30 Mayıs 2007 Çarşamba
29 Mayıs 2007 Salı
yorumsuz !/ The Kominas
Linda’nın yukarıdaki fotoğrafını gördüğümde aklıma trenden inip eve doğru yürürken gördüğüm türbanlı kız geldi. Kargo pantolonunun paçalarını ayak bileklerinde sıkmış ve pahalı converselerin içinde sokmuş, üzerinde gayet hoş bir spor ceket ve altta beyaz bir atlet. Başında ise çingene pembesinin bir açık tonunda ve parlak renkli bir türban, altından sıkıca bağlanmış beyaz bir tane daha görünüyor. Dün akşamdan beri aklıma geldikçe Linda’nın çektiği bu fotoğrafın karşısına geçip bakıyorum, uzun bir kazak üzerine atlet, uzun etek üzerine mini etek ve türban. Çok protest bir giysi doğrusu, kollar ve bacaklar açıkta kalmadan da mini etek ve açık bir t-shirt’ün keyfini sürmek istemiş bu kızcağız ya da işin ucunda birilerine karşı gelmek/ tabuları yıkmak var ama sınırlar dahilinde. Çırılçıplak soyunsa bu kadar etkili olamazdı doğrusu.
Yalnızca kılık kıyafet değil, müzik de bir başkaldırı aracı olarak kullanılmaya başlandı son zamanlarda. Gaykedi’nin 8 Mayıs’ta Pakistanlı punk grubu The Kominas’tan bahsetmesi ilgimi cezbetmiş, yaptıkları müziği merak etmiştim. Myspace sayesinde 4 şarkısını dinleyebildim. (hala dinliyorum). Grubun solisti Basim Usmani yaptıkları müziği “Ramones ile Black Sabbath arasında bir yer” olarak tanımlıyor. Ayrıca Hinduzim’den ve Bolivud’dan da (Hint Sineması) besleniyorlar. The Kominas, anglo-saksonların dünyanın geri kalanına “bok” muamelesini reva görmesine s.ktiri çekiyor. Kendilerini tanıttıkları sayfada karşı çıktıkları ayrımcılığı şöyle özetliyorlar: “After being offered roles as diverse as Islamist hijackers, Turkish immigrants, and Iroquois hooligans, it was cleat that Hollywood didn't smile upon the olive skinned.” (İslamcı korsan, Türk göçmen ve Iraklı serseri gibi roller üzerimize yapıştığından beri Holivud’un esmer tenli vatandaşları tasvip etmeyeceği gayet açıktı.) Gerçekten çok doğru, Holivud filmlerinin 70-80'li yıllarda düşman prototipi olarak komünist rejimi göstermesinin yerini son dönemde müslüman terörist tiplemelerine bırakmasını tesadüf sanıyorsanız derin uykudasınız demektir. Holivud'un dahi yönetmenleri hiçbir senaryoyu boşa kaleme almıyor. İzleyenler yalnızca eğlenceli bir-iki saat geçirdiklerini sansalar da dünyanın en harkulade kitle iletişim aracı sinema mesajını çoktan aklın karanlıklarına itmiş oluyor. Film üzeri/arası /sonunda ise eli kanlı Coca-Cola'nın, sömürgen Nike'ın veya diğer büyüklerin sanal reklam uygulamaları bilinçaltında kendine yer buluyor ve izleyici reklam arasında kana kana su içmek yerine "pop art" harikası şişedeki şekerli asidi yudumluyor ya da koşarak bir çift papuç alıyor. (kolanın susuzluğu gidermediği de bir gerçek.) The Kominas, kalk borazanını çalmayı ihmal etmiyor: "Muslims, Wake Up!" The Kominas'ı takdir etmek için bir sebep de aynayı batı toplumuna olduğu kadar kendilerine çevirmeyi de iyi biliyor olmaları: “Rumi was a Homo” (Mevlana bir Homoydu) adlı şarkıları ile Amerika’daki Müslüman topluluğun homofobikliğini de itinayla protesto ediyorlar.
The Kominas üyeleri Michael Muhammad Knight'ın "The Taqwacores" adlı kitabında yer alan bir kurmaca öyküden etkilenerek müzik yapmaya başlamış. Kurmaca öyküde, kahramanlardan birinin Kuran'a işeyip sonra açıp okuması, aslında peçeli bir Müslüman kızın seyirciler önünde oral seks (bunu şimdi böylece yazdık ya, google neler yollayacak kimbilir) yapması gibi bölümler var.Kimileri kendi içinde çelişki de barındırsa hem kapanırım hem mini eteğimi giyip çıkarım diyor, kimisi de The Kominas gibi dünya düzenine sövüp sayıyor. Korku dağları sardı, G8’ler kapandıkça kapanıyor. Korku, daha çok paranoyaklık getiriyor. O paranoyaklıktan feyz alanlar da seslerini yükselttikçe yükseltiyor.
Yazı: Ezgi
Fotoğraf: Linda
Bağlantılar:
The Kominas Hakkında Bilgi: http://sinsanctuary.com/kominas/bio.php
Vikipedia’da The Kominas: http://en.wikipedia.org/wiki/The_Kominas
Myspace Mucizesi: http://www.myspace.com/thekominas
MTV: http://www.mtvdesi.com/news/story.jhtml?id=1527713
Radikal Gazetesi Haberi: http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=219756
28 Mayıs 2007 Pazartesi
Lüzumsuzsa Söndür/ Altüst
Geçen yazdan beri hayatımdaki fazlalıkları atıyorum. Geçen seneye kadar canlısını bırak cansız fazlalıklara dahi yaşanmışlık etiketi yapıştırır, kıyamazdım çöpe yollamaya. Çok eski sinema biletleri, 99 yılında 16 yaşında bir stajyerken en platoniğinden aşık olduğum adamın eli değdi diye yıllarca oradan oraya taşıdığım mavi renkli highlight’ı (bundan en alasından saplantı senaryosu çıkar), epeski t-shirtler’i, yırtık pantolonları, yeni de olsa tek bir kez bile giyip kokumu sindirmediğim giysileri… Denize döktüm. Geçen yazdan beri hafifleme ihtiyacı duyuyorum. Önce ani bir kararla canlı fazlalıklardan başladım atmaya. Kıydım birbir hak etmeyenlere. Çıktılar birbir hayatımdan. Güzel de oldu, yeni tanışlara yer açıldı. Canlıları atmak, cansızlardan daha kolay oldu ne hikmetse. İki hafta önce ayırdım cansız fazlalıkları da. İşe yarar olanları hatıra diye dağıttım ona buna. Kalanını gözümü kapatıp döktüm denize. “Kurtuldum!” diye içinden uçan balon çıkaran reklam kadını gibi hafifledim. Biraz da olsa. Yine de başım kalabalık. Altüst’ün “Lüzumsuzsa Söndür” demosunu dinleyince geldi aklıma: lüzumsuzları ya söndürmek ya atmak gerekir. Kimsenin/hiçbir şeyin hamallığını yapmamak gerekir.
