldı, ağladı, türkü çığırdı, üzerinde bu vardı…dı…dı…dı… Son öğrendiğimiz anekdot ise Tuğba Özay’ın tutuklu bulunduğu Paşakapısı Cezaevi’nde Sabahattin Ali’nin şiirinden bestelenen ve Edip Akbayram üstadımız tarafından yorumlanan “Aldırma Gönül” ü söyleyerek moralini yüksek tutmaya ve kendisine yapılan haksızlıklar karşısında dik durmaya çalışması. Ne diyelim, metin ol yavrum! Metin ol Tuğba!

Aslında ne yalan söyleyeyim, temmuz ayında Manavgat ve çevresinde patlak veren orman yangınlarından sonra televizyonlara çıkıp “Ormanları mafya yakıyor, Orman Bakanı uyuyor!” demeçleri verdiğinde Tuğba’ya sempati duymaya bile başlamıştım. Ancak, Osman Pepe’nin "O manken hanım mafyayı tanıyor olabilir.” minvalinde açıklama yaparken bir bildiği varmış demek ki. Sanırım şimdi de Osman Pepe’ye sempati duymaya başladım. Zaten Melih Gökçek göbeği ve tonton yanaklarıyla TV’ye çıktığında “ay ne sevimli adam” dememek için yıllar yılı Ankara’ya çektirdiklerini gözümün önüne getiriyorum. Ayrıca ben bir film ya da dizi falan izlerken kötülerin tarafını tutarım. Sebebi de şu: İyiler bu denli saftirik olmasın da tufaya gelmesin! Ama işin çelişkili tarafı iyi kalpli asıl oğlan ya da kız acı çektikçe hıçkırıklarıma da hakim olamam. Bir yandan ağlar, öte yandan “ohh oldu sana, akıllı olaydın” derim. Yaprak Dökümü adlı dizide en sevdiğim karakter Ferhunde. Ama erkek olan kötüyü sevmiyorum. Adı gelmedi aklıma şimdi. Neyse, bugün bakar, öğrenirim.

Şu yazdığım şey sebebiyle kendimden ivreniyorum. Alternatif-İstanbul’un en kötü yazılarından birini okudunuz. Tek artısı Google’dan Tuğba Özay’ı aratarak gelecek olanların sitenin hitini arttıracak olması! Zaten günün sözü diye İsmail YK şarkısından bir mısra apartıp baş köşeye konduran Alternatif-İstanbul'dan hayır mı gelir? Kim yazıyor bu yazıları yahu!!! Yazı işleri uyuma!!!

Sahi, Ahu Tuğba, Tuğba Özay için ne demiş, bilen duyan var mı? Ahu Tuğba'yı da aratanlar hoşgeldi! Fatih Ürek'in son şarkısına bayılıyorum ama en büyük Arto!

devamını oku...

14 Ağustos 2007

Kahpe Bizans’ın Utanmaz Sürtük Kızı İstanbul, Cefakar Anadolu Kadını Ankara'ya Karşı

Image Hosted by ImageShack.us

Ankara'da eylemciler susuzluğu "Panzer bize su sıksana" gibi ironik ve yaratıcı pankartlarla protesto ederken su zengini (!) İstanbul'un Tarabya ilçesinde gecekondularının yıkımını engellemek isteyen vatandaşlar yıkım ekipleriyle tartışıyordu. Çevik Kuvvet Polisi'nin panzerlerle tazyikli su sıkarak evlerinin yıkılmasına engel olmak isteyenleri geri püskürtmesi dikkat çekti. Görüldüğü üzere Ankaralılardan panzerin suyu bile esirgenirken İstanbullular bu açıdan da fevkalade şanslılar...
***

Evvelsi akşam haberleri izliyorum, kanallardan birinde bir anons duydum: İstanbullular, Ankarılalar’a nispet yaparcasına haftasonunu suyun içinde geçirdi!

Mevzu bahis haberde zengin ve şımarık çocuklar olan İstanbullular’ın fakir ama gururlu çocuklar olan Türkiye’nin geri kalanına nispet yaparcasına su parklarına akın ettiklerini ve günlerini suyun içinde çılgınca debelenerek geçirdikleri anlatıldı. Habere konu olan bir avuç insanın İstanbullular olarak genellenmesini bir tarafa bırakın, görüntülerden anladığımız kadarıyla herkes kendi halinde eğleşiyor, kimsenin Ankara’ya nispet falan yaptığı yok! Haberi neresinden tutarsanız tutun elinizde kalıyor. Ey güzel haberci kardeşim, İstanbullu memleketin başına gelen kuraklık belasından kendisini muaf mı tutuyor ki ona buna nispet yapsın? Ankara’nın musluğundan su akmaması İstanbul’u neden mutlu etsin? Sanki İstanbul, küresel yanmanın, iklim değişikliklerinin ve çarpık kentleşmenin getirdiği sorunlardan uzak yaşayan güllük gülistanlık bir şehirmiş gibi? Bu ötelemenin, üstünlük taslamanın ve ayrıksılaştırmanın ne mantığı var?

Hı, hı, cevap verin? (iyi geceler Türkiye, her nerede susuyor ve susatılıyorsan...)

devamını oku...