Jane Birkin: Gainsbourg'un Nefesini Uzaklara Taşıyan Rüzgar

Jane Birkin 18 - 19 Ocak'ta Babylon sahnesinde yeniden esecek ve konserin geliri Japonya'daki nükleer felalette zarar görenlere bağışlanacak.

Ane Brun:'Hayatın Anlamı, Hayatınızda Herşeyin Yolunda Olduğunu Düşündüğünüz Saniyelerde Gizli'

25 Kasım 2011 hayat takvimimizin en özel günlerinden biriydi. Konserden önce adına söyleşi demeye dilimizin varmadığı, bizde yaşamımız boyunca hatırı kalacak kahve sohbetimizde Ane Brun'u çok iyi müzisyenliğinin yanında, varoluş meselelerine kafa yoran, ölüm kadar, yaşamdan da korkan, uzun yollarla ve yolculuklarla barışık, müziğiyle kendi yaşam yolunu çizmeye çalışan bir kadın olarak tanıdık.

Destek Ol, Ekümenopolis Sinemalarda Gösterilsin

Şehirde yapılanların sorgulanması ve dönüşümde halkın söz sahibi olması gerektiğine inanan ve politikacıların tartışmaktan özenle kaçındıkları konuların kamuoyuna yansıtılması gerektiğini düşünen Ekümenopolis ekibi, belgeselin sinemalarda daha çok kişiye ulaşmasını sağlamak amacıyla Projemefon.com adresinde bir kampanya başlattı.

Erik Truffaz Quartet'ın Büyüsü

Erik Truffaz'ın 16 Aralık 2011'de Tamirane'de verdiği konserde hüzün dolu notaların uzun soluklu trompet sololarıyla birleşip ayrıldığı, trip-hop, elektronik ve drum'n bass denizlerine yelken açtığı bir gemideydik.

31 Temmuz 2007 Salı

Takeshi Kitano'dan İşitsel ve Görsel Bir Şölen: Zatoichi

Zatoichi'nin Soundtrack'inden bir parça

Takeshi Kitano, 1947’de Japonya’da doğar. Mühendislik okurken isyankar davranışları yüzünden okuldan atılır. Ünlü komedyen Senzaburô Fukami’den komedi, dans ve şan dersleri alır. Bir striptiz klübünde asansör görevlisi olarak çalışırken sahneye çıkacak olan komedyenin hastalanması üzerine yerine geçer ve gösteriyi gerçekleştirir. Daha sonra bir arkadaşı ile birlikte Japon televizyonları için hazırladıkları “The Two Beats” adlı programla ülke çapında üne kavuşur. Yönetmenin “Beat Takeshi” lakabı bu komedyenlik günlerinden kalmadır.

Kitano, oyunculuk kariyerine 1990 yılı yapımı Sono otoko, kyôbô ni tsuki (Violent Cop) adlı filmle adım atar. Yönetmenin hastalanarak filmi yarıda bırakması üzerine yönetmenliğe de yine aynı filmle başlamış olur. En bilinen filmleri Takeshis (2005-Yönetmen, Senarist, Oyuncu), Zatoichi (2003-Yönetmen, Senarist, Oyuncu), Dolls (2002-Yönetmen), Battle Royal (2000-Oyuncu) olarak sayılabilir. Japonya ve dünya sinemasının en değerli yönetmenlerinden biri olmasının yanı sıra Takeshi Kitano aynı zamanda diğer sanat dallarıyla da ilgilenmektedir.

Takeshi Kitano ile ilk tanışmam, Uluslarası Eskişehir Film Festivali’nde izlediğim Takeshis filmi ile oldu. Filmdeki ironi, görselliğe verilen önem, oyuncuların doğal performansları ve yönetmenin olmazsa olmazı absürd şiddet sahneleri ve iç içe geçen öyküleri ile alelade bir sinema deneyiminden çok daha fazlasını sundu ve izlerken çok keyif aldım. Filmin tek handikapı filmin son yarım saatinde sürekli tekrarlanan sahnelerin filmi uzatması ve sıkıcılaştırması. Kitano’nun izlediğim ikinci filmi olan Dolls (Bebekler) hakkında daha sonra yazacağım için atlıyor ve 2003 yapımı Zatoichi’den bahsetmek istiyorum.

Zatoichi filminden kareler: Zatoichi, Hattori (Ronin) ve Geyşa kardeşler Osei ve Okinu

Venedik Film Festivali’nde En İyi Yönetmen ödülünü kapan Zatoichi’de tuhaf yönetmenimiz Kitano, çok yönlü sanatçı kişiliğini harmanladığı bir eser sunuyor izleyicisine. Müziklerinden görüntü yönetimine kadar özenle kotarılmış bir yapım var karşımızda. Herbiri fotoğraf karesi olabilecek güzellikteki sahnelerde dünyanın en iyi görüntü yönetmenlerinden biri olan Katsumi Yanagshima’nın payını unutmamak gerek. Müziğin tarlada çapa yapan insanlarla ve yağan yağmurla senkronize kullanımı da filmi hatırlanır kılan diğer bir öğe. Görme duyusunu yitirmiş Zatoichi’nin güçlü işitme duyusu dünyayı algılamak için kullandığı en önemli silah. Filmdeki ses efektleri ve diğer işitsel unsurlar bunu iyi bir biçimde vurguluyor. Filmde sıkça kullanılan geri dönüşlerin (flashback) etkisiyle film biraz dağınık gibi ilerlese de da Kitano’nun öyküden çok görselliğe önem verdiğini düşününce bu durum bir sorun teşkil etmiyor. Kaldı ki Kitano, karakterlerini izleyiciye birbir tanıtıp kim olduklarını, nereden gelip nereye gittiklerini ve amaçlarını ayrıntılı bir biçimde anlatarak bu dağınıklığı topluyor. Ancak tek bir karakteri muallakta bırakarak bir Doğu gizemi yaratmayı ihmal etmiyor: seyirci Zatoichi hakkında kör bir masör olduğu, kumarbaz bir gezgin olarak köy köy dolaştığı ve kılıcını ustalıkla kullanması dışında pek bir şey bilmiyor. Kitano, baş karakteri için seyirciden esirgediği detayları filmin yan karakterleri için cömertçe kullanıyor. Mafya tarafından katledilen anne-babalarının intikamını almak isteyen iki geyşa kardeş-kardeşlerden biri erkek- ve hasta karısını tedavi ettirmek için Ginzo çetesinin koruması olan Ronin (Hattori)’nin geçmişlerinden detaylı olarak bahsediliyor. 19. y.y Japonyası’nda geçen film, erdem, intikam ve toplumsal hiyerarşi gibi Japonya’yı ilginç kılan bütün kültürel öğelerden yararlanıyor.

Filmde en çok güldüğüm sahnelerden biri: Türk sinemaseverler, Cüneyt abimizden dolayı bire karşı on kavga dövüş sahnelerine alışık. Zatoichi'deki çoğu sahne bu sebeple bize tanıdık gelecektir. Ama elin Japonu ironinin dozunu kaçırmış, Samuraylar'ın kimonolarının altından fırlayan beyaz donlara dikkat!

Japon sineması hakkında diğer ülkelerin sinemasına nazaran çok daha az bilgi sahibi olduğum için Takeshi Kitano’nun filmleri benim için Japon sinemasına giriş niteliğinde. Zatoichi ise İaido ve Kendo ile ilgilenenlerin ve Japon kültürüne merak duyan sinemaseverlerin ilgisini çekebilecek bir yapım.

Bağlantılar: Takeshi Kitano’nun özgeçmişini IMDB’nin yönetmen hakkındaki sayfasından çevirdim.