Tıkandım burada. Fazla kişisel giriş paragrafının dümenini 2006’da Muğla’dan yükselen Altüst’e kırmam lazım. Demonun adından dolayı ilgimi cezbettiğini söylememe lüzum yok sanırım. Daha kasım ayında doğmuş Altüst, parmak hesabı yaptım: tam 7 aylıklar. Yaptıkları müzik yepisyeni bir grup için gayet temelli. Az biraz Feridun Düzağaç etkisi hissediliyor. Feridun kuşkusuz çok iyi söz yazıyor. Kızmaca, darılmaca yok, Altüst’ün şarkı sözleri çiğ kalmış, al dente pişmiş. Biraz daha ateşte tutmaları, hatta hafif dibini tutturup karamelimsi bir tat eklemeleri lazım. Sözleri ne kadar boğaza takılır, boğulma hissi verirse o denli iyidir şarkı bana göre. “Al Yüreğimi” kendinden kurtulmayı ölmekle bir tutan bir şarkı olması münasebetiyle müziğini pek beğensem de kendimden uzak tutacağım bir parça. Sözler fazla klişe. “Düşmüştüm” girişiyle taverna müziğini andırıyor, arabesk-fantezi havalı. Bir daha elim çal tuşuna gitmez. “Işık” benim naçizane bir dinleyici olarak Altüst tünelinde ışık gördüğüm şarkı. 2005’in Küçük Şarkı Evreni’ nden kopup gelen Aydilge’nin vokaliyle desteklenen şarkı yine “kaçmak” üzerine. Arabeskten gayet uzak, fiyakalı gitar rifleriyle bezeli bir çalışma. Sözlerinin dibi ise az da olsa tutmuş, iyi olmuş. “Fark etmeyeceksin” ise “Işık”ın kuyruğuna ekleyip Altüst’ün yeni işlerini beklemeye çekilirken dinlenebilecek bir şarkı. Ne yalan söyleyeyim, bir-iki dinleyişte dile bile takılıyor.
Altüst şarkılarında “kurtulmak” temasını çok kullanan bir müzika grubu. Lüzumsuzlara savaş açtıklarından dolayı da ilgimizi cezbediyorlar. Müzikler dikkat çekici ama sözler ne zaman ki yemeden önce üfleyeceğimiz sıcaklığa ulaşır, işte o zaman tadından yenmez. Biz de yemeyip yanında yatarız, uyumadan önce dinleriz.
Demolarını ucundan tatmak için: http://www.herkesdinlesin.com/altust
Altüst Website: http://www.altust.org/
Myspace mucizesi: http://www.myspace.com/altust
Ek: The Modern Way'de belirtildiğine göre "Wristcutters" diyarına giden Jeff Buckley, şarkıları eşliğinde anılacakmış. Yarın (29 Mayıs) saat 22:00'da, Peyote'de gerçekleşecek bu geceyi Jeff'e olan nadide sevgim münasebetiyle aktarmayı bir borç biliyorum. Orada olamayacak olsam da "Lover, You Should Have Come Over" melodileri İstanbul semalarında yükselmeye başladığında başımı kaldırıp yıldızlara selam çakarım.
26 Mayıs 2007 Cumartesi
İstanbul'a Sinematek Yakışır
2010 Kültür Başkenti İstanbul’un kültür-sanat dinamiğinde en büyük eksiği sizce nedir? Bu soruyu benim yanıtlamam gerekirse dünya sinemasından yapıtların arşivlendiği, izleyiciyle paylaşıldığı, tartışmaya açıldığı bir Sinematek’in olmayışı İstanbul’un büyük bir eksiği, düzeltiyorum, büyük bir ayıbıdır.
1960’ların nispeten özgürlükçü ve umut dolu ortamının etkisiyle 1965 yılında değerli yazar, araştırmacı ve düşünce adamı Onat Kutlar’ın öncülüğünde İstanbul’da ilk Sinematek’in açıldığını biliyor muydunuz? Dünya sinemasının en seçkin örneklerinin gösterildiği, tartışıldığı, genç sinemacıların yetişmesini amaçlayan kurum 11 yıl boyunca Onat Kutlar tarafından yönetilir. Türkiye’de ve dolayısıyla Türk Sineması’nda umut dolu yıllardır 60’lar. Toplumun baş etmek zorunda olduğu ağır koşullardan ve göçlerden bahseden filmler ardı ardına gelir ama anlatılan öykülerde umut hep ön plandadır. “Herşeye rağmen umut fakirin ekmeği, ye babam ye!” denebilen yıllardır 60’lı yıllar. Belki de bu nedenle 1960-1970 arası Türk Sinema tarihinin altın çağı olarak adlandırılır. Daha da önemlisi bütün kısıtlı imkanlara rağmen İstanbul’un Sinematek’i vardır…
Sinematek serüveni 12 Eylül 1980 darbesinin kara bulutları Türkiye’nin başında dolanmaya başlayana kadar sürer. Onat Kutlar “Sinema Bir Şenliktir” adlı kitabında “..Sinematek serüveni 12 Eylül 1980'de silâh zoruyla noktalandı. Ama film sürüyor. İstanbul Uluslararası Film Festivalinde ve genç sinemaseverlerin düşlerinde, İnatla, umutla ve keyifle. Bu kitapta okuyacağınız yazılar, bu uzun filmden izlenimlerdir; o 'aşk, ateş ve anarşi günleri' neden benimle birlikte altın çıkaranlara bir merhaba'dır.” satırlarıyla anlatır İstanbul’un en değerli hazinelerinden birinin kaybedilişini. Sene 2007, 80 yılında doğan darbe çocuklarının yaşı neredeyse 30’a geldi dayandı ama 47 yıl öncesinin kısıtlı koşullarında kotarılabilmiş Sinematek kurumu için bir girişim hala ortada yok.
Ek: Konu hakkında bilgisi olanların bana yazmasını önemle rica ederim. Sinematek projelerinde yer almak, tartışmalara katılmak ya da bilgi alışverişinde bulunmak istiyorum.
