banner
Haziran 2007 içindeki 15 yayından en yeni 7 tanesi gösteriliyor. Daha eski yayınları göster
Haziran 2007 içindeki 15 yayından en yeni 7 tanesi gösteriliyor. Daha eski yayınları göster

26 Haziran 2007

Benim Müziklerim

Efes Blues Festival 17, Eskişehir: Larry Garner sahnede. Fotoğraf: Naçizane kulunuza aittir.

Alternatif-İstanbul’u birkaç gündür boşladım ne yazık ki… Çok iç açıcı günler geçirmiyorum. Acilen verilmesi gereken kararlar, çizilmesi gereken yollar evresindeyim. Etrafım huzursuzluklarla çevrili. Ama bu duygular bana tanıdık. Daha önce de baş edebildim, şimdi de edebilirim.

Beş senelik Eskişehir yaşamım boyunca iyisiyle kötüsüyle pek çok anı biriktirdim. Artık geçmişte kalan o günlerde mutluluğuma, sıkıntıma, hüznüme ve yaşantıma eşlik eden müzikleri paylaşmak istedim. Sakinleştiren, heyecanlandıran, kimi zaman enerji veren ve katlanabilme kat sayımı arttıran şarkılar… Benim müziklerim:

Comptine d'un autre ete (Yann Tiersen): Sene 2002. Okuldaki ilk senem ve yurt odasında kalıyordum. O zamanların eşlikçisi TRT radyoları. Öğleden sonraları yatağıma oturup klasik müzik dinliyordum. Gustav Mahler ile ilk temasım. İstanbul’a sıkça gidip geliyordum trenle, neredeyse her hafta. Tren penceresinden ağaçlar, elma bahçeleri, tüneller, şehirler, eski taş istasyon binaları akıp giderken müzikçalarımda bir şarkı tekrar tekrar çalıyordu: Comptine d'un autre ete. Yann’ı 95 tarihli albümü La Valse des Monsters’dan biliyorum. Amelié filminde de bu albümden epeyce parça var. Üniversitedeki ilk yılımda Amelié’nin soundtrack albümünü öyle çok dinliyordum ki… Tren yolculuklarına çok yakıştığını düşünüyorum. 4 yıl sonra, 2 Ağustos 2006'da İstanbul Park Orman’da Yann’ı canlı dinledim bir arkadaşımla. Kendisini progresif yönüyle de tanışmış olduk, her ne kadar kendisinden romantizm bekleyenleri tatmin edemese de… Öyle bir derdi de yoktu zaten ya, neyse.

Monochrome (Yann Tiersen): 98 tarihli Le Phare albümünden. “Monochrome floors, monochrome walls,/ only abscence near me,/ nothing but silence around me./monochrome flat, monochrome life,/only abscence near me,/ nothing but silence around me.” sözleriyle akıp giden, video klibiyle gülümseten şarkısı. Canlı dinleyebildim, fevkaladeydi. "Asla tekdüze olmayacağım” diye kendime söz verdirtmesi nedeniyle özel bir şarkıdır benim için.

Kala (Yann Tiersen): Yann’ın son albümü Les Retrouvailles’ den. Bu yazıyı klavyelediğim işbu anlara da eşlik ediyor. Rüzgarlı bir tepeden aşağı doğru son hızla koşma hissi veriyor Kala bana, Liz Frazer’ın sesine rüzgar uğultusu eşlik ediyor. Ayrıksı, basit ama fevkalade bir parça. “Bana yapıştırdığınız asansör müziği bestecisi etiketini alın, bir tarafınıza....” diyor Yann resmen.

Lucky (Radiohead): Ok Computer! albümünün assolisti bana göre. Bir ara hep “repeat track” seçeneğiyle işaretlenmişti bu şarkı. Takıntılı olmak kolay değil.

Blow Wind Blow (Tom Waits): Aylar önce şu cümleleri not düşmüşüm Blow Wind Blow için: “Ben uyurken cücenin biri elindeki notaları saçmış etrafa, uyandığımda gülümsetmiş. Lucky Strike'ını yakıp... Çantasını kapıp...Yollara düşesi geliyor... Güneşi farklı coğrafyalarda batırası...Uzaklaşası...Sonra da "Bu şehir arkandan gelecektir." dizesini doğrularcasına...Birdenbire dönesi geliyor insanın...” O cüce kendi isteğiyle ortadan yok oldu. Habersizce çekip gitmek kendi tercihiydi. Blow Wind Blow ile iyi ki tanıştırdı beni gitmeden önce, bana yaptığı yapacağı en iyi şeydi… Videosunu izlemek isterseniz tık tık. Tom Waits aşkım Blow Wind Blow ile sınırlı değil, Dead and Lovely ve Alice şarkılarına olan tutkumu Wristcutters yazımda beyan etmiştim.