IMDB’de Zatoichi

Zatoichi: A Kitano Film

Son olarak Goddess Artemis'in Unutulmaz Uzakdoğu Filmlerinden Unutulmaz Replikler ve Sinema Günleri Vol.XIII: Takeshi Kitano ve Takashi Miike Özel Bölümü yazılarını okumanızı öneririm. Japon kültürüne ve Japonca'ya merakınız varsa yine Goddess Artemis'in hazırlamış olduğu Megami Sama's Blog ilginizi çekecektir.

Extramücadele

Extramücadele’ nin yarat(t)ıklarına buradan ulaşabilirsiniz.

Ezgi'nin Notu: Ozan'ın fotoblogu'ndan, tırtıkladıklarıma sesini çıkarmadığı için pek derin teşekkürlerimle...

30 Temmuz 2007 Pazartesi

Ay Çarpması

Pink Floyd'un Dark Side of The Moon albümünden Brain Damage adlı parça

Eskişehir’de 2007’ye günler kala geç saatte okuldan çıkmış, tramway durağına doğru yürüyorum. Elimde fotoğraf makinem, zifiri karanlık gökyüzündeki aya doğru çevirmişim objektifimi. Pink Floyd’un “Brain Damage” şarkısını dinliyorum bir yandan. Arkamdan birileri adımı çağırıyor, duymyuyorum. Omzuma dokunmalarıyla fark ediyorum yalnız olmadığımı, “Sen hep fotoğraf makinanla mı dolaşırsın?” diye soruyor okul arkadaşlarımdan biri. “Evet,” diyorum, “Bir fotoğraf karesinin insanın nerede karşısına çıkacağı belli olmaz…” O gecenin ertesi trene atlayıp evime, İstanbul’a gidiyorum, bu sefer Kings Of The Convenience çalıyor hayat soundtrack’imde: “Homesick, because I no longer know where home is…”

O gün fotoğraf makinem son karelerini çekiyor tren yolunda. Yılbaşından bir önceki gece eve giren bir hırsız alelade bir eşya gibi heybesine atıp gidecek çünkü. Çaldığının yıllardır hayalini kurduğum ve ilk dokunduğum andan itibaren vücudumun parçası olan bir eşya olduğunu bilemez, bilse de önemsemez elbette. Sonuç olarak “Bir başka bahara…” bırakıyorum hayallerimi yine ve hayat akıp gidiyor.

Bu gece, sıcaktan kavrulan nemli bir İstanbul gecesinde bu sayfada gördüğünüz karlı fotoğrafların öyküsü bu işte… Bu fotoğraflar giden, uzaklarda kaybolan bir dosttan kalan son hatıralar. Bu gece İstanbul’un bol yıldızlı gökyüzünde dolunay asılı. Bir ay çarpmış, Şeker Portakalı'nın Zezé'si ile bir tutuyor kendini: "...Şimdi acının ne olduğunu gerçekten biliyordum.Ayağını bir cam parçasıyla kesmek ve eczanede dikiş attırmak değildi bu. Acı insanın yüreğini paralayan, sırrını kimseye anlatmadan birlikte ölmesi gereken şeydi.Kollarda, kafada en ufak güç bırakmayan yastıkta kafayı bir yandan öbürüne çevirme cesaretini bile yok eden şeydi."

En iyi dostlarımdan biri olan Ingmar Bergman'ı uğurlarken...

Gidenlerin ve yitirdiklerimin anısına...

27 Temmuz 2007 Cuma

Bir oda,diğerini karanlığıyla ışıtabilir

Image Hosted by ImageShack.us

Fotoğraf: Ozan Ezgi Berberoğlu

"Bugünlerde dünyayı bir fotoğraf makinasının objektifinden izliyorum ve bu bana güven veriyor; çevremdeki gerçekler çevrelenip kesin olarak tanımlanmış gibi geliyor. Herşey, görünüşümün ve belleğimin yardımcı organı, varlığımın bir uzantısı olan karenin içinde kapalı olduğu için onları kavrarken, evrenin uçsuz bucaksızlığından kaynaklanan o rahatsız edici baş dönmelerine kapılmıyorum."

Paolo Maurensing-Gölge ve Meridyen-Dost Yayınları

Image Hosted by ImageShack.us

Fotoğraf: Ozan Ezgi Berberoğlu

"Ölümün gülümsediği Camera Obscura,yağ kandilimin ışıttığı optik, Laterna Magica! Işıktan ve karanlıktan yaptım seni, ya da ışığa ve karanlığa böldüm. Kim inkar edebilir? Bir oda,diğerini karanlığıyla ışıtabilir. "

Defterime düştüğüm notlardan, kimin tarafından söylendiğini kaydetmemişim.

Yukarıdaki fotoğraflar, çalışmalarını zaman zaman Alternatif-İstanbul ile paylaşan Ozan Ezgi Berberoğlu'na ait. Ozan, birbirinden güzel fotoğraflarını sonunda kendine ait bir websitesinde yayınlama kararı aldı. Sanal portfolyosu için tıklayın.

Ben Nası Büyük Adam Olucam

Fotoğraf: Ezgi Aktaş, Eskişehir-2006

***

affan dede'ye para saydım,

sattı bana çocukluğumu.

artık ne yaşım var ne adım;

bilmiyorum kim olduğumu.

hiçbir şey sorulmasın benden;

haberim yok olan bitenden.

bu bahar havası, bu bahçe;

uçurtmam bulutlardan yüce.

havuzda su şırıl şırıldır.

zıpzıplarım pırıl pırıldır.

ne güzel dönüyor çemberim;

hiç bitmese horoz şekerim!

Cahit Sıtkı Tarancı

Fotoğraf: Ezgi Aktaş, Eskişehir-2006

***

görmezdim önümü görmezdim , okudum yıllarca hep okudum

okumaktan boynumu büktüm yoruldum

bilmezdim adımı bilmezdim aradım her şehirde aradım

koştum dere tepe aştım dolaştım

kimin uğruna , ne uğruna

herkes köşesini kapmış iyi ama ben nası büyük adam olucam

bir tek seni bana çok gördü dünya

iyiler bu savaşı kaybetmiş peki ben nası büyük adam olucam

kötü olmak seni geri getirir mi acaba

sevmezdim okulu sevmezdim , okudum yıllarca hep okudum

okumaktan boynumu büktüm yoruldum

bilmezdim oyunu bilmezdim denedim her şekilde denedim

denemekle olmadı zaten yenildim

kimin uğruna , ne uğruna

herkes köşesini kapmış iyi ama ben nası büyük adam olucam

bir tek seni bana çok gördü dünya

iyiler bu savaşı kaybetmiş peki ben nası büyük adam olucam

kötü olmak seni geri getirir mi acaba

ben nası büyük adam olucam

Pinhani-Ben Nası Büyük Adam Olucam

Pinhani Resmi Websitesi

24 Temmuz 2007 Salı

Halk Sandıklara Hücum Etti, Vatandaş Oy Kullanamadı...

Şimdi oyunu büyük bir gönül rahatlığıyla CHP ile MHP’ye veren kimileri “bu halk aptal” diye söylenmekte... Üniversite diploması almış olmak, hasbelkader mürekkep yalamış olmak, bir siyasi görüşe sahip olmak falan kimilerini bir üstünlük havasına sokuyor ki son seçimden sonra bu şekil insanların hezeyanlarına şahit olmaya devam ediyoruz. Bu kişiler fütursuzca öznesi “halk…” olan cümleler kuruyor: “Bu halk adam olmaz, bu halk aptal, halk nasıl bunu yapabildi…” gibi. Kendi kaidesini alıp halktan uzak bir yerlere yerleştiriveriyor güzelce. Oysa bu yaptıklarının yapıcı eleştiriyle uzaktan yakından alakası yok. Hem demokrasinin mülkün temeli olduğuna inanacaksın, hem faşizan milliyetçilik edalarıyla meydanlarda “Ne mutlu Türküm Diyene!” diye çağlayacaksın, hem de sandıktaki sonuca hakaret edeceksin. Bu ne yaman çelişki anneee….