Bağlantılar: http://www.cinematheque.fr/
http://www.sfcinematheque.org/
20 Mayıs 2007 Pazar
Yavru Kedi
İstanbul Ataköy'de muhtemelen bakılamayıp sokaga terkedilmis, çok sirin, melek yüzlü, oyuncu ve saglıklı bir yavru kedi fotografta gordugunuz. Son zamanlarda kedi sahiplenmeyi düşünen arkadaslar için cok uygun kendisi. Sahiplenmeyi düsünen varsa lütfen asağıdakı maıl adresinden Pınar'a ulassınlar.En kısa zamanda bır yuvaya sahıp olması dıleklerım ıle. e-mail adresi: pinark@superonline.com
17 Mayıs 2007 Perşembe
Hesaplaşmalar
Bir arkadaşımdan eylül ayında bir kitap almışım. Kütüphaneye koymuş, okumamışım. Bugün eve geldi, “kaçıncı sayfadasın?” diye sordu. Hesap makinemın üstünden bakıp “
Neyse. Şu ara bitirme tezim nedeniyle kağıda, kahveye ve müziğe bulanmış durumdayım. Kızlar ara sıra odaya gelip “Ezgi’nin kolunda ne yürüyor? Kocaman bir tarantula…” oyunu yapmasalar insan yüzü gördüğüm yok okuldakiler hariç. (normal insan beni bulmaz zaten.) Eskişehir Film Festivali seansları dışında kalabalığa karışmadım. İstanbul’dan havadisleri arkadaşlar ve annem sayesinde alıyorum ama özledim. Daha bir ay görmek yok bana İstanbul’u, İstanbul diyetindeyim. Gittiğimde çıldırıp şehre kapılacağımı adım gibi biliyorum. İstanbul sarhoşu oluyorum ben. Luc Besson’un “Derinlik Sarhoşluğu” gibi bir şey bu. Ondan gitmemeye and içtim, Eskişehir rahibesi oldum ve geçmiş günahlarımı sorguluyorum Pet Shop Boys ile.
Siteyle bir süre, bir süre dediğim bir ay kadar sık sık ilgilenemeyebilirim. Gerçi belli olmaz, sıkılırsam uğrarım. Bu süre boyunca Pet Shop Boys’un “It’s A Sin” i size eşlik etsin bana ettiği gibi. We are so disco, we are stil 80’s! Ne güzel komşumuzdun sen PSB… “Hani o yazlık sinemalar, ilk sevda ilk gözyaşları…” (Son Sardunyalar-Minikserçe)
Radikal gazetesindeki Jose Saramago'nun söyleşisine bu linke tıklayarak ulaşabilirsiniz. Ne diyor üstad: "Demokratik bir sistemle yönetilmiyoruz. Demokrasi halkın belli aralıklarla oy vermesiyse, o yapılıyor. Bence bu bir aldatmaca. Ötesi siyasetçilerin elinde, büyük sermaye sahiplerinin, feodal beylerin ağaların elinde. Onların büyük başarısı insanları demokrasinin böyle bir şey olduğuna inandırmaları. " Nasıl? Neo-demokratik dünyaya "cukkkk" diye oturuyor, değil mi?
14 Mayıs 2007 Pazartesi
%52 ÖFKENİN MANİFESTOSU'NUN KİTABI ÇIKTI!
Kitaplığınıza dinamit yerleştirmeyi düşündünüz mü hiç?
Artık düşünebilirsiniz: %52'nin özgürlük mücadelesinin cümleleri, 'beyin için dinamit' kitap haline getirildi. %52 Öfkenin Manifestosu, kitap olarak çıktı!
Henüz dağıtımına başlanmamış olan kitabı sıcak sıcak edinmek isteyenler aşağıdaki adrese başvurabilirler.
E-mail: ofke@yuzde52.org | nedir@yuzde52.org
Adres: Serasker Cad. Osmancık Sok. Talatbey Apt. No:11 / 4 Kadıköy İstanbul
Tel: 0216 346 14 45
13 Mayıs 2007 Pazar
Başka Bir Dünya Mümkün...
Birkaç gündür Tom Waits ile Ian Curtis’i birbirinin peşi sıra dinleyip duruyorum: bakalım canımı hangisi daha iyi acıtacak? Bu yarış özellikle iki şarkı arasında vuku buluyor: “Love Will Tear Us Apart” ile “Alice”. Ama baktım olacak gibi değil, bu iki ağır topa birincilik kürsüsünü bir şekilde paylaşmalarını buyurdum, “nasıl sığacağınız beni hiç alakadar etmiyor doğrusu…” diye ekleyerek. Bazı günler bile bile içinize kapanmak, çıldırmak istersiniz, “hadi gelin üstüme korkmuyorum!” diye bağırırsınız. Gelirler. Sorular üretir aslında başka şeye çalışması gereken beyniniz masanızın üzerine yığılmış kağıtlar arasında. “Tom Waits ile James Dean’in ortak yönü nedir?” gibisinden sorulardır bunlar: “İkisi de Lucky Strike içer(di).” Tom için geniş zaman kullanmakta fayda var elbette, ömrü uzun olsun. James Dean de intihar mı etmek istemişti acaba? İleri derece miyop olduğu halde gözlüklerini takmadan direksiyon başına geçerek kaza yaptığında yalnızca 24 yaşındaydı ve henüz 3 filmde oynamıştı. Ian Curtis ise kendini astığında 23 yaşındaydı. Sahi intihar edenler nereye gider?
“Wristcutters: A Love Story” (Bilekkesenler: Bir Aşk Hikayesi) filmine göre tuhaf ve en az gerçek dünya kadar zorlu bir yere gidiyorlar. Film, Tom Waits’in “Dead and Lovely” adlı şarkısıyla açılıyor. Zia bileklerini jiletle keserek intihar edince yalnızca kendi canına kıyanların dolaştığı bir “öte dünya” da açıyor gözlerini. Bu dünyada bar ve kafelerden Ian Curtis ve Kurt Cobain’in sesi yükseliyor. Boğuk sesiyle “Love Will Tear Us Apart”ı söylüyor Ian tıpkı mezar taşında yazdığı gibi. Sahi mezar taşları neden dikilir? Arkada kalanlar onlarca ölünün arasında sizi bulabilsin diye. Ian’ın dünyaya bıraktığı en güzel eserin mezar taşında yazması ne ironi… Konumuza geri dönersek, gayetle iç burkan bir konu üzerinde dönmesine rağmen sonuna kadar iyimserliği elden bırakmayan, mucizelerin en az ihtiyacımız olduğu zamanlarda ortaya çıktığını vurgulayan, araba koltuklarının arkasına düşen eşyaların kara delik tarafından yutulduğuna dair öyküler anlatan (ben de kaybolan eşyalarımın bir kara delik tarafından yutulduğuna inanırdım) bir film “Wristcutters: A Love Story” (Bilekkesenler: Bir Aşk Hikayesi).