Bird Girl (Antony and The Johnsons): Ne zaman Antony ile ilgili gazetelerde, dergilerde yazılar okusam hakkında hep aynı şeyler söyleniyor: Kadife gibi bir ses, tarzı Nina Simone’a, Lou Reed’e, Scott Walker’a, Boy George'a, Bryan Ferry’e benziyor… Antony bütün bu müzisyenlerin hepsi ama aslında hiçbiri değil. Antony bütün bu dahilerden esin perilerini topluyor, onlardan kız kuşlar yaratıyor, sonra da hepsini özgürce uçsunlar diye gökyüzüne salıyor. Benim Antony’e ilk dinleyişte çarpılmamın asıl şifreleri “Bird girl” şarkısında gizlidir. Umutsuz anlarımda bana ilk suni tenefüsü yapıp hayata döndüren şarkıdır. “cause i'm a bird girl / and the bird girls go to heaven /i'm a bird girl /and the bird girls can fly /nbird girls can fly…” dizeleriyle canlanırım ama ölüm vakti gelip çattığında arka fonda çalanlardan biri olsun isterim aynı zamanda. Antony beni “kız kuşların uçabileceğine, uçup cennete konabileceğine” fena inandırdı çünkü. 8 temmuz’da, Şan Tiyatrosu’nda doğru söyleyip söylemediğini hep beraber göreceğiz.

The Man With The Child In His Eyes (Kate Bush): Wuthering Heights, Don’t Give Up, Sunset, Babooshka… Hepsi ve daha fazlası. All That Kate. Cat Kate.

Who Are You, Defenders Of The Universe (The Dears) : The Dears'ın 13 temmuz'daki konserinin ertelenmesine en çok bu şarkıyı canlı dinleyemeyeceğim için üzüldüm.

Anya (Deep Purple): Eskişehir’deki ilk senemde ne çok dinlerdim Anya’yı… Sözlerini üzerime elbise gibi geçirdiğim şarkılardandır. “a hidden passion/ touching a spark/ flame a revolution/ burning wild in your gypsy heart/ your gypsy heart/ anya - the spirit of freedom/ anya - oh anya/ the light of freedom buried/ deep within your soul…” Anya yerine Ezgi koyun…İşte benim şarkım oldu bile…:) Video klibi için tık tık.

Le Vent Nous Portera (Noir Desir): Rüzgar hepimizi bir taraflara savuracak. Birgün herşey yok olacak. Bazen nihilist olmak rahatlatıcı olabilir.Video klibi izlemek için tık tık.

Bones (The Killers): Harkulade bir takıntı şarkısı. Grubun adına bakıp da "senin kemiklerini kırarım" tarzı lirikler beklemeyin. Kısaca "kemiklerimi kemiklerinin üzerinde hissetmek istemez misin?" diye soruyorlar. (nasıl yani?) Tim Burton imzalı klibi için tık tık.

Akşamcı Arif (Seyyal Taner): Seyyal'in zamanın ötesinde bir şarkıcı olduğunu düşünüyorum. Bütün şarkılarını sevmekle birlikte buraya aktaracağım iki şarkısı özellikle ilgimi cezbediyor. Video klibi için tık tık.

Alladı Pulladı (Seyyal Taner): Sözleri yeter.:) Video klibi için tık tık.

Erkekleri Tanıyın (Ajda Pekkan): Feminist Enternasyonel Marşı. Video klibi için tık tık.

Fazla uzun oldu yazı ama az kaldı. Benim müziklerim bu kadarla sınırlı değil. Charlie Parker var mesela büyük aşk bağlamında, sonra Nina Simone, David Bowie, Roxy Music, Gasparyan, Edith Piaf, Serge Gainsbourg, Manu Chao... Bergen ve Kamuran Akkor, bu iki kadına tapıyorum. Pekala devamını yazarım. Ama iki müzisyeni daha ekleyip şimdilik son noktayı koyacağım. İnanın pişman olmayacaksınız, yazının son noktasına kadar okumaya devam:

Forgiveness (Perry Blake): Forgiveness’ı playlistimde yalnız bırakıp sabah akşam dinlediğim günleri bilirim. İrlanda'nın dünyaya armağanı Perry, tok sesiyle ninniler mırıldanırken sizi hüzne bulayıp elinizi böğrünüzde bırakıp kaçan bir ….’dir. (boşlukları doldurun). “Give me back my childhood” şarkısında Sezen etkisi görülebilir, “Şimdi bana kaybolan yıllarımı verseler…” tadında. Şaka canım, yok öyle bir şey. Dinlemek için tık tık.

Nightporter (David Sylvian): David’in grubu Japan’ın benden 3 yaş küçük albümü Gentlemen Take Polaroids’in fevkaladesi. Finans dersini geçmemdeki hakkını ödeyemem. Sabahlamak zorunda olan/ olacak olan öğrenci kısmısına öneririm. Ben 83’lüyüm bu arada. Hani benden 3 yaş küçük dedim ya, tarihini merak edenler için ipucu. Dinlemek için tık tık.

Şimdilik bu kadar. Esen kalınız. (Radyoda programcı açığı olanların ve benim eskiciliğime katlanabileceklerin tekliflerini beklerim, malum iş arıyoruz.)

Notlar: Can Dündar'ın "Erkeksen" başlıklı yazısı için tıklayınız. Kadın vücudunun teşhiri üzerinden hit sağlayan bir gazetede böyle bir yazının yer alması ayrıca manidar. Linda'ya teşekkür...

Bizim naçizane Alternatif-İstanbul'u İngilizce olarak da hazırlamaya başladık. Bu sitenin birebir çevirisi değil. Hatalarımız affola şimdiden. Takibinizi esirgemeyiniz.

devamını oku...