Perihan Mağden, son kitabında Bambi’nin annesinin ağzından “Dünyadaki en tehlikeli burjuva, Türk burjuvasıdır.” diyor. Haksız da değil. Bu memleket zamanında “Halk plajlara hücum etti, vatandaş denize giremiyor.” gibi zeka ürünü açıklamaları da duydu, “halk donla denize giriyor, vatandaş rahatsız” şeklindeki yakınmaları da… Yıllardır “bir Türk dünyaya bedel” masallarıyla uyutulmuş insanların cahilliğiyle, teslimiyetçiliğyle, kendini rüzgar nereden esiyorsa oraya bırakmasıyla dalga geçmek yerine aynayı gül yüzlere tutup özeleştiri yapmak gerek önce. Siyasi bütün göstergeleri bir tarafa bırakın, bu seçimin sonucu halkı yıllar yılı sahte solculuk masallarıyla oyalayıp da aslında statükoyu ve cuntayı savunan, diktatörümsü bir yönetime teslim edilen, hala bitiremediği bir mirasın yüzü suyu hürmetine destekçi bulabilen bir siyasi partiye tokat niteliğinde olduğu için bile tarih kitaplarına geçecek niteliktedir.

23 Temmuz 2007 Pazartesi

22 Temmuz-2

Image Hosted by ImageShack.us

Memleketimize demokrasi geldiğinden bugüne tam 16 kez sandık başına gitmişiz. Yaş itibariyle bunların sadece son ikisine iştirak buyurabildim. Bu sefer oy vermeye daha bir hoplaya zıplaya gittim, oyumu vereceğim kişiye güveniyordum zira. Sandık görevlileri pek kibar ve güleryüzlüydü. Sürdükleri çıkmaz mürekkebe sesimi çıkarmadım ama akşam haberlerde öğrendim ki Demirel ve Netekim Paşa arıza çıkarmışlar. Onlar da vatandaş, ben de vatandaşım. Onlar daha vatandaş ama. Hani Orwell diyor ya “bütün hayvanlar eşit ama bazı hayvanlar daha eşittir.” diye, o hesap. Gerçi ikisi de tarihin en çıkmaz mürekkebiyle damganladı, seçim mürekkebi eksik kalsın parmaklarında. Yine de “küçük dağları ben yarattım” egolanmaları sinir bozucu. Marmaris Paşası şey demiş, “Siz benim kim olduğumu biliyor musunuz?” Haşa haşmetmahap, sizin yüzünüzden bizim evin kütüphanesinin yarısı toprağın yedi kat dibinde. Sizi 50’lerde doğan ve 80’lerde genç olanlar ve o gençlerin 80’lerde doğan çocukları nasıl unutabilir netekim?

Yiğit Özgür'ün Seçim Karikatürü. Büyütmek için resmin üzerine tıklayın.

Dün kiminle seçim hakkında konuşsam “Nasıl ya? Nasıl bu kadar çok oy olabilir?” diye söylenip duruyordu. This is a pencil, afedersiniz, demokrasi, ey halk… Demokrasi çelişkili bir rejim. Çoğunluk karaya ak diyor diye kara ak oluyor. (söz meclisten ziyadesiyle dışarı, teşbihte hata olmaz.) Bu kadar basit. Demokrasiyi fevkalade eksikli gedikli bir rejim olarak gören bir birey olarak yüzümde rahat bir sırıtışla karşıladım sonuçları. İstatistiklere göre her iki kişiden biri AKP'yi oylamış. Herkesi bir paranoya aldı şimdi. Herkes "kim AKP'ye verdi ki oyunu?" diye bakınıyor etrafa. Ben şahsen üst ve alt komşudan, bir de laz bakkaldan şüpheleniyorum. Hayır, oy pusulamı 5 kere kontrol edip kolalı gömlek gibi özene bezene katlamamış olsam (sırf oyum yanlışlıkla İbrahim Tatlıses'e gitmesin diye) kendimden bile şüphelenebilirdim. Muhtemelen bu satırları okurken siz benden şüpheleniyorsunuz zaten. Ben de sizden şüpheleniyorum. Sorsanız herkes şaşırıyor AKP'nin oyunun 5 milyon kişi artmasına. Sorsanız kimse oy vermemiş. Bu işin şakası, aslolan herkes halinden ahvalinden memnun demek ki. An itibariyle aksi bir açıklama gelmediğine göre buna CHP de dahil. Milletimiz CHP’yi onore edip ana muhalefet görevine layık görmüş. Atadan öyle gördük diye, Allah Kurtarsın Partisi (AKP) olmasın da ne olursa olsun diye oy verenlerin yüzü suyu hürmetine CHP ikinci parti olarak çıktı sandıktan. Bunu elbette başarı sayıyorlardır. Oylarını 5 senede %1 (yazıyla yüzde bir) arttırdıklarını saydıkları gibi. Tabi bu arada CHP adayları mitingci Serter ve Arat teyzeler de mecliste. Arat, Ufuk Uras’a seçimden önce “bu kadar konuştunuz, şehitlerden söz etmediniz?” minvalinde laflar ettiydi katıldıkları bir programda. Uras da “Bahsedeyim efendim, şehitler üzerinden siyaset yapılmasına karşıyım ben.” demiş, gülümsetmişti. Sırf Uras, Arat ve Serter için Meclis TV’ye abone olacağım.

Halka bazı burnu büyükler “aptal” falan diyor (işin ironik tarafı zamanında bu lafı eden adamı yobazlarla bir olup ağızlarından tükürük saça saça Sivas'ta yakmaya kalkmışlardı, şimdi mezarına gidip özür diliyorlar.) ama bence bunu diyen iki kere düşünsün: Halk ne sağcıyım ne solcu, orducuyum orducu diyenlere mi güvensin, yoksa iple meydan ortasında ip-şov yapan kafatasçılara mı? Sonuç olarak eski halimize dönebiliriz Allahın izniyle. Pazarda mikrofon uzatılınca “düşük enflasyon buralara uğramıyor” demeler, fındığın, buğdayın, çayın kilo fiyatını az bulmalar, oğullara-kızlara alınan gemiler, kimi bakanların 600 adet dairesi olduğu gerçeği, yakılan 2B arazileri, gayrı meşru(?) cinayetler ile dolu yaşamımızdan çoğunluk memnun. Çoğunluk biliyor ki istikrar herşey. Çoğunluk diyor ki sanki başkası gelse daha güzel olacak herşey. Çoğunluğa deniyor ki ekonomi büyüyor, Türkiye gelişiyor. Özetle, millet iradesinden sual olunmaz ve sandık iradesine hürmet etmek doğru olandır. This is the oricinıl demokrasi, ab şeypır değil.

Not: Baskın Hoca meclis’e giremedi ama gölge kabine olarak yola devam edecek. Ufuk Uras’a ise temsil görevinde başarılar dilerim. İlk icraatı Hrant Dink dosyasını meclis gündemine aldırmak olacakmış.

Ek: Zülfü Livaneli'nin Vatan Gazetesi'ndeki köşesinde ilginç bir yazı yayınlandı. CHP'nin kadim başkanı Sayın Baykal'ın Sayın Erdoğan ile oturduğu pazarlık masasını aktaran bu yazıya Sayın Baykal "Demokrasinin gereği olarak AKP'nin 360 sandalye kazanmasını tebrik etmek gerekirdi." diye yanıt verdi ve demokratik(!) tavrını bir kez daha ortaya koymuş oldu. AKP'liler Sayın Baykal'ı onursal başkan ilan etmelidirler bence. Halka seçimi nedeniyle aptal diyenler bir daha düşünsün, zira beğenin ya da beğenmeyin, sandıktan en demokratik ve de istikrarlı sonuç çıktı 22 temmuz'da.