Hakkında okuduğum yazılarda “pek şeker bir film” diye bahsedilmiş hep. Halbuki hiç de şeker olma kaygısı taşımıyor film bana göre. Ian’a ve Kurt’a selam çakan ve intihardan bahseden bir film şeker olamaz. Ama öykünün kendi içerisinde konusuna tezat bir iyimserlik ve yaşama sevinci barındırdığına katılıyorum. İntihar ve yaşama sevincini bağdaştıramadınız mı? Başta dediğim gibi burası zorlu ama umutlu bir “öte dünya”, yani aslında insanların bedenlerini her nedense bırakıp gittikleri “fani dünya”ya çok benzeyen bir yer. Kuralları var, kurallara karşı çıkanları var (Mikal’in uyarıcı tabelalara açtığı savaş gibi) ve “kaybedenleri” var ama bir farkla: kimse kaybeden olduğu için ağlayıp sızlamıyor, aksine yollarına devam ediyorlar. Film bir yol hikayesi zaten. Kısaca konusundan bahsetmek gerekirse: Eugene (Filmin yönetmeni Goran Dukiç, Gogol Bordello’nun solisti Eugene’den esinlenerek yaratmış bu karakteri) sahnede konser verirken elektro gitarına bira döküp çarpılarak intihar ediyor. Zia ise sevgilisi tarafından terk edildiği için bileklerini kesiyor. Zia ile Eugene’in yolları bu “öte dünya” da kesişiyor. Sonra aralarına buralara yanlışlıkla gelmiş olduğunu söyleyip duran ve yetkilileri arayıp yanlışlığı düzeltmek isteyen Mikal katılıyor. Sonrası yıldızsız gökyüzüne uçup yıldız olan kibrit çöpleri, renk değiştiren balıklar, dilsiz olduğu halde genizden şarkı söyleyebilenler… Tom Waits’in filmin ilerleyen sahnelerinde bilge Kneller rolünde uzun uzun rol kestiğini söylemeden geçmeyeyim.
15 Mayıs umutsuz Ian’ın 27. ölüm yıldönümü. 15 Temmuz ise doğum günü. İki gün önceden şarkılarla ve “Wristcutters” ile anmaya başlamış bulundum efsaneyi. Umarım gittiği yer filmdeki gibi bir yerdir ve “Love Will Tear Us Apart” ı dinlerken “herşeye rağmen dünyada iyi bir şeyler bıraktım” diyebiliyordur. Baştaki şarkılar "Dead and Lovely", “Alice” ve “Love Will Tear Us Apart”. Eğer linkleri tıklarsanız sırasıyla Tom Waits’in en sevdiğim şarkılarından biri olan “Blow Wind Blow”un ve The Smiths’in doğurgan şaheseri “Suedehead”in kliplerini izleyebilirsiniz. Suedehead elbette James Dean için... Kısa film tadındaki Suedehead'ın bileşenlerine baktığımızda filmle benzerlikler kuruyoruz. Klibin başında "There Is A Light Never Goes On" yazısını görüyoruz, ilerleyen sahnelerde ise "You Can't Go Home Again" yazılmış duvarı gösteriyor kamera. Kimileri eve artık dönemeyecek de olsa arkalarında ışıklarını bırakıyor, kimilerine filmde olduğu gibi ikinci bir şans veriliyor.
10 Mayıs 2007 Perşembe
Beynelmilel Birşey...
Sevgili Yay,
Bugün yine her zaman olduğu gibi kargalar zayıflatıcı tahıl gevreklerini yemeden uyanacaksınız. Günün ilk iki saati üzerinizde böyle bir dinginlik, bir tuhaf enerji ve de saçma sapan bir iyimserlik olacak. Ama siz dengesizin en önde gideni olduğunuz için saatler 9’u gösterirken günün geri kalanının iğrenç geçeceğine dair vesveselere çoktan kapılmaya başlamış olacaksınız. Saat 10’a gelirken evin duvarları üzerinize yıkılıyormuş gibi gelecek. Saat 11’de kendinizi dışarı zor atacaksınız. Ama belki de atmamanız sizin için daha hayırlı olacak çünkü saat 13.00 civarında kütüphanenin önündeki merdivenlerden inerken popo üstü yere yapışacak ve sol dirseğinizi yaracaksınız. Gerçi siz bu sakarlıkla bomboş bir odada dahi kafanızı kırmayı başarabilirsiniz. Neyse ki cami yıkılır ama mihrap yerinde kalır türünden bir yapınız olduğundan kalkıp yolunuza devam edecek, saat 15:30’a kadar sıcak bir bilgisayar laboratuarına tıkılacaksınız. Sonra saat 16:00’da kendinizi sinema koltuğunda bulacaksınız, keyfini çıkarın zira şu aralar yapmaktan daha fazla keyif aldığınız bir şey yok…
Günlük burç köşelerini okuyup evden çıkan bir tip olsaydım, bugünkü burcumda muhtemelen yukarıdakiler yazıyor olurdu. O nedenle saat 16:00’a kadar olan zaman dilimini hızla geçiyor ve kameralarımızı bir sinema salonuna çeviriyoruz. İ sırası, 17 numaralı koltukta oturan yorgun ve yaralı kıza kamerayı odaklıyoruz. Perde açılıyor, film başlıyor: Beynelmilel.
Filmin senaristi/ yönetmeni Sırı Süreyya Önder’ Beynelmilel’in öyküsünü şu cümlelerle anlatmış bir röportajında: “Filmimiz askeri yönetim dönemlerinin, günlük hayat ve sıradan insan üzerindeki etkileri ve kışla mantığının sosyal yaşama uyarlanması sırasında ortaya çıkan absürd ama çok trajik karmaşaları irdeliyor.” Filmin konusuna az çok kulak aşinalığınız olduğunu düşünüyorum. Bu yazıyı yazma amacım film gösteriminden sonraki söyleşide Sırrı Süreyya Önder’in bu filmin ne anlatmak istediğini daha iyi okuyabilmeye yardımcı olabilecek cevaplarını paylaşmak.