22 Haziran 2007

Ticari Reklamlarda Kadınların Temsil Biçimleri ve Ulusal Bir Gazetenin Reklamı

Reklamlarda kadın figürünün kullanımıyla ilgili itirazlarımın olduğu malumunuz. Son iki gündür gözüme çarpan bir televizyon reklamı var ki yenilir yutulur cinsten değil. Öyle bir motto ki seslendirilen, kibar, eğitimli, o, bu, şu süper egomu yıkıp içimdeki hayvanla bulan kişiye saldırasım, dişlerini avucuna dökesim geliyor. Elinde alışveriş torbaları olan figürler yanıp sönüyor ekranda ve “Kadınlar azla yetinirler, eğer onlara herşeyi verirseniz!” diyen bir ses duyuluyor. Bu reklamın sahibi ulusal bir gazete. Üstelik daha fazla hit alabilmek ve reklam verenleri istatistikleriyle avlayabilmek adına internet adresinde çıplak kadın fotoğrafları ve “kız yurtlarında seks skandalı” başlıkları altında gizli porno videoları yayınlayan bir gazete. Logosunun altında “Basında Güven” yazan bir gazete.

Gelir arttırmanın yolunu kadın vücudunun teşhirinde ve istismarında bulmuş bir gazetenin kadınlarla ilgili bir eki tanıtırken kullandığı cümle gösteriyor ki bu yayımın hedef kitlesi sürekli tüketen, tüketmediğinde mutsuz olan, poşetlerce alışveriş yapıp ancak tatmin duygusuna ulaşan kadınlar. O çeşit olmayanları da oldurmak için ellerinden geleni ardlarına koymuyorlar. Kadın ve seks her halukarda satıyor ne de olsa. İnternet adreslerinde vücutlarını teşhir ettikleri kadınları gazete bayilerinde potansiyel müşteri olarak görüyorlar. Benim asıl ağrıma giden şey, bütün bu aşağılamalara maruz kalan kadınların tepkisizliği. Kadınlar reklamlarda aşağılanmanın her türlüsüne, her bayağılığına maruz bırakılıyorlar. İzleyip geçiyoruz ama iki gün sonra kadın beyninin tamamen tüketmeye ve laklaka çalıştığını iddia eden ve karşımızda bu saçmalıkları çatır çatır savunan fikri sabit adamlara katlanmak ve öyle olmadığını anlatmak zorunda kalıyoruz. İşte o adamlar, bu fikirleri havadan mı kapıyorlar sanıyorsunuz? Ticari reklamlarda kadınların temsil biçimlerinin hiç mi etkisi yok bu yargılarda?

Ben, kimlik arayışına devam eden bir kadın olarak bize sunulan kadın figürüne kat-la-na-mı-yor-um. Tek taşsız evlenmeyen kadınlar, işi gücü ev silmek olan kadınlar, muayyen günlerinde hoplayıp zıplayan kadınlar, tüketen, tüketen, hep tüketen kadınlar… Kadın özgürlüğünün getirisi hep tüketmek gibi gösteriliyor. Birilerinin üzerimize biçtiği bu rollerden gına geldi artık. Sessiz söylenmelerin bir faydası yok, ancak rahatsızlıklarımızı bağırırsak duyuyorlar. Ancak sesimizi yükseltirsek daha fazla tıklanmak için istismarın en dik alasını yaptıklarının farkına varıyorlar.

Not: Bu yazının bir kopyası promosyon@milliyet.com.tr adresine gönderilmiştir.

Görsel, http://www.alivelee4950.com/detay.php?id=8 adresinden alınmıştır.

devamını oku...

21 Haziran 2007

Dreamworks iftiharla sunar : SHREK 3

Dün akşam Christina ve Dave in sayesınde yasadıgım deneyımın uzerıne, bu gün sinemada ( almanca olmasına ragmen ) Shrek 3 ü izlemek cok eglenceliydi. Dün aksam bu arkadaslarımın sayesınde , evlerinde duzenlenen Shrek gecesinde Shrek 1 ve 2 yi ard arda izledim. Defalarca ızledıgım animasyon fılmlerden birisi Shrek. İnsanın her seferinde ( hatta bazen abartılsada) duygularına hitap etmeyi başarıyor. Dün ilk 2 filmi peş peşe izledikten sonra bu gün 3. ü izlemek çok eglenceliydi. Eğer 3. filme gidecekseniz öncesinde lütfen ilk ikisini izleyin, çünkü önceden izlemiş olsanız da göremediğiniz sahneleri, atladıgınız noktaları yakalamanızı saglıyor.