21 Temmuz 2007 Cumartesi

Apartman Teyzeleri

Apartman teyzeleri'nin işaret parmağı Demokles'in Kılıcı gibi tepemizde sallanıyor mütemadiyen.

Takvimler 93 yılını gösterirken sevgili okuyucu, ben 10 yaşında bir kız çocuğuydum. O zamanlar karşıda yaşardık biz ve o zamanlar bizim için karşısı Kadıköy’dü. Apartmanların sıralandığı alelade bir yer olan sokağımızda mahallenin diğer hırtlarıyla oyun oynayarak zaman tüketirdik, sonra babam mutfak masasına oturtup kareli method deftere Fen Bilgisi ödevimi yaptırırdı. Mutfak masasının tam karşısındaki kaloriferin altında yoğurt kutusuna ektiğim fasülyeler dururdu. Neyse, biz en çok futbol oynamayı severdik. Mahalledeki çocuklardan birinin 3 yaşındaki kardeşini kaleye koyup tek kale maç yapardık, ben tek başıma 8 gol atardım. Daha önce de belirtmiş olduğum üzre yaşım 10, diğer çocuklar da aşağı yukarı aynı yaşta. Bir güç esşitsizliği olduğunun farkına varmışsınızdır sanıyorum. Biz böyle ufaklığa gol atıp zafer çığlıkları atarken karşı apartmanın en alt katında oturan ve adına Amerikan denen bir adam kafasını camdan çıkarır ve bizi “gidin başka yerde oynayın, gelirsem kırarım bacaklarınızı” diye haşlardı. Bu adamcağıza neden Amerikan denildi, hiç bilmem. Beyaz saçlı, sakallı bir adamdı ve hep başı ağrırdı. (bizim yüzümüzden). Futbol oynarken zıvıttığımızdan başının ağrımasını anlarım da kendi halimizde evcilik oynarken nasıl ağrıtmayı başarırdık bilmem. Amerikan bağırmaya başlayınca 5 dakika için apartmanın içine saklanır, sonra gene çıkar ve oyuna devam ederdik. Ta ki apartman kapısından elinde saplı süpürgeyle görünene kadar. Bizi doğurana, doğmamıza vesile olana söve saça kovalardı bahçeden, biz de “Amerikaaaan, Amerikaaaan” diye güle bağıra kaçardık.

Bunu neden anlattım: Okulların tatile girmesiyle bizim mahallenin bilimum çocuk nüfusu sokakta yaşamaya başladı. Kimisi incik boncuk satıp okul harçlığı çıkarma derdinde, kimi de bizim yıllar önce yaptığımızı yapıp top oynuyor. Mahallemizin güzide teyzeleri bu durumdan fevkalade rahatsız. Geçtiğimiz günlerde bir teyzemiz camdan başını çıkarıp oynayan çocuklara aynen şöyle dedi: “Gidin kendi apartmanınızın bahçesinde oynayın. Ananız doğuruyor, sonra da başından atıyor sizi!” Kadının el kadar çocuklara söylediği bu laf benim ağrıma gitti. Çocukların yüzü düştü. Toplarını koltuklarının altına alıp küskünce evlerine gittiler. Bugün yine teyzelerden biri maç yapan çocukları bir güzel azarlayıp başka apartmanın bahçesinde oynamalarını buyurdu. Kendim teyze olacak yaşa geldim ama çocukların bizim yıllar önce gördüğümüz muameleye maruz kalmaya devam etmesi sinirimi bozuyor. Şimdiki çocuklar ses de çıkarmıyor, biz yine sınır zorlardık.

Çocukların oynayacağı yerlere otopark, garaj, apartman vs. diken büyükler şimdiki çocukların nedense (!) sosyopat olduğundan yakınıyor. Buldukları kıç kadar alanda oynamaya çalışan çocuklar ise apartman teyzelerinin gazabına maruz kalıyor. Bu apartman teyzelerinin hiçbir şeye tahamülü yok. Bu teyzelerin tahamülsüzlüğünün nedenleri üzerine geliştirdiğim kimi tezler var. Benim insanların tahamülsüzlüğünün nedeni olarak gördüğüm sadece tek bir nokta var. Aslında bütün sorunların temelinde yattığını düşüdüğüm bir nokta o. Belki bilare paylaşırım. Yarınki seçimlerde çocukların oyun oynayacağı alanları gaspetmeyecek partilere/bireylere oyunuzu verin. Apartman teyzesi/Amerikan’ı olmayın. Çocuklarımız büyüyünce apartman teyzesi/amcası olmasın. Çocuklarınızı sokağa oynamaya salmazsanız böyle siteler hazırlarlar büyüyünce, uyarmadı demeyin.

20 Temmuz 2007 Cuma

22 Temmuz

Bruce Dickinson da bizi görecek mi?

Efenim, akşam haberleri seyrederken bir yandan da semizotu salatası kaşıklıyordum. Bu kısmı sizi alakadar etmez, bana afiyet olsun. Neyse, kanalın birinde bir takım adamları gösteriyorlar. Bu bir takım adamlar AKEPE seçim bürosunun önünde durmuş, veryansın ediyor: “Oy karşılığı para vercez dediler, sonra da sözlerinde durmadılar. Bu ne ahlaksızlık!” Behey gerzek herif, adamların paranı ödememesi ahlaksızlık da senin oyunu satman değil mi? Beter ol, ne diyeyim.

Alıyorum, çünkü Doçent Dr. Ötker. Pek havalı hakikaten.

Seçime son 40 saat falan kaldı. Bir hafta kadar önce Bostancı’da Saadet Partisi seçim otobüsünü kenara çekmiş, “İmaaaan, imaaaan, imaaaan” diye çığırıyordu. “Anneeeee, imancı geçiyor, kaç kilo alim?” “İmaaancıııı, huuuuhuuuu, kaça kilosuuu?” “İmancııı, tart ordan iki kilo, sertlerinden olsun.” (alternatif diyaloglar-1). Geçtiğimiz gün Erbakan hoca TV’de konuşuyordu, 80 küsür yaşındaki adamın hiç mi sesi titremez be kardeşim… Laf aramızda mutluluk çubuğu taktırdı diyorlar. (ironi yaptım, Saadet Partisi ya, o açıdan. İğrencim, yes I know.) Dün de İbrahim Tatlıses Kadıköy cenahında tura çıkmış, trafiği kilitlemişti. İbrahim Tatlıses, her gördüğü kebapçıda milletin önünde tıkınıyor, bu çok sinir bozucu. Tatlıses vejetaryen olursa oyumu Genç Parti’ye vereceğim. Ama bi şartla: erkekler de menstürasyon denen illetten olsunlar. (Kibarcık Paris’te). Bi şey daha, annelerin belli bi yaştan sonra kızlarını patlıcan yemeye zorlamaları engellensin. Bamya da ona keza. Ve kereviz.

Son söz: Oyunuzu kullandıktan sonra mührün kurumasını beklemeden katlamayın. Yoksa animallah hiç alakanız olmayan bi şahsı meclise sokuverirsiniz. Yanlışlıkla İbo'ya oy verdiğimi düşünemiyorum. Kabus gibi. Rock us Ufuk Uras! (itinayla slogan bulunur, iletişim: 05324********)

Sinema Bir Şenliktir/ İstanbul'un Orta Yeri Sinema

Okumaya başlamadan önce çal tuşuna basın ve muhteşem The Alan Parsons Project'e kulak verin. Şarkımız:Kült Gaudi albümünden Closer to Heaven.