Filmin her sahnesi üzerinde ayrı ayrı konuşulacak türden. Askeri otoritenin halkın yerel müzisyenlere verdiği isim olan “gevende” yi beğenmeyip “orkestra” ya çevirme ve kılık kıyafetlere söylenip tek tip üniformaya dönüştürme çabası, gevendelere temsili düşman üniformalarının reva görülmesi, bu üniformayı sırtlarına geçiren gevendelerin mahallede daha bir cakayla yürümesi ve halktan eskiden olmadığı kadar saygı görmeleri, kapatılan eski halkevinin pavyona dönüştürülmesi, halkevinin duvarındaki Picasso tablosunun inceden alaya alınması (Ey okuyucu, uyarıyorum upuzun bir paragraf okuyacaksın şimdi. Radikal’in film eleştirmeni Fatih Özgüven bu sahneyi bir yazısında eleştirmişti. Bu konuda Özgüven’in söz konusu eleştirisini haklı bulduğunu söyledi alçakgönüllü yönetmenimiz Sırrı Süreyya Önder. Bense aynı eleştiriyi fazla elitist buldum. Özgüven, Picasso’nun İspanya İç Savaşı’nı anlatan Guernica tablosuna filmde saygı gösterilmediğini ve tabloyla alenen dalga geçildiğini yazmıştı. Mevzu bahis sahnede oyunculardan biri tablo hakkında “Bu ne la… Ne biçim resim bu. Kıçı bir yana, başı bir yana kaymış.” diye yorum yapıyor, ilerleyen sahnelerde ise bu tablo indirilerek yerine pavyonda şarkı söyleyen şarkıcılardan birinin kitch posteri asılıyordu. Sırrı Süreyya Önder bu diyalog ile kendisini ressam ilan eden malum paşanın bir sergide gördüğü Picasso tablosuna yaptığı yoruma gönderme yaptığını söyledi. Evren Paşa Picasso’ya bakıp: “Bunu ben de yaparım, ne var ki…” demiş. Sonrası malumunuz: Marmaris’e kapanıp nü portreler yapmaya başladı darbeci Paşa. Koskoca Kenan Evren bile bu lafı ediyorken 1982 yılında Adıyaman’ın cahil gevendelerinden Picasso’yu tanımalarını beklemek ekmek yoksa pasta yesinler demeye benziyor biraz, tuhaf kaçıyor. Uzun lafın kısası Fatih Özgüven’e Anadolu, İstanbul’daki evinin camından Picasso’yu bir sanat tarihçisi gibi yorumlayacak düzeyde gözüküyorsa bilemem. Ama bana Picasso’yu “Piç Haso” diye telafuz eden gevendenin yorumu sergi sergi dolaşırken “ben biliyorum” edasıyla yorumlarını parçacık parçacık üzerimize salan entellerden daha samimi geliyor. Picasso duysaydı çok eğlenebilirdi bu durumla. Fatih Özgüven’in elitist bir tavırla bu yazıyı yazmadığına inanmak istiyorum ama olmuyor. Picasso’nun ülkemiz kıyılarına yaptığı popüer çıkartmadan bahsetmiş. 2006 İstanbul’u ile 1982 Adıyaman’ını mukayese etmek ne derece doğru tartışılır. Kaldı ki 2007 İstanbul’unun Cihangir’ iyle fazla gitmeye gerek yok Dolapdere’sini karşılaştırmak bile tuhaf kaçıyor, bırakın diğer Anadolu köylerinı. İstiyoruz ki cehalet kalmasın ama Picasso’dan başlamak okuma yazma bilmeyen birine Proust oku demeye benziyor. Parantez içi nihayet bitti.) ve tapu memurunun cenazesinde inceden geçilen klarnet taksimi ve “Allahümme Salli” icrası, iğne oyasıyla işlenmiş el emeği göz nuru “Cuntalar olmasın” pankartı, Haydar Arkadaş’ın Gülendam’ı sosyalist teorilerle eğitme çabaları ve Gülendam’ın öğrendiklerini pavyonda çalışan şarkıcılara satması, Komünist Enternasyonel marşının pavyon havası düzenlemesi gibi muhteşem detaylar barındırıyor “Beynelmilel.”
Filmin en can alıcı sahnelerinden biri Abuzer’in kızı Gülendam’a attığı tokattan sonra odasına gidip yaptığı konuşmaydı. “ Benim anam açlıktan öldü Gülendam. Açlık belasına babamla şehir şehir gezdik biz. Köçek kıyafetleriyle oynardım. Bazen babamla ikimiz giyinip oynardık. Az sarhoş mezesi olmadık. Ben senin o halkının tokadını doğduğumdan bu yana yiyorum. Sen tokat yeme diye uğraşıyorum. Ama gel gör ki o tokadı ben sana attım.” Bu tirad bana filmin bütün haklı da olsa klişeye kaçan söylemlerini bir çırpıda unutturdu. Seyircilerden biri yönetmene içinde halka karşı bir kırgınlık/ umutsuzluk olduğu için mi filme böyle bir plan eklediğini sordu. Önder: “O sahne Neşet Ertaş’a bir gönderme niteliğindedir. Neşet Ertaş il il dolaşıp köçeklik ettiği zamanları ağlayarak anlatmıştı bir televizyon programında. Ayrıca halka kırgınlık yok ama bu halk değil midir kendi haklarını savunanları ihbar eden? Bu sahne işte bunun eleştirisidir de aynı zamanda.”
Peki yönetmenimizin yeni projeleri neler? “Maraş katliamını anlatan bir film yapmayı planlıyorum. Bir diğer projem ise Müslüm Gürses’in biyografisini filmleştirmek.” Sırrı Süreyya Önder’i takibe devam etmek ve yeni filmlerini merakla beklemek boynumuzun borcu, bu bekleme esnasında Adıyamanlı Gevendeler’ in öyküsüne sıkça geri döner, unuttuklarımızı hatırlarız.
8 Mayıs 2007 Salı
Yedi Kocalı Hürmüz'ün Çizgi Aşkları
Ben küçükken, küçükken dediğim yaklaşık olarak ilkokul 4 ya da 5. sınıfa gidilecek yaşlarıı sürerken dünyadaki en yakışıklı erkeğin Red Kit olduğuna inanırdım. 6 yaşında geçirdiğim bir ilişki travmasından sonra (sarışın, mavi gözlü bir ilk aşkım vardı. Balkona çıkar, adımı deforme edip “Esgu” diye bağırır, sokakta oynamaya çağırırdı. Günün birinde apartman boşluğunda öpüşürken hemen giriş katında oturan düğmeci amcaya yakalandık. O kızına anlattı, kızı mahalleye, işte dedikodu kavramıyla ilk tanışmam böyle oldu. Herkes bizi evlenecek sanırken ayrıldık zira büyümüştük ve anaokulunda yeni aşklara yelken açmanın zamanı gelmişti. Son sözüm: “Çikolatayı senden daha çok seviyorum ben.” olmuştu. Halbuki benim çikolatayla aram çocukluktan beri çok sıcak olmamıştır. Yaşıma göre çok ağır laf ettiğimi yıllar sonra fark ediyorum. Çikolatayı bile bu kadar az severken seni nasıl sevebilirim ki demeye getirmişim resmen. Nasıl, çok acıklı değil mi?) Gözyaşlarınızı sildiyseniz devam edeyim, işte bu travmadan sonra ilkokulda kendimi çizgi romanlara vermiştim. İlk okuduğum seri evde babamdan ya da annemden kalan siyah beyaz Red Kit kitapçıklarıydı. Ve ben Red Kit’e, nam-ı diğer Lucky Luke’a fena halde aşık olmuş ve Düldül üzerinde annemgillerden beni istemeye geldiğini hayal etmeye başlamıştım. Red Kit yalnız bir kovboy olabilirdi ama benim aşkım pekala ikimize de yeterdi ve o Daltonların peşinde koşarken ben kulübemizde taze fasülye ayıklar, tereyağlı pirinç pilavıyla bol dereotlu cacık hazırlardım. O zamanlar kültür karmaşası denen şeyin farkında değildim, Red Kit çok zayıf gelirdi bana, hiç yemek yemiyor mu diye evhamlanırdım. Adım Ezgi Luke olacaktı ve gezdiğimiz köylerdeki şerif elimi öpüp başına koymadan “Burdan buyrun Madam Luke…” diyecekti. Calamity Jane ile beş çayı içip tarçınlı kurabiye yiyecektik… Evden çıkarken “Lucky’cim, gölgene ateş ederken dikkatli ol, emi?” diyecek, “Seni öpmenin kül tabağını öpmekten farkı yok Lucky!” diye söylenecektim. Lucky Luke sigarayı bırakıp saman çöpüne musallat olduktan sonra rahatlamıştık cümleten, en çok da ben tabi. “Red Kit Nişanlanıyor” adındaki macerayı okuyunca eskaza nişanlandığı o kızıl şırfıntıyı kıskanmış, “Ahhh Red ahhh… Ben asla senin silahını sabunlu suyla yıkamaz, evde çizmelerinle dolaşmana izin verirdim.” demiştim.