Türkce , ingilizce ve almanca versiyonlarını izledikten sonra ilk göze çarpan( belkide sesler bize tanıdık geldi için ama) , Türkçe dublajlarının cok başarılı olduğu. Almancasını da bu gün izlerken cok basarılı buldum ,ama yinede her filmi orjınal dilinde izlemek daha mantıklı. ( kısa bır not: Almanya da her fılme almanca dublaj yapılıyor. Örneğin Karayip Korsanlarını (Pirates of Carribean ) sinemada izlediğiniz de, Johnny Depp i kendi sesiyle duymadığınızda anlık bir şok yaşıyorsunuz . )

Filmden hiç bahsetmiycem ama aslında etrafımızda dönenlerı 2 saatte cok güzel , cok göze sokmadan , aynı zamanda güldürmeyi basararak anlatmıslar. Shrek 3 için diğer iki fılmden sonra daha alt seviyede bir film olduğu soyleniyormus ( İMDB ve benzerı sıtelerde ). Ben inanmıyorum, yani inanamıyorum.Belkıde en basarılılarından bırıydı, hatta 10 üzerinden değerlendirildıgınde 1. film için 9 , 2. film için 8 ( sanıyorum ) 3. film içinse 6 puan verılmiş. Ben bunlara kulak asmayıp gidin bir izleyin derim. Ben çok eglendım. Sizlere de iyi seyırler dılerım.

Bu arada işin animasyon boyutuna geldiğimızde , her ne kadar insan bedeniyle ilgili hala sorunlar olsada, bu kadar kalabalık kadrolu bir animasyon film ilk kez izledim. Dolu doluydu, bazı noktalarda hala secılebılıyor olsa da bır takım kusurlar. Örnek vericek olursak ; Shrek in göbeğindekı buruşmalar veya uzun süre karakterler yürütüldügünde organik görünmüyor göze, ama ben didikledığim için sanıyorum gozume hala sorunlu geliyor bunlar. ( kişisel görüşümün dısında belkide yapması daha kolay oldugundan butun burunların uclarının kutlestirildiğini eklemem lazım. ayrıca sudan Çıkan hayvanların tüylerindeki efekltler her zamanki gibi muhtesemdi. ahh... filmi anlatmayacağımı demıstım ama cok az şey söylediğimi düşünerek burda susuyorum. )

Her neyse tavsiyem imkanınız varsa, günlük sıkıntılarınızı atmak için sinemaya gitmeniz. Sevgiler.

devamını oku...

İki Seksen Live Earth...

Karikatür, http://www.kuyichi.com/kuyichi/?cat=8 adresinden alınmıştır.

Geçen gün Ezgi, Live Earth organizasyonunun elçisi Al Gore’un ABD’nin en büyük etanol üreticisi olduğundan ve bu yakıtın üretimi için yağmur ormanlarının yok edilmesine seyirci kalmasından bahseden bir yazı kaleme almıştı. Al Gore, birkaç gün önce Live Earth organizasyonunun tanıtımı için İstanbul’daydı. İnsanlar programın açıklanmasını beklerken Live Earth kapsamında gerçekleşecek konserlerin iptal edildiği açıklandı.

Milliyet’in haberinden öğrendiğimiz kadarıyla iptalin sebebi seçilme telaşına düşen siyasilerin ilgisizliği ve sponsor bulamamak. Siyasilerimizin çevreye karşı olan duyarlılıklarını kıçları rahata ersin diye katlettirdikleri binlerce ceylandan biliyoruz allah için. Çevre Bakanımız deseniz Beykoz sırtlarında akrabaları doğayla uyumlu villa sahibi olabilsin diye ağaçları kestirmekle veya Tuzla’daki gizli zehir varillerini yok ettirmekle meşgul. Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın elinden ise bir uçanla bir kaçan kurtuluyor. Çevre dostu golf sahası yapacağız deyip az kalsın 200.000 kızıl çam ormanını yok edeceklerdi Sorgun’da ama neyse ki çevrecilerin çabalarıyla kıyım kararı şimdilik durmuş gibi gözüküyor. Turizm Tahsis Yasası sağolsun, eğer paranız varsa memleketin en manzaralı SİT alanında beş yıldızlı tesis kurup all-inclusive eko-turizm yapabilirsiniz. Bütün bu koşullar altında Live Earth organizatörlerinin bürokrasimizin ilgisizliğinden yakınmasını tamamiyle dış mihrakların, kökü dışarıda gomünüstlerin ve üç tarafı denizlerle çevrili ve bir kısrak başı gibi Akdeniz’e sokulan Türkiye’m Türkiye’m cennetimi çekemeyenlerin komple(o)su olarak görüyorum. Live Earth neden sponsor bulamadı, onu da anlayabilmiş değilim. Halbuki bira firmaları konserlere sponsor olabilirdi. İçip içip kuduran çılgın gençlik ne halt etmeye orada olduğunu idrak edemeden bira kutularını oraya buraya savurur, konser bitiminde dağ gibi yığınlar görevlilerce battal boy naylonlara doldurulur ve bu tenekelerin bilmem kaç milyon yılda parçalanıp toprağa karışabilmesi için Kemerburgaz Çöplüğü’ne bırakılırdı.