11 Ocak 1995 yılında The Marmara’nın bombalanması olayında hayatını kaybeden Onat Kutlar’ın kaleme aldığı sinema yazılarının derlendiği “Sinema Bir Şenliktir” adlı kitabı, sinema tutkunlarının kütüphanelerinde mutlaka yer alması gereken eserlerden biri. 12 Eylül 1980 darbesinden sonra tarihin tozlu sayfalarında yerini alan İstanbul Sinematek’inin de kurucusu olan Onat Kutlar, çoğunlukla uluslararası film festivalinde izleme fırsatı bulduğu filmlerle ilgili görüşlerini paylaştığı kitabında Bergman, Visconti, Lingren ve Grunwalsky gibi sinema tarihinin usta isimlerine selam gönderirken film festivali gözlemlerini de okuyucusuna aktarmayı ihmal etmiyor. Sinemanın dahi yönetmenlerinin ustalık eserlerini, sinema akımlarını, film festivallerinin hangi zor koşullarda kotarıldığını merak edenlerin Onat Kutlar’ın bu kitabından keyif alacaklarını düşünüyorum.

19 Temmuz 2007 Perşembe

Özgür

Özgürlük denizde yaşar. Her harfi martılarla taşınır mavi sulara. Özgürlüğe dokunabilmek için onun sularına olabildiğine yaklaşır insanlar. *Uzun süredir yatağında hayata dönmeyi bekleyen ancak başaramayan arkadaşımız Özgür için.

17 Temmuz 2007 Salı

Yaşar Usta'nın Meyvalı Dondurması

Yaşar Usta'nın Bostancı'daki lezzet köşesi. Medyamızın güzide yazarları da Yaşar Usta'nın müdavimleri arasında...

2006 yılında vizyona giren Dondurmam Gaymak adlı filmin sevilmesinin en büyük nedenlerinden biri senaryosunun özgünlüğü kadar baş karakteri Ali Usta’nın büyük dondurma firmalarına karşı verdiği mücadelenin yerel lezzetlere olan düşkünlüğümüzü ve özlemimizi farkına vardırtmasıydı. Ali Usta harkulade Muğlalı şivesiyle :“O dondurmalar da neymiş, su, yapay aroma, gıda boyası!” derken düpedüz haklıydı. İnsanların reklamların da etkisiyle koşa koşa çubuklu dondurmalar alması Ali Usta’yı çok üzüyordu. Film Ali Usta’nın büyük dondurma tekeline karşı verdiği mücadeleyi kendine has bir sinema diliyle aktarırken bizleri de etrafımızdaki ustalara daha dikkatli bakmaya yöneltiyordu.

Bendeniz'in en çok sevdiği çeşitlerden biri olan Çilekli Dondurma'nın yapılışı

Yaşar Usta, dondurmalarını mevsimine göre seçtiği taze meyvalardan ve şekerden imal ediyor. Bu lezzetli meyvalı dondurmaların içinde çubuğunun üzerinden çıkan şifreyi bilmem kaç bilmem kaça göndererek araba-ev kazanacağınızı vaadeden fabrika dondurmalarında fazlasıyla bulunan yapaylıktan eser yok. Zaten dondurma deyince aklınıza bu fabrikasyonlar geliyorsa yanılmayı baştan kabul ederek Yaşar Usta’nın Bostancı’daki yerine uğrayın. Taze çilek, kavun, şeftali, karpuz ve cevizin aromasından değil, bizzat kendisinden damıtılmış dondurmayı tadın. Bir çırpıda yutuvermeyin ama, bir parçasını lezzeti damağınıza yayılsın diye dilinizin üzerinde bekletin. Yaşar Usta'nın dondurmalarının neden bu kadar övüldüğünü ve sevildiğini anlamanız için bu tadım deneyimi yeterli olacaktır zaten. Fabrikasyon dondurmaların saklandığı dolaplar sizinle hoşbeş etmez ama cömert Yaşar Usta eğer oradaysa özenle yaptığı dondurmalar hakkında bilgi verir, bir külah dondurmayı tatmanız için ikram eder. İşte o zaman anlarsınız ki dünya işini aşkla yapan becerikli ustaların yüzü suyu hürmetine hala yaşanılası bir yer.

Yaşar Usta

Uzun lafın kısası çeşitler meyvanın tazesine göre hergün değişse de Yaşar Usta’nın kavunlu, şeftalili, çilekli ve limonlu dondurmasını tatmadan yazı bitirmeyin, hatta İstanbul’a gelen misafirlerinizi eski zamanlardaki gibi dondurmacıya götürün, hoşbeş ederken “İyi ki İstanbul’a gelmişiz” desinler. Yaşar Usta’ya söz verdiğim gibi fotoğrafları ve çilekli dondurma yaparken çektiğim videoyu sizinle vakit geçirmeden paylaşıyorum. Şimdi ben susuyorum, sözü görsellere ve Yaşar Usta’nın maharetine bırakıyorum.

Yaşar Usta’nın Adresi: Ali Nihat Tarlan Cad. No: 34/2, Bostancı (Minibüs yolunda Shell benzin istasyonu’nun karşı sokağı, Biberoğlu fırınının bahçesi)

16 Temmuz 2007 Pazartesi

Amy:Back To Black

Amy Winehouse’ın Back To Black albümüne kulak verelim: Tears Dry On Their Own

You know I'm No Good

14 Temmuz 2007 Cumartesi

Küçük Özlemler'in En Büyük Eksiği

Bu acı verici fotoğraf, birileri tarafından şikayet edilmiş, akabinde yok edilmiş bir sokak köpeğine ve başında bekleyen yavrularına aittir.

Bursa’nın yerel bir gazetesinde Nilüfer Abla diye bir kadın varmış. Güzin Abla köşesinin onuncu sınıf karbon kopyası gibi bir köşede kendisine gelen mektupları yanıtlıyormuş. (Güzin Abla köşesini yazan Sayın Feyza Algan'ın sokak hayvanları konusundaki olumlu tavrını çok takdir ederim. Keşke karbon kopyaları da bu açıdan Sayın Algan'a benzeyebilselerdi). Şehirde ne sinirinizi bozduysa, ne gözünüze battıysa onu Nilüfer Abla’ya yazıyormuşsunuz, O da yetkilere iletip çözüm arıyormuş. Mesela Belediye Başkanına “başkan amca” diye hitap eden 13 yaşındaki küçük(!) bir kızımızın satırlarına Nilüfer Ablamız aracılığıyla kulak verelim:

“Nilüfer ablacığım ben 13 yaşında ilköğretim öğrencisiyim. Bizim buralarda önceleri sokak köpekleri vardı. Okula gidip gelirken çok korkardım. Bazı arkadaşlarıma da saldırmışlardı. Sonra Başkan amca (Recep Altepe) onları toplattı. Köpekler gitti ama şimdi binlerce kedi çıktı ortaya. Çok sağlıksız biliyorum. Ama Başkan amcaya söylerseniz sevinirim. Köpeklere barınak yaptıysa kedilere de yapar herhalde.”

Şimdi 13 yaşındaki küçük(!) yavrunun bu mektubuna Nilüfer Abla’sının cevabını okuyalım:

Özlem’in Başkan amcası tabi siz oluyorsunuz sevgili Recep Altepe. Özlem gibi bizlerde hayvan barınağından memnunuz. Sokaklarda artık başıboş köpek görmek mümkün değil. Ama Özlem değişik bir konuyu yazmış bana… Kediler ne olacak. Bana fareli köyün kavalcısını çağrıştıran bu isteğe sıcak bakacağınızı sanıyorum. Kedilerde en az köpekler kadar sakıncalı. Hayvan barınağının bir bölümünü kedilere açacak mısınız? Özlem merak ediyor.