Sonra araya Tommiks-Teksas-Martin Mystere gibi Vahşi Batı’nın hiçbir zaman Red Kit kadar sevemediğim kahramanları girdi. Daha o zamanlar çizgi roman hususunda Avrupa ekolüne teşne olduğum belliydi. Tommiks-Teksas gibi çizgilikler İtalya’daki stüdyoların elinden çıkmış olabilirlerdi ama maceraları hiç bilmediğimiz Vahşi, Vahşi Batı'da geçiyor, karakterleri Kızılderilileri kötülüyor ve alttan alta “biz/ onlar” muhabbeti yapıyordu. Eğlendiriyordu ama bundan öteye gidemiyordu. Bir deniz kıyısında denize girmeden önce okunabilecek serilerdi bunlar. Ama hiç durmaksızın boy atıyor, yaş alıyor ve farklı ve daha içerikli mecmualara merak sarıyorduk. İçerikli mecmuadan kasıt yeraltından yeryüzüne çıkan tuhaf fanzinlerdi, o fanzinlerdeki amatör çizimler beni bir süre oyaladı, acımı hafifletti. Ağır abilerdi bunlar, Red Kit okuduğumu duysalar beni tefe koyarlardı. Red Kit aşkımı kalbime gömdüm ve çizgi roman yerine Dostoyevski’ye sardım. Uzunca bir dönem çizgi romanlarımın kapağını açmadım, herkesler “sen artık büyüdün” diyordu, ben de daha derin sularda kulaç atmaya başladım. (halbuki Corto, ah Corto…Umberto Eco’nun eğlenmek için Engels, ciddi işlerle uğraşmak istediği zamanlar seni okuduğunu nereden bilebilirdim ki?)

Ta ki gerçek bir Avrupalıyla karşılaşıncaya kadar…Artık üniversiteye başlamıştım, ilk senemdi ve bol bol boş zamanım vardı yurtta. Hugo Pratt adındaki lafazan çizer ile tanışmam o zamanlara denk gelir tam olarak. “Corto Maltese: “Bir Tuz Denizi Şarkısı” kitabı hediye gelmişti. Elinde talih çizgisi göremeyen falcıya inat talih çizgisini kendisi çizen denizcinin serüvenlerine işte şu cümlelerle sürüklendim: "Günlerden Cumartesi idi ve Corto gümüşten düz usturayı aldı, onu üzerindeki koyu pas yok oluncaya kadar biledi ve daha sonra usturayı açarak keskin ağzını kontrol etti, kesinlikle kusursuzdu. Sağ eliyle usturayı avuçladı. Ustura parladı. Sol elini açtı ve bir an bile duraksamaksızın avucunu derin bir yarık oluşturacak şekilde kesti. Yaranın kapanması için uzun zaman gerekti ama o günden sonra Corto Maltese güzel ve uzun bir talih çizgisine sahip oldu." (Corto Maltese-Bir Tuz Denizi Şarkısı- Hugo PRATT, Dost Kitapevi) Red Kit sevdasının üzerinden yıllar geçmiş, aşk acısı küllenmişti. Delidolu, hin bakışlı, hazır cevap, karizma abidesi ve şeytan tüylü Corto yeni damat adayım oluverdi birden. Şeytanın sol bacağı Corto’nun etki alanındaydım. Ama bu sefer Lucky Luke gibi yalnız kovboy yoktu karşımda, kulağı kesik bir denizci ve maceraperest vardı. Adları Pandora, Esmeralda, Louise diye giden birbirinden güzel kadınlar ve yedi düvelin limanlarındaki fahişeler rakibimdi. Ama hayal gücü sınır tanımaz, Corto Maltese’in bana “yapacağın en iyi şey, benim yanımdan uzaklaşmamak. ben uğurluyumdur.." diyeceği günler gelecekti elbette. Aşk meşk mevzularını bir kenara bırakır da Corto Maltese hakkında bir çizgi roman olarak ahkam kesmem gerekirse Hugo Pratt’in yaratıcı çizgilerini, akıcı dilini ve sıkı tarih bilgisini aynı potata eriterek Avrupa Ekolü’nün en önemli karakterlerinden birini yarattığını söyleyebilirim. Corto her macerasında tarihin önemli kişileriyle tanışır/ hoşbeş eder veyahut zaten bütün bu önemli şahsiyetlerin en yakın dostu konumundadır. En yakın arkadaşı/ en azılı düşmanı Rasputin’dir misal. Rasputin ile diyalogları Corto’nun hin zekasının açıkça görüldüğü yerlerdir. Rasputin, Corto’yu sürekli öldürmeye çalışır ama her seferinde es kaza da olsa hayatını kurtarır. “Semerkant’taki Altın Yaldızlı Ev” macerasında Corto’nun düşmanı Evren Paşa’dır. 1900’lerde Çin’de görülen Corto 1956’daki İspanya Savaşı’na kadar her yerde başına buyruk bir maceraperest olarak serüvenden serüvene atılır. Hugo Pratt Corto’nun kirlenmiş bir dünyada işinin kalmadığını düşünerek İspanya’da kaybeder. Biz aşıklarına ise Umberto Eco’nun o güzel önsözünü ve "Corto yeniden ortaya çıksa nasıl bir maceraya atılırdı?" tartışmalarını bırakır.
Corto Maltese konusuna ara sıra dönmeyi, maceralarından bölümler aktarmayı planlıyorum. Siz bu fırlama denizciyle tanışmak isterseniz Dost Kitapevi tarafından çıkarılmış kitaplarına ulaşabilirsiniz.