Live Earth’ün line-up’ına baktığımda ise ne yalan söyleyeyim, İstanbul ayağının iptal olduğuna sevindim. Zira ben bu şekil bir organizasyondan daha aktivist ve sözünü esirgemeyen sanatçıların konserlerini beklemiştim. “Patti Smith de bizi görecek mi?” “Manu Clandestino’yu söyler mi?” gibi garip hayaller kuruyordum. Roger Waters “The Wall” u söylüyordu. En azından U2 vardı ve Bono’nun tuhaf hallerine rağmen aktivist bir tarafları vardı bu adamların. Halbuki gerçek hayat acıymış, meğer Live Earth konserleri Madonna, Yusuf İslam, Red Hot Chilli Peppers gibi isimlerle kotarılacakmış.(İstanbul için kimlerin düşünüldüğünü hiç öğrenemeyeceğiz.) Madonna kürkle dolanan bir ünlü olması münasebetiyle bana “neresi çevreci bu kadının da konser veriyor Live Earth’de?” diye düşündürttü. Yusuf İslam’ın hangi aktivizmini gördük? Duran Duran (ki severim kerataları) yalnızca iyi müzik dinlemek isteyenleri çekmek için mi eklenmiş programa? Genesis ona keza? Konuyla ilgisiz/bilgisiz insanlara kitlesel bir organizasyonla ulaşmak ve amaca dikkat çekebilmek elbette önemli bir başarı, takdir edilecek bir girişim ama insan “KÜRESEL ISINMAYA DİKKAT ÇEKMEK” etiketiyle öne çıkan bir etkinlikten daha fazla aktivizm bekliyor. Yoksa Live Earth konserlerinin yalnızca iyi müziğin dinlendiği, deli gibi dansedilip coşulduğu Fest’lerden ne farkı kalır? Live Earth konserlerini iyi müzisyenlerin dinleneceği bir yer olarak görenler elbetteki var ancak daha idealist olanlarımızın Etanol üreticisi Al Gore ve kürk giyicisi Madonna gibi isimlerin böyle organizasyonlarda hangi akla hizmet yer aldıklarını anlayabilmeleri olanak dışı.

devamını oku...

19 Haziran 2007

Reklamlardaki Hemcinslerinin Eblek Gibi Gösterilmesine Karşı Çıkan Kadınlar Platformu

Böyle bir platform yok. Ama bu gidişle ben kuracağım. Uzaktan kumandam olmadığı için izlediğim kanalı gecede bir ya da iki kez değiştiriyorum, çoğunlukla aynı kanalda ne varsa izlerken uyuyakalıyorum. Uzaktan kumandam olmadığından reklamlar çıktığında bazen onları da izliyorum. Keşke izlemez olaydım, erkeklerin iki çift kelam edebilen bir kadına rastladıklarında neden şoka uğradığını anladım.

“Vay be, sahiden ampul değiştirebiliyor musun?”

“Yahu beş senedir kendi başımızın çaresine bakıyoruz yaban ellerde. Birimizden birimiz çıkıp sandalyeye patlak ampulü değiştirmezse karanlıkta kalırız.”

“Kızlar genelde hep erkeklerden bekler de… Kabul et, beceriksizsiniz bu konuda.”

“Hmmmmkkkf….!!!”

Bizzat şahsımın başına gelmiş bir diyalogdur. Bilgisayar kasamın vidalarını sıktığımı gören bir arkadaşımı 2 saat ayıltamamıştık.

Peki bizi iyice aptal yerine koyan bu adamlarda mı aramalı bütün suçu? Birkaç reklamı inceleyerek bu soruya cevap bulalım hadi:

1. Clear & Clean Yüz Temizleme Jeli: Kızcağızın biri aynada, akşam gideceği parti için süslenmektedir. Çenesinde bir adet sivilcenin peydah olduğunu görür. Yanındakine “Katiyen partiye gidemem, sivilceeee!” diye bağırır. Ben bu kızın arkadaşı olsam oracıkta boğarım. Benimkiler neyse ki böyle değiller. Kızın arkadaşı, elindeki jeli vererek “bunu sür, akşama bi şeyciğin kalmaz” der. Kız sürer, akşam mutlu mesut çıkarlar. Bize de evden on kilo boya sürmeden çıkmadığımıza inanan, hazırlığımızın çok uzun sürdüğünü ve beklerken yaşlandıklarını iddia eden, on dakikada hazırlanabilen bir dişi gördüklerinde evlenme teklif eden erkeklerle uğraşmak kalır.

2. Pril Bulaşık Deterjanı Reklamı: Salonun ortasında masa, yemek yenmiş, bulaşık yıkanacak. Masanın hemen yanında bulaşık makinası, oh ne rahat. Daha da iyisi ailenin annesi Pril’i överken masa ayaklanıp makinanın yanına gidiyor, sihirli bir güç bulaşıkları makinanın içine alıyor, yıkandıktan sonra aynı güç tertemiz tabakları masaya diziyor. “Yeniden servise hazır” diyor anne rolündeki kadın. Bu reklamda neden bulaşıklarla baba ilgilenmiyor, bulaşık yıkamak kadınların asli görevi midir bu bir, yemek masası neden bulaşık makinası nın hemen yanına kurulmuş, bu iki, bulaşıkları makinaya kadar götürüp yerleştiren sihirli güç neden bizim eve uğramıyor, bu da üç.