Şimdi… Yerel gazete dahi olsa binlerce okuyucuya ulaşan ve onları etkileme gücü olan bir yayında kalem oynatanların canlı yaşamına kastetmeye, onları hapsetmeye, öldürtmeye, yok ettirmeye yönelik yayınlar yapmayı bir tarafa bırakın, kalemlerinden dökülecek tek noktalama işaretine bile dikkat etmeleri gerekir. En basitinden gazetede yazar sıfatını taşıyan biri dahi anlamındaki -de ekinin ayrı yazılacağını bilmelidir. Soru cümlesinden sonra soru işaretinin geleceğini ise taa ilkokulda öğretiyorlar. Yukarıda alıntıladığım paragraf olanca özensizliğiyle ÖSS sınavında dilbilgisi yanlışı bulma sorusu olarak kullanılabilir. Ama bundan daha da vahimi aynı paragrafın mantık hatası bulma sorusu olarak da değerlendirilebileceği durumudur. Şöyle ki: Kediler doğaları gereği barınakta yaşamayı bırakın toplu olarak aynı evde yaşamaya bile direnen hayvanlardır. Amcası eğer 13 yaşındaki küçük Özlem’i dinlerse köpek barınağının bir köşesine tıktığı kediler toplu yaşamaktan ve hijyen olmayan bir ortamda tutulmaktan hastalanacak ve sapır sapır dökülecektir. Tabi ki 13 yaşındaki küçük Özlem’in bu basit gerçeği bilmemesi kendinden çok ailesinin eksikliğidir. Tabi bu mesajı gerçekten küçük Özlem yazdıysa… Ben, 13 yaşındaki küçük Özlem’in bilgisayar başına geçip de bu denli sevgisiz bir mesaj yazıp Nilüfer Abla’sına göndereceğine ihtimal ver(e)miyorum doğrusu. Eğer bu önermem doğruysa asıl üzücü ve sinir bozucu olan 30-40 yaşlarındaki insanların küçük Özlem ağızlarını kullanarak sevimli olduklarına dair olanca inançlarıyla Başkan Amcalarına gönderdikleri katliam yönlendirmeleridir.

Küçük Özlemler'in ve ailelerin en büyük eksiklerinden biri de kırpıla kırpıla haftada iki saate düşürülmüş, o iki saate de beden öğretmenlerinin girip deve cüce oynattığı felsefe derslerinin yarattığı boşluktur. Eğer Türk eğitim sisteminde felsefeye hak ettiği değer verilseydi küçük Özlem’ler ve Nilüfer Abla’lar matematikçi ve filozof Pythagoras’ın (Pisagor) şu özdeyişinden haberdar olacaklardı: "İnsan kendisinden asagi canlilari yok etmeye curet ettigi surece saglik ve huzur yuzu gormeyecektir. İnsanlar hayvanlari katlettigi surece birbirlerini de oldurmeye devam edeceklerdir. Tabii ki cinayet ve aci tohumlari ekenler sevinc ve sevgi bicemezler."

13 Temmuz 2007 Cuma

Uzak Renkler

Uzaklardan gelen sıcaklar, uzakların renklerini yanıbaşımıza getirmiş.

12 Temmuz 2007 Perşembe

Yedi Kocalı Hürmüz'ün Beyazperde Aşkları

En Karizmatik Kelebek: Steve McQueen

Şu anda The Magnificent Seven adlı filmi izliyorum. Filmin kadrosunu şöyle bir saymak gerekirse: Chris Adams rolünde rol kesen Yul Brynner, Calvera rolünde Elli Wallach, Bernardo rolünde Charles Bronson ve benim adamımı en sona sakladım: Vin rolünde Steve McQueen. Steve’i sona saklamamın elbet bir nedeni var, yıllar önce Kelebek/ Papillon filmi ile alevlenen umutsuz bir aşk hikayesi bu…

Yıllar önce saat sabaha karşı 3’ e gelirken kanepeye tünemiş televizyon izliyordum. Özel kanalların birinde bir film oynamaktaydı: Fransız bir kürek mahkumunun özgürlük mücadelesini anlatan Kelebek/ Papillon. Filmi ortasında yakalamıştım. Bir pezevengi öldürdüğü iddiasıyla küreğe mahkum edilen ve kaçma girişimlerinden sonra hücreye kapatılan Papillon, hücreden çıktığı zaman güçsüz görünmemek ve kürekten firar ederek kendisini haksız yere suçlayan otoritelerden intikamını almak için 5 adımlık hücresinde her gün şınav çekiyor, bir duvardan ötekine defalarca gidip geliyor, duvarda dolaşan karafatmaları yakalayıp protein kaybetmemek için yemeğine katıp yiyordu. Papillon, yıllar sonra hücreden çıktığında sağlıklı sayılabilecek görüntüsüyle polisleri şaşkına çeviriyordu. Bu, Papillon’un sayısız meydan okumalarından yalnızca biriydi. Yıllar yılı kaça yakalana sürdürdüğü özgürlük mücadelesini nihayet kazandığında “Hey Bastards! I’m still here! (Hey Piç Kuruları! Hala hayattayım işte!)’’ diyecek ve kendisini yok etmeye çalışan düzene ve onun temsilcilerine son mesajını da böylece gönderecekti. İşte bu özgürlüğüne düşkün Kelebek rolünde Steve McQueen diye bir adam harikalar yaratmaktaydı ve gıyabında da olsa yıllarca küllenmeden süregelecek bir büyük aşkın ilk kıvılcımını bu filmdeki rolüyle çakmıştı. Steve’in elbetteki bu takıntılı aşktan haberi olamazdı ama kimin umrunda... Bir Nazi kampından kaçış mücadelesi veren Amerikalı tutsakların öyküsünü anlatan “Büyük Kaçış / The Great Escape” ise özgürlüğüne düşkün adam rollerine cuk oturan Steve McQueen’in adeta manifestosu gibiydi. Oyuncunun filmde dublör kullanmadığını, motosikletli sahneleri kendisinin kotarmış olduğunu da eklemekte fayda görüyorum. Bullitt büyük aşkımın bir diğer sevdiğim filmi. Araba yarışlarından hazedenler için hazine değerindeki bu filmde iyilerin Mustang’inin kötülerin Dodge Charger’ını kovaladığı sahne sinemanın kült takip sahneleri arasındaki yerini almıştı. Vanishing Point’e ilham veren bu sahne harcını Vanishing Point’den karan Ölüm Geçirmez’i de dolaylı da olsa etkilemişti.

Kaprisiyle ve film kontratlarına eklettiği bir ton ıvır zıvırla tepki çeken Steve’in derdi ölümünden sonra anlaşılacak ve film yapımcılarından istediği traş makinesı ve jean pantolon gibi malzemeleri gençliğinde kendisinin de çemberinden geçtiği ıslah evindeki dostlarına armağan ettiği öğrenilecekti. Belli ki Steve ününü ve “The Cooler King” karizmasını kullanarak zenginden alıp fakire veriyor ve kendi çapında Robin Hood’culuk oynuyordu.

Huzursuz, Alaycı, Sert ve Gururlu Bir Adam: Humphrey Bogart

Naçizane kulunuzun normal bir insan evladına tutulduğu görülmemiştir. Gerçek hayat ya da beyazperde aşkı olsun, nerede arızalı, nerede huzursuz biri var, gidip bulmak gibi bir beceri sahibiyim. Eh, böyle yetenek timsali bir hatun kişi olarak sinemanın en huzursuz ve karanlık adamı Humphrey Bogart’a tutulmamam mümkün olamazdı elbette.