Eğer ölmez de kara toprağa girmez isem "Yedi Kocalı Hürmüz'ün Beyazperde Aşkları" başlığı altında Humphrey Bogart ve Steve McQueen sevgililerimi anlatacağım. Ve Marcello Mastroianni elbette, ah Marcello...O ne etkileyici ses tonudur öyle...
Corto Maltese Websitesi: http://en.cortomaltese.com/
7 Mayıs 2007 Pazartesi
Grbavica: Esma'nın Sırrı
“Grbavica: Esma’nın Sırrı” adlı film geçtiğimiz günlerde İstanbul Film Festivali’nde seyircilerinin halini hatırını sorduktan sonra yolunu küçükten hallice bir İç Anadolu şehrine düşürdüğünde bilemezdi elbette sinema koltuklarına gömülmüş birinin Sara karakterinde kendi ilk gençliğini gördüğünü… 15-16 yaşlarında burnunun dikine giden ve her halükarda kendi doğrularına inanan Ezgi meğer annesini ne kadar zorlar, ne kadar fütursuz ve delidolu laflar edermiş geçmişte yaşananları düşünmeden… Annesine empati yapmasını öğütleyip dururken meğer kendi içine ne kadar çok kapanır, yalnızca kendi doğrularından yargı çıkarırmış.
Sanırım kendimi bir film karakteriyle özdeşleştirmeyi bırakıp filmle ilgili birkaç satır karalamalıyım. “Grbavica: Esma’nın Sırrı”; savaştan yeni çıkmış Sarajevo kentinin varoşlarında yaşayan bir kadının kızıyla sürdürdüğü yaşam mücadelesini ana eksene oturtup ilk gençlik bunalımlarından, savaş travmalarından, okul denen acımasız vahşi ormanda hayatta kalma çabalarından ve ne kadar kırıcı laflar edilirse edilsin asla inceldiği yerden kopamayan dostluklardan dem vuran bir film. Filmin her yerde okuyabileceğiniz kısa konusu ise şöyle: “Savaş sonrası Saraybosna… Esma 12 yaşındaki kızıyla kentin Grbavica mahallesinde yaşamaktadır. Babasının savaşta şehit olduğuna kızını inandırmıştır. Yoksulluk ve yalnızlık içinde kızını büyütmeye çalışan Esma, bir gece kulübünde garson olarak çalışmaya başlar. Savaşın yaralarını sarmak için, bir yandan da düzenli olarak kentte dul kadınların katıldığı rehabilitasyon merkezine gider. Bir gün kızı, sınıf arkadaşlarıyla okulun düzenlediği geziye katılmak ister. Geziye ücretsiz olarak katılabilmesi için de babasının savaşta şehit düştüğüne dair bir belgeye ihtiyacı vardır. Esma, kızına böyle bir belge olmadığını söylediğinde de yavaş yavaş gerçekler ortaya çıkmaya başlar…”
Bildiğiniz ya da şimdi öğreneceğiniz üzere bir film hakkında ahkam keserken teknik kısmına girmekten pek hazetmem. Bir sinema filminde asıl üzerinde kafa yorulması gereken yerin anlattığı öykü olduğuna inanırım. Jasmila Zbanic’in bu ilk uzun metrajlı filmine gelen en temel eleştiri filmin rejisinin teknik hatalarla dolu olması. Yanlış kamera açılarından tutun da öyküsünü yüzeysel geçtiğine ve kimi sahnelerinin bir öğrenci filminden farklı bir yanı olmadığına kadar giden bu yorumlar filmin anlattığı insani, düzeltiyorum, kadınsı öyküyü gölgede bırakmamış olacak ki Berlin Film Festivali’nin iki önemli ödülünü kapmış götürmüş: Altın Ayı’yı ve kimilerinin Balkanlar’daki siyasi duruma neredeyse hiç değinmeden geçtiği için eleştirilmesine rağmen Barış Ödülü’nü. Yönetmen ödülü alırken filmin içeriğinde kadın oyuncusunun gözlerinden akan yaşa yansıttığı savaş olgusunu konuşmasında sözlere dökmeyi de ihmal etmemiş: “Savaş suçluları Radovan Karadzic ve Ratka Miladic hala serbest!”. Filmin baş kadın oyuncusu Miryana Karanoviç ise bir elini yumruk yaparak seyirciye şöyle demiş: “Bunun ne demek olduğunu biliyorsunuz! Bu Miloşeviç karşıtlarının sembolüydü.”
Filmde ise savaş yıkıntıları ve yeniden yaşama tutunma mücadelesi bir kadın naifliğinde ve bakışında ele alınmış. Filmin etrafında döndüğü ana sorulardan biri savaşta ölmenin mi savaştan sonra hayatta kalmanın mı daha zor olduğu… Savaş sonrası kurulan rehabilitasyon merkezlerinden birine devam eden kadınların aralarındaki diyaloglarda bu açıkça görülüyor. İlle politik mesaj isteyen sert adamlara ise inceden serpiştirdiği yaşam öyküleriyle bunu iletiyor. Tabi duymak isteyene. Kadınlardan birinin “Sürekli konuşuyorsunuz, bizim lafa değil, işe ihtiyacımız var.” minvalindeki sözleri ya da kızını okul gezisine göndermek için çırpınan Esma’nın hiçbir yerden bulamadığı 200 Avro’nun en yakın kadın arkadaşı tarafından ayakkabı fabrikasında birlikte çalıştığı işçilerden borç alınıp vermesi benim diyen politik söyleme beş basar nitelikte bana göre.
Esma’nın sırrı ise her kadının kolay kolay kaldıramayacağı türden. Zaten Esma onunla yaşamayı çok zor kabul ediyor. Kızı Sara bunu bilmeden ergenliğin bütün enerjisiyle toprağın altını deşmeye başladığında ve sonunda sırra ortak olmayı başardığında annesini anlamaya başlıyor. Filmin son sahnesi, beni ilk paragraftaki cümleleri kurmaya yönelten son sahnesi işte bunu anlatıyor. Ve benim aklıma yıllar önce okuduğum bir paragrafı getiriyor: “Kendinize fazla önem veriyorsunuz. İnsanların işlerini güçlerini bırakıp sizinle ilgili olduklarını sanıyorsunuz. Bu bir hastalıktır. Attan inip eşeğe binenlerin, daha doğrusu eşeğe bulamayıp da yayan yürüyenlerin hastalığı. Bu hiç faydası olmayan vıdı vıdıcılığ yenin kardeşim, mutlaka yenin. Sonra sizinle fazla uğraşıyorum diye tuhafınıza gidiyordur ihtimal. Fakat görüyorum ki işleyen bir kafanız var, gözlerinizdeki bağ düşmeli. İnsanlığa işleyen kafalar lazım, et kafalar değil.” (Orhan Kemal, Avare Yıllar)
6 Mayıs 2007 Pazar
Tez Halleri...