3. Rexona Stick Deodorant: Bu reklama fena takığım. Kadın muzu yiyip sokağa fırlatıyor, hem de omzunun üzerinden. Sokağa muz kabuğu atılmaz, çok ayıp. Hadi attın, niye öyle fırlatıyorsun omzunun üstünden? Biri “hey bayan, muz kabuğunu sokağa fırlatmak ne terbiyesizce, düşüncesizce bir hareket!” desin diye mi? Ben görsem derdim, üstelik o kabuğu saçına atardım itiraz etmeye kalksaydı. Sadece bununla da bitmiyor, parmak var bir tane, o kader oluyor: biz o parmağa “parmak amca” adını taktık. İşte bu parmak amca kıza o muz kabuğunu tekrar fırlatıyor, kız basıp kayıyor, hop diye hayatının aşkının kucağına düşüyor ya? Oh işte, deo stickini sürmediği için çocuk tiksiniyor. Keşke reklamı yazanlar çevre bilinciyle kızın aslında muz kabuğunu sokağa attığı için evde kaldığını vurgulasalardı. Bu reklamları çoluk-çocuk ve her daim bizi eleştirmeye, laf sokmaya hazır bekleyen erkek kesimi izliyor. Şimdi o kesim demez mi kadınlar sokağa muz kabuğu atacak kadar eblek mi diye? Ve ayrıca neden muz?

4. Markasını hatırlayamadığım bir probiyotik yoğurt: Kadınlar miting yapıyor. Kürsüdeki kadın- biri bana söylesin, o kadın Nurgül Yeşilçay mı?- “Ben bunu yedim, kurtuldum bacılar” menşeli bir konuşma yapıyor. Miting alanı kalabalık. Meğer ne kadar çok kabızlık çeken kadın var? Yoksa asıl kabız reklamcılar mı? Ayrıca “hadi bacılar, iş yerlerindeki cinsiyet ayrımcılığına karşı birlik olalım” desek o kadar kalabalık toplanmaz.

5. Rejoice Şamouan: Ebru Akel hapisane parmaklıklarına benzeyen bir saç fırçasının içinde dolaşıp “Hayatın rutini karşısında böyle mi hissediyosunuz?” diye soruyor. Sonra da “hayatımızı değiştirmeye saçımızdan başlamamızı“ söylüyor. Rejoice kullanırsak her şey yoluna girecekmiş, reklamın ana fikri bu. Kıt akıllı erkekler hemen “kadınlar kuaförden çıkmıyor” yaftasını yapıştırmaya hazır beklerken “değişim önce saçınızdan başlar” gibi bir motto da neyin nesi? Aslında bütün şampuan reklamları kadınları aptal yerine koyuyor. Çekiyorlar düz fönü, ışıktı, yansıtıcıydı, saçlar elmas parlaklığında. Biz de o parlaklığı şampuanın mucizesi sanacak kadar saftık çünkü. Kadın zekasının hakkını teslim eden reklamlar üretilmesini talep ediyoruz.

6. Kenan Doğulu Vs. Bir Otobüs Dolusu Kız Temalı Turkcell Reklamı: Biri Kenan'a narsistliği bir kenara bırakmasını, öyle ahım şahım yakışıklı olmadığını söyleyebilir mi? Yeni Turkcell reklamı asap bozuyor, bir otobüs dolusu groupie kılıklı şaşkoloz kız çığlık çığlığa Kenan'a saldırıyor, kadın cinsi için daha aşağılayıcı birşey olamaz. Dahası bu kızacağızların konuşmak yerine çıkardıkları "ha, hııı, höö" gibi sesler var, ey reklamcılar, insanoğlu yüzyıllardır kompleks cümlelerle anlaşıyor, he,hıı devri kapandı. Bir de ben şu başroldeki kıza güzellik hususunda beş basarım, nerden bulmuşlar canım o kemik torbasını? (kadınsal husumet, volume 2.0)

Pedro Almodovar’ın Sinir Krizinin Eşiğindeki Kadınlar adlı filminde bir reklam sahnesi vardır. Deterjan reklamlarının harkulade bir parodisi olan reklamda Carmen Maura’nın oynadığı Pepa, öldürdüğü kocasının kanlı gömleklerini Omo ile yıkar. Dedektifler gelir, iz bulamaz ve giderler. İşte kadınları aşağılamayan, aksine zekasını öven ve aynı zamanda ürünün özelliklerini başarılı bir şekilde potansiyel tüketicilere aktaran bir reklam örneği. Reklam ajanslarımızda çalışan reklam yazarları kesinlikle feyz almalı ve kadınları salak gibi göstermekten vazgeçmeli. Aksi takdirde Reklamlardaki Hemcinslerinin Eblek Gibi Gösterilmesine Karşı Çıkan Kadınlar Platformu olarak gerilla eylemlerine girişeceğimizi buradan bildiriyoruz. Sonra demedi demeyin.

devamını oku...

18 Haziran 2007

Tarantino İftiharla Sunar: Ölüm Geçirmez (Death Proof)

Tarantino’yu nasıl bilirsiniz? Şiddeti bol keseden harcadığı filmleriyle, diğer filmlere ve yönetmenlere çaktığı selamlarla, birbirinin içine geçmiş olay örgüleriyle, Uzakdoğu sinemasına-özellkle de Kitano’ya- olan hayranlığıyla, sokak dilinin dibine vurmasıyla, la, la, la… Tarantino’nun sinemada kendine has bir dil yarattığı bir gerçek, Ölüm Geçirmez (Death Prof) filminde bildik Tarantino bileşenlerini seyirciye sunmaya devam ediyor, ama bir farkla: Tarantino’muz hiç olmadığı kadar feminist!