Humphrey Bogart deyince akla Casablanca filminin geldiğini biliyorum ama beni bu adamın ekseninde döndüren asıl film Dashiell Hammett’in eserinden sinemaya John Huston tarafından uyarlanan 1941 yapımı Malta Şahini / Maltese Falcon’ dur. Film Noir’in öncülerinden sayılan Malta Şahini’nde canlandırdığı Sam Spade, dudağının kenarına iliştirdiği cigarası, fötr şapkası, trençkotu, hınzır bir gülüşü, fevkalade etkileyici bir ses tonu, yakıcı bakışları ve yılan bir dili olan bir özel dedektiftir. (okuyan hatunlar şöyle bir iç çektilerse devam edebilirim.) Spade, evli kadınlarla ilişki kurar, sonra onları mümüklü bir mendil gibi bir kenara fırlatıverir. Ama bu kadınlar öyle saftirik, öyle beyinsizdirler ki Spade'e ister istemez hak verir, ondan yana taraf olursunuz. (kadın kadının kurdu mu ne?) Aynı Bogart, Casablanca’da bütün kadınların ilgi beslediği ama yalnızca tek kadına umutsuzca aşık umursamaz Rick rolünde biz aşık kullarını yer ile yeksan eylemektedir. The African Queen’ de canlandırdığı Charlie Allnut karakteri ise Katherine Hepburn’ün hayat verdiği Rose Sayer’ı da aynı boşvermiş, alaycı ve kaba tavırlarıyla kendine aşık etmektedir. Bogart, kadınları sert, alaycı ve serseri tavırlarla baştan çıkarmakta öyle başarılıdır ki Akademi nihayet şeytan tüylü aktörü görmezden gelemeyerek The Africian Queen'deki üstün performansını “En İyi Erkek Oyuncu” dalında eline tutuşturduğu Oscar heykelciği ile ödüllendirir. (iyi de oynar serseri hani, hakkıdır bu ödül.)

Humphrey Bogart, aşkımı Yedi Kocalı Hürmüz’ün Çizgi Aşkları başlıklı yazımda beyan ettiğim Corto Maltese’in sinema perdesindeki aksidir bir nevi. Duygusuz görünen, ideallerinden taviz vermeyen, maceraperest ve bireyci karakterleri başarıyla canlandıran Bogart, öleli 50 yıl olmasına rağmen hatırlanan bir kült oyuncudur. Beyazperdedeki iki büyük aşkım, McQueen ve Bogart’ın cehennemin en karizmatik adamlarıyla dünyaya bakıp bakıp eğlendiklerine eminim. Onlar eğleniyordur eğlenmesine de ben kendi derdime yanayım: böyle aşklarla daha çoook evde kalırım ben.

10 Temmuz 2007 Salı

Sahibinden Satılık El Değmemiş Orman

Fotoğraf: Radikal Gazetesi'nden

Yanıyoruz anasını satayım, memleketin Ege ve Akdeniz sahilleri cayır cayır yanıyor ve birileri elinde “Orman Vasfını Kaybetmiş Arazi” etiketini bu kül olmuş tepelerin alnına kazımak için hazırda bekliyor. “Orman Vasfını Kaybetmiş Arazi” demek “Beş Yıldızlı Tesis Kurulabilecek Arazi” demektir. Türkçesi devletimizin muhterem büyükleri hangi akla hizmet orada bulunduğu belli olmayan, füzuli yer kaplayan bu Kızılçam ormanlarını vatana millete hayır işlemek adına sat-mak-ta-dır! Maksat all-inkulusiv turizmimiz mesud olsun, kazma turistler rahat rahat açık büfelerden tıkınabilsin, -La Grande Buffet- misali zevkten ölsünler.

Kırmızı kırmızı alarmları veren Orman Müdürü bu orman yangınlarının nedenini küresel ısınmaya bağlamış, Çevre ve Orman Bakanımız Sayın Osman Pepe’den ise henüz bir açıklama alamadık. Kendisi muhtemelen münferit olay diyecek, sigara izmariti diyecek, cam kırıkları diyecek... Ey sigara izmaritleri, bre utanmaz cam kırıkları! Siz utanmıyor musunuz sözleşip aynı günde, aynı saatte 4-5 yerde birden ormanları tutuşturmaya? Birileri de çıkmış diyor ki: Araziler 2B kapsamına girermiş de, yasalar yüzünden yasal yoldan alamadıkları arazileri böyle illegal, mafyamatik yöntemlerle yakarlarmış da! Yalan efenim, külliyen yalan! Küresel ısınma, sezonluk işçi, sigara izmariti, mangal kömürü lütfen sanık kürsüsüne!

Arkadaşım söyledi, Kazım Kanat televizyonda ormanların hangi yöntemle yakıldığıyla ilgili mide bulandırıcı şeyler anlatmış. Kanat’ın dediğine göre birileri çevredeki sokak kedilerinin kuyruklarına tenekeyi bağlayıp ateşe veriyorlarmış. Can havliyle tutuşan kediler ormana kaçıyor ve ağaçları tutuşturuyorlarmış! Şimdi ben bu millete her şey mübahtır diyince kızıyor kimileri. Bunu yapanlar bizim içimizden ve ellerine tutuşturulacak 5-10 lira için ne hayvan canı dinliyorlar, ne orman! Yanan hektarlarca ormanın içinde yok olup giden yaban hayatı da cabası.

Her şey vatan için ve vatan için ilk kurşunu atan da ilk kıvılcımı çakan da kutsaldır. Hala birileri Kyoto Sözleşmesi desin, çevre politikası desin, doğa desin, her canlının yaşam hakkına saygı desin, desin desin dursun. Bunlar hep laf-ı güzaf, aslolan yüce milletimizin bekası ve bekaretidir. Ormanların kanlı çarşafı bizzat devlet eliyle ağaç dalına asılmış olsa da bunlar mühim değildir, aman sermayeye zeval gelmesin.

Yanan ormanlar konusuna değinen birkaç yazı okudum, paylaşmak istiyorum. Yazarlarının klavyelerine sağlık.

-Torba Yangını

-Bodrum Kül Olmak Üzere Kimse Umursamıyor

-Çukurova Üniversite'sinden Prof. Dr. İbrahim Ortaç'ın mail adresime iletmiş olduğu "Orman Yangınları, Eğitim ve Toplumsal Bilinçlenme" başlıklı makalesini Word dökümanı olarak bilgisayarınıza indirebilirsiniz.

9 Temmuz 2007 Pazartesi

Müzikal İstanbul: 8 Temmuz Antony and The Johnsons Konseri

Günün Sözü: "Şehriniz muazzam; öyle bir yerdesiniz ki, başka hiçbir yere gitmenize gerek yok! Şanslı piçlersiniz." Antony Hegarty of Antony and The Johnsons/ 8 Temmuz/ Lö Tiyatora dö Şan, İstanbul

Ey tatile giden İstanbul Ahalisi;

Her nerede tatile gidiyor ve götürülüyorsan mümkünse dönmez ve orada kalıp mutlu-mesut yaşar mısın? Bir Pazar günü saat 17:00 civarı Boğaz Köprüsü’nü bu denli boş ve akın akın gördüm ya, ben var ya ben… Ölsem de gam yemem artık!

Beyoğlu’nda Sokak Müzisyenleri Festivali var. İşbu sebepten bu hawai gömlekli, şapkalı amcaların köşe başlarını tutması. Ben bu fotoğrafı çekerken bu müzisyenler “Senden Başka” adlı şarkıyı icra etmektelerdi.

Ve bir başka müzisyen topluluğu… “It’s now or never/ Come hold me now/ Kiss me my darling/ Be mine tonight/ Tomorow will be to late/ it's now or never/ my love won't wait.” Elvis dedin mi nefes alıp bir dakika düşüneceksin. Ben de bunu yaptım. Müzik onlardan, vokal benden.