1970’li yılların kaçmalı-kovalamacalı alelade B sınıfı filmlerin atmosferinden ilhamını alan “Ölüm Geçirmez (Death Proof) ”, müziğinden jeneriğine kadar bu havasını koruyor. Tarantino, B sınıfı filmleri hatalarıyla sevaplarıyla alıyor, filmine uyarlıyor. Filmi izlerken kimi yerlerde kopmalar, atlamalar, görüntüde yanmalar, renk kaymaları gibi tuhaflıklar oluyor. Sinemanın makinistini ıslıklamadan önce şunu aklınıza getirin: İzlediğiniz bir Tarantino filmi ve teknik yetersizlik gibi görünen bütün bu kusurların bu adamın dünyasında bir anlamı var! Tarantino’nun oraya buraya çaktığı selamlar bu kadar da değil. Filmdeki kızlardan birinin cep telefonunun melodisi Kill Bill’e gönderme, ayrıca Kitano’nun Zatoichi filmine de öpücük atılmış, hiç şaşırmadık. Zira Tarantino’nun Uzakdoğu sinemasına ve özellikle Kitano’ya olan hayranlığını sağır sultan duydu. Artık kendisi de kült yönetmenler sınıfına dahil olduğuna göre geçmişe dönüp kendi filmlerinden de alıntı yapmayı ihmal etmiyor, artık klasikleşmiş araba bagajı çekimlerini, karakterlerin etrafında toplanıp sürekli konuştukları masa sahnelerini ve kadın ayağına duyduğu fetişizmi de filme serpiştiriyor. Zaten filmi izlerken "adamcağız bütün fentezilerini ve çocukluk hayallerini toplamış, film yapmış" diye düşündüğümü hatırlıyorum. Tabi bilindik Tarantino alaycılığı yine iş başında. Tarantino, kızların araba konusundaki cehaletiyle Pretty in Pink filmine gönderme yaparak dalgasını geçiyor. Tarantino filmlerinde klasik arabaların arz-ı endam etmesi şaşırtıcı değil . Filmin ilk bölümünde bir Mustang, ikinci bölümde ise Ölüm Noktası (Vanishing Point) filminde kullanılan arabanın aynısı (70 model bir Dodge, Magnum motorlu) rol kesiyor. Kızlar arasında geçen bir diyalogda bu arabadan ve filmden uzun uzadıya bahsediliyor.

“Ölüm Geçirmez” adını verdiği modifiye arabasını kullanarak kendi yöntemleriyle kurbanlarını katleden Dublör Mike rolündeki Kurt Russel, oyunuyla efsane mertebesine yükselemiyor ama biz kendisini böyle de seviyoruz, zira eski topraklardan kim kaldı? Russel’ın ete kemiğe büründürdüğü karakter elbette B sınıfı filmlerin seri katillerinin günümüzdeki yansıması. Kendisine kurban seçtiği kadınlar ise güzel vücutlu, seksi kadınlar. Kucak dansı, yakın çekim vücut planları, kadınların ölümlerinin cinsel haz nedeni olarak gösterilmesi tam da Tarantino maçoluğu. ”Ama Ezgi, en başta Tarantino’nun en feminist filmi dememiş miydin?” diyebilirsiniz, ki haklısınız. Film iki bölüm halinde, birinci bölümde 4 güzel kadın kurbanken, ikinci bölümde katil- kurban ilişkisi tersyüz ediliveriyor. Dublör Mike’ın lehine başlayan kovalama sahnesi ilerleyen dakikalarda yön değiştiriyor ve sinir sahibi kadınların birlik oldukları takdirde ne derece manyak olabilecekleri anlatılıyor. (Voila Almodovar, dellenmiş kadınların gücünü sen kadar iyi anlatan çıkmadı henüz!) Ama müzmin maçomuz Tarantino kadınların zaferini vurgularken onlara erkek özellikleri yüklemeyi ihmal etmiyor. “Yönetmenin feminist filmi” derken kastım buydu, filme katılan bir ters köşe, bir alt üst ediliş ama yalnızca şeker sosu. "All That Tarantino."

Kill Bill filmi gişe kaygılarıyla (?) iki bölüm halinde gösterilen Tarantino’nun yeni filmi Ölüm Geçirmez (Death Proof), yönetmenin yakın arkadaşı Robert Rodriguez’le birlikte gerçekleştirdiği ‘iki film birden’ projesi Grindhouse’un ikinci kısmını oluştursa da, ülkemizde Rodriguez’in filminden önce gösterime giriyor. Ölüm Geçirmez (Death Proof), eğlenceli ve sıkmıyor ama 110 dakika sürüyor. Filmin handikaplarından biri diyaloglarla uzatıldıkça uzatılması. Film arasında üşenmeyip çişe gitmenizi öneririm. Filmin soundtrack albümünü ise gördüğünüz yerde çantanıza atın çünkü bütün Tarantino filmleri gibi bunda da müzik başrolde. Yönetmenimiz klasik formülünü bu filminde de işletmiş: güzel kadınlar+kopan kol ve bacaklar+argo+70'ler+müzik+klasik arabalar+Kitano. Dikkatli sinefillerin anlayabileceği bir ayrıntı daha var filmde, kötü adamın kıs kıs gülmesi aynı Nuri Alço, aynı Tecavüzcü Coşkun! Tarantino 80'li yılların Türk filmlerine de bakınmış olabilir mi diye sormadan edemiyor insan. Eğer Türk sineması'na merak saldıysa yakın zamanda "Tarantino İftiharla Sunar" şeklinde bir yazı ile filmin başlaması ihtimal dahilinde.

Not: Görseller bu adresten alınmıştır.

Yazının en başındaki "Chick Habit" adlı parçayı açarak yazımı okumanızı öneririm. Ölüm Geçirmez'in son jeneriğinde çalan parçadır ve oldukça eğlenceli ve fıkırdatıcıdır.

Filmin websitesi için tıklayın.

devamını oku...

17 Haziran 2007

Üç Yanlış Bir Doğruyu Götürür, Süreniz Bilmemkaç Dakika

Sınav cenneti güzel ülkem bir ÖSS sınavını da hayırlısıyla nihayete erdirdi, sınavın yapısı gereği iyi olan kazansın şeklinde iyi dileklerimi sunamıyorum ziya bu sınav bir “netin kadar konuş” sınavı. Öğrenciler bir futbol takımı gibi taktik üzerine taktik alıp sahaya çıkıyorlar. Maç 195 dakika sürüyor, iyi oynayan değil, en çok gol atan kazanıyor. Öğrencilerin çoğunun “bir üniversiteye kapağı atayım da sonrası tufan” dedikleri malum, sınavı kazanamadığına bu durumu hayatın sonu gibi görmeyenler bir elin parmaklarını geçmez. Hayatı sınavgiller ailesinin bir bireyi olarak 5 sene önce bir ilköğretim okulunun tahta sıralarında aynı kaygılara ben de düşmüştüm. Hani atari salonlarında bir makine vardır, elinizde çekiç, bir görünüp bir kaybolan kurbağaların kafasına vurmaya çalışırsınız. Ne kadar çok kurbağa avlarsanız skor haneniz o kadar kabarır. Sınavdan çıkınca bunu düşünmüştüm. Yeteri kadar kurbağa avladıktan sonra 5 seneyi yedik, bitirdik, zaman aktı gitti. Bir hafta önce de üniversite bitirme sınavlarına girdim aynı mantıkla. Finans dersine taktığım ad “üniversite bitirme sınavı” idi benim. Aynı mantık dediğim şu kadar soru çözersem şu notu alırım, %60’ı şu olur, %40’lık dilimden şu kadar puanım var hesaplamaları. Bitmiyor anasını satayım yüzdelik dilimler, çan eğrileri, ortalamalar…Ben ilke edindim, üniversite sınavına giren eş-dost tanıdıktan bir süre uzak duruyorum. “Bitti mi sanıyorsun her şey?” diyince kızıyorlar, hele aile büyükleri kaş göz işareti çakıyor ki moral bozmayayım bu sevinçli günde.

Bir ay sonra da genel seçimler yapılacak, yine taktiği iyi olan memleketin başı olacak. Şu bir gerçek ki seçimlerde de iyi olan kazanmıyor, her şey taktikte bitiyor. TBMM’deki ceylan derisi koltuklara oturmanın yolu 3 ton kömür ya da işsizlik maaşı sözleri olduğundan benim bu seçimlerin memleketi düze çıkaracağına dair inancım falan yok. Hani şaibeli bir parti var genç olduğunu iddia eden, burada şehrin ortasına cafcaflı merkezini açtı. Ne zaman görsem kalabalık kapı dışına taşıyor. Değişe değişe yalama olmuş sosyal güvenlik yasamızı takmadan her işsize 350 lira maaş bağlayacağını söyleyip oy avlamaya çalışıyor lideri. Ampul partisinin adayı bir teyze var mesela, üç haftadır gözüme röportajı çarpıp duruyor. Her seferinde bu denli cahillik ancak eğitimle olur sözünü doğrulatıyor anlattıkları. Listenin en afili yerlerinden birini kapmış, şimdi de cennetin anahtarını millete vaat ediyor. “Liboşlar” için yeni sığınağın bu parti olduğunu biliyorduk zaten ama kadıncağız öyle hırslanmış ki başkanının ve değerli eşine övgüler düzmüş, ne modernlermiş, memleket çağdaşlaşmış falan. Eh, bu çağdaş memleketin sokaklarında çöp toplayanlar, sokak çocukları ve sokak hayvanlarının işi olmaz ya, milletvekili adayımızın seçim vaatleri arasında Kadıköy’ü bu illetlerden (!) arındırmak da var. “Arındırmak” fiiline özellikle dikkatinizi çekerim, çözmek değil, arındırmak. Hani özel konvansiyonlar öncesi İstanbul sokaklarından evsizler ve sokak canlıları toplanıp çöplüklere bırakılır ya, mevzu o.

Hani mezunuz ya artık, form falan doldurulurken meslek bölümüne öğrenci yazılmıyor. Bugün bir forma şebeklik olsun diye işsiz yazdım. Formu alan yüzüme baktı acırcasına. “Üzülmeyin” dedim, “okul biteli 3 gün oldu.” Acaba hayatın geri kalanı bu denli eğlenceli olabilecek mi? Zaman gösterecek.

Not: Güzel bir internet sitesi keşfettim, paylaşmadan geçemem.

devamını oku...