Dün akşam (8 Temmuz) Antony and The Johnsons konseri vardı Şan Tiyatrosu’ndaAntony ufakken annenizin makyaj malzemelerini çalıp yüzünüzü maskaraya çevirdiğiniz, sonra da elinizde saç fırçasıyla boş koltuklara konser verdiğiniz ablanız gibi sanki. Salondaki güvenlik görevlilerinin konuşmasıyla dalga geçip duran indi /bindi gençlik ile gelen geçen herkesi şööle bir süzen protokol insanları arasında kalan sandalyeme tünemiş sahnedeki kızkardeşime bakarken hep bunu düşündüm: Bazı şarkılar yalnızca sizinle söyleyeni arasında kalmalı, paylaşılmamalı ve yalnızca size ait bir dört duvarın arasında dinlenmeli... Aynı şarkıların başkalarının yüreğini de kanırttığını bilmek kıskançlığın en dik alasıymış, ben dün gece bunu öğrendim. Konserler işte bu yüzden tehlikeli: binlerce kişinin sizinle benzer duyguları paylaştığını kafanıza dank ettiriyor. Az kalsın sahneye doğru: “Antony’cim, sen dünyada yalnızca beni seviyorsun, değil mi?” diye şımarık kız çocuğu sesimle bağıracaktım. Konserle ilgili yazarım belki sonra… Ama şimdi kıskançlığım ve ben baş başa “You are My Sister” ı canlı kayıttan dinleyeceğiz. İster inanın ister inanmayın, bu Antony ile bizim şarkımız. “…you are my sister / and I love you / may all of your dreams come true /I want this for you / they're gonna come true (gonna come true)…"

Evet, bu kısa aradan sonra yine buradayım ve daha kendimdeyim. Antony, konseri Badalamenti'nin Mysteries of Love'ı ile açtı, sonra Cripple and Starfish yankılandı Şan'da, onun peşi sıra For Today I am a Boy ile devam etti. Müzikle şiir yazan bir adamın Leonard Cohen'e selam çakmaması imkansızdı, The Guest ile bunu yaptı Antony. I Feel Love with a Dead Boy'u dinledik sonra, araya Beyonce'nin "Crazy in Love" şarkısını sıkıştırdı. Beyonce'den mi dedim? Hah, halt etmişim. Antony şarkıyı aldı, evirdi çevirdi, kendinin kılıp Beyonce'ye sinir olan ben gibilerin üzerine saldı. Şarkıyı dinlerken çok afedersiniz bir ağlamadığım kaldı hıçkıra hıçkıra. Zaten o Beyonce var ya o Beyonce, hah işte o Beyonce Amerika'nın Bülent Ersoy'u... Ben demiyorum bunu, Antony diyor. Şarkı aralarında dertleştik de biraz, Bülent Abla'mızı fevkalade bulduğunu, bütün videolarını Youtube'dan izlediğini falan söyledi. "Ben" dedi, "Çok isterdim davet edeyim, çıksın sahneye, düet yapalım ama korktum. O bir kraliçe, bense berduşun biriyim!" Sahnede berduşun biriydi hakkaten, Beyaz Kelebekler tadındaki The Johnsons'un aksine gayet salaş, gayet kırıtkan ve gayet Antony'di. Sahnede pot kırmaktan, yanlış birşey söylemekten öyle korkuyordu ki Antony, kızkardeş damarım kabardı, elinden tutup dondurma yemeye götüresim geldi. Öğrendik ki O'na kristal bir kadehe gösterdiğiniz özenle yaklaşmak gerekiyor. Garip bir bileşim aslında: Başkaları tarafından üzerine yapıştırılmak istenen kimlikleri reddet, kendi yolunu seçecek kadar cesaret sahibi ol, istediğin hayatın ucundan tut, sonra da bu denli kırılgan, "ne dedim ki ben, kötü birşey demedim umarım..." ol. Kötü birşey demeyi bırak, dün gece seni dinlemeye gelenleri kendine daha da yaklaştırdın Antony. Antony'nin böyle bir etkisi var insanın üzerinde, bütün o sahnede fakır-kuul-ulaşılmaz-ünüyle gözü kamaşmış- dinleyicisine metrelerce yukarıdan bakan hallerde olanların tam tersi bir etki bu, Antony aileden biri. Aileden biri dedim de bunu anlatmadan geçemem: Şarkı arasında hatun kişilerden biri sahneye Türkçe olarak laf attı: "Sen kiminle dans ettiğini biliyor musun? İyi aile çocuklarıyla..." gibisinden.Zavallı Antony'ciğin Türkiye'nin yerini yeni öğrenmiş biri olarak bunu anlaması mümkün olamazdı haliyle, "Ne dedi, ne dedi?" diye bize sordu. Tabi o anda ben yine o üstün çağrışım yeteneğimle hem Cripple and Starfish'in, hem de Culture Club'ın Do You Really Want to Hurt Me ' sinin kliplerini hatırladım. İyi aile çocuğu, peh! Antony zaten ailemizin kızkardeşi. En azından benim. İyi aile çocuğu olmasa ne yazar? İyi aile çocuğu Norah dinlesin. (iyidir canım Norah.) Antony'nin cevabı mı? "She is high" (Uçmuş!).

Konserin ilerleyen saatlerinde "Fistful of Love" ı saldı üzerimize Antony. Ta kalpten gelen bir "Ummm" sesi çıkarıp gökyüzüne yollamamızı istedi. Dün gece, yanmış Şan Tiyatrosu'nun yıkıntıları arasında iki saat boyunca öldük. Mecazi anlamda söylemiyorum. "Şimdi siz aslında yoksunuz, ben aslında ölüyüm. Yalnızca anıyım." diye sahneden seslendi Antony. Dinledim sözünü ve o anda öldüm. Antony'nin Nina Simone'dan, Bryan Ferry'den, Scott Walker'dan harcını kardığı, sonra da özgürce uçmaları için saldığı kız kuşlar konser boyunca şakıdılar İstanbul semalarında. Suni tenefüsü "Bird Girl" ile yapacak sandım ama "You are My Sister" ile verdi hayat öpücüğünü. Sonra "Goodbye" falan dedi ama kaale almadım. Bis'te piyanosunun başına geçti ve "Hope There Is Someone" ile konseri ve aylardır kendisini bekleyen kanırtılmış yürekleri nihayete erdirdi.

Konser bitince kafamı bile kaldırmadan kalabalıktan sıyrılıp yalnız kaldım. Nedense söylemediği "Bird Girl"ü repeat'e alıp eve dönerken defalarca dinledim. Eksik hiçbir şey kalmamıştı artık. Bundan sonra yine yeni yeniden karşılaşacağımızı umarak beklemek düşüyor bana/bize/dinleyenlere/ve elbette en çok da Antony'i kaçıranlara...

Ek Notlar: Sevin Okyay'ın Antony ile ilgili yazısı.

Yiğit Karaahmet'in Antony ile ilgili yazısı. Benim bu yazıya itirazım var. Kısa kısa notlar derlemiş ve bir yerde konsere gelenler Beyaz Türkler'di demiş. Bu tarz sosyo-etiketlemelerin özellikle yaygın medyada yapılmaması kanaatindeyim. Zira orada Beyaz Türk janrında asla girmeyecek, biletini parasını biriktirerek satın almış, müziği hayatının orta noktasına koymuş insanlar da vardı. Yani orada bedava davetiye buldu diye koltuk dolduran kesimden farklı bir dinleyici kitlesi de vardı demek istiyorum. Antony'i asıl hakedenler onlardı. Ayrıca "Kentin Aydınlık Yüzü=Beyaz Türkler" tanımlaması yanlış bence. Aydından anladığınız buysa size söyleyecek söz bulamıyorum.