Sevgili Danışmanım,
25 Mayıs’ta teslim etmemi istediğiniz bitirme tezim ile bahar çarpması maruzatım nedeniyle uğraşamamaktayım. Evden çıkıp koşa koşa kampuse gidiyor ve sizin de bildiğiniz o mis gibi kokan çam ağaçlarının altında Antony dinleyip kitap(lar)ımı okuyorum. Şimdi zaten festival zamanı, sinema koltuğuna gömülüp beyaz perdeye bakmak bilgisayar başında tez klavyelemekten daha cazip geliyor. Kendimi zorlayıp nihayet aşağıdakileri yazabilmiş bulunmaktayım:
Bu araştırma, durum saptamaya ve betimlemeye yönelik bir araştırmadır. Araştırmada veri toplama aracı olarak anketten yararlanılmıştır.
Evren : Araştırmanın evrenini İstanbul’da faaliyet gösteren ne kadar uyuz şahsiyet varsa onlar oluşturmaktadır. Hepsinden nefret ediyorum. Sokakta görsem yüzlerine bakmayacağım insanlarla muhatap ettiği için tezimden de nefret ediyorum. Okul bitsin, bilgisayarımdaki bütün verileri aynen çöplüğe postalayacağım.
Örneklem : İstanbul’da faaliyet gösteren işbu uyuzların ayrıntılı listesine geceyarıları kan uykulardan kalkılarak bilmemne veritabanından ulaşılmış ve aralarından 50’si lanet edile edile rastgele seçilmiştir. Bu 50’sinin yalnızca 15’i anketi lütfen doldurmayı kabul etmiş, geri kalanı yoğun sezonda olmalarını gerekçe göstererek katılmayı reddetmişlerdir Sırf bu nedenle kendilerine beddua etmiş ve işlerinin ters gitmesini dilemiş bulunmaktayım.. Ankete katılan 15 işletmenin 2’si anket formunu yanlış doldurdukları için araştırmaya dahil edilmemiş, kalan 13 anket formundaki veriler değerlendirmeye alınmıştır. İşbu yanlış dolduran şahıslar beni eğitim sistemimizi sorgulamaya itmiş ve üniversite ya da en azından lise mezunu olan insanların basit soruları dahi cevaplayamaması bendenizi derin üzüntülere gark etmiştir. Verdiğim fotokopi parasına mı yanayım, sabahlamaktan pörtlemiş gözlerime mi yanayım bilememekteyim. Bu sıkıntıyla oturdum, bir adet soğuk dark bira içip Charlie Parker dinledim. İyi geldi.
Çözümleme Teknikleri : Anket soruları değerlendirilirken istatistik yöntemlerden olan frekans dağlımı ve yüzde yöntemi ile analiz edilmiş ve sonuçlar tablolar yardımıyla değerlendirilmiştir. Hepsi yalan. SPSS denen adi programı hala çzöebilmiş değilim, kime sorsam “o ne lan” diye yüzüme bakıyor. Geçen gün açıp kurcaladım ama bir şey anlamadım, “eyyyh banane ya” diyip dışarı attım kendimi. Hava pek güzeldi. Paris Mon Amour’u izledim. Pandomim bölümünü izlerken içimden bir ses bu okul bitmezse hiçbir yere gidemezsin dedi. Siz olmanız muhtemel veya annem… Neyse…Eve gelip hukuk çalıştım. Sonra hıdrellez münasebetiyle Porsuk’a dilek kağıdı atmaya gittik. Eve geldim. Tez dökümanını açtım. Bir süre bakıştıktan sonra “seni sevmiyorum tez” diyip çarpı işaretine basıp kapadım. “Kaydedeyim mi?” diye sormadı zira bir satır bile yazmadım. Yine sinemaya gittim. Ağladım. Zeytinyağım bitmişti, aldım. Riviera. Param yok, o açıdan. Ciguli'den "Safinaz" ve "Keriz" adlı musikileri dinlemekteyim.
Hipotezler:
H0= Ezgi bu tezi sittin sene bitiremez.
H1= Bir kafasını toparlayabilse oturur 2 günde bitirir.
Bekleyip, görelim… Sevgili danışmanım, size bir şey danışmak zorunda olmadığım zamanlar sizi daha çok seviyordum. Küçücükken okulun çayırlarında koşup oynarken…Uçurtma uçurur, çikolatalı dondurmayı döke saça yerken…Gençken…
Saygılarımla,
Avanak lunatic öğrenciniz ben…
5 Mayıs 2007 Cumartesi
Forum İstanbul
Alternatif-İstanbul’un hergün gelip geçen ziyaretçileri ile bilgi paylaşımında bulunabilmek, bilmediklerimizi öğrenmek, arada tüm ciddiyetimizle ciddiyetsiz konular üzerinde ahkam kesilebilecek bir forum bölümü açmış bulunuyoruz. http://www.alternatif-istanbul.net/forum/default.asp adresine tıklayarak ulaşacağınız forum içün önerilerinizi ve katılımınızı bekleriz. Gerekli çoğunluğu sağlayalım. Ozan Bey'e kurulumu sağladıkları içün çok teşekkür ederim. Olur da Ciguli konser verirse kendisine bir kadeh rakı borcum olsun. (bir kadehten fazla değil...)
Hıdrellez
5 Mayıs’ı 6’ya bağlayan gece Hıdrellez… Bir telefon aldım gece. “Ezgi, istediklerini bir kağıda çizip balkona ya da pencerenin önüne koy. İyilerin dilekleri kabul olurmuş..”
“Benimkinin kabul olması için Hızır’ın evleri karıştırmış olması gerekir ama…”
"Hadi canım sen de..."
"Lunatiğim ben..."
"Ay çarpmışlardanız hepimiz."
"Yarın dolunay olacak."
"Nerden biliyorsun?"
"İçime doğdu. Şaka, nerden olacak bu gece dolunay var, yarın da olur diye düşündüm."
...
Hıdrellez gecesi tuz yiyip yatan genç kız rüyasında kimi kendisine su verirken görüyorsa onunla evleneceğine inanılır.
Dilekler bir kağıda yazılıp gül fidanının dibine gömülür ya da dallarına asılır.
Evin balkonuna üzerinde dileklerin çizili olduğu kağıtlar bırakılır.
Bahar çiçekleri toplanıp kaynatılarak içilir. Şifa verdiğine inanılır.
Hıdrellez’de hasırların yakılması, yakılan ateş üzerinden sağlık, sıhhat dilenerek üç defa atlanması da gene sağlıkla, şifa dileği ile ilgili bir gelenektir. Hıdrellez gecesi Hızır’ın yeryüzünde gezindiği ve dokunduğu yerlere bereket saçacağına dair olan halk inancı sonucu birtakım geleneklerin sergilenmesine vesile teşkil etmektedir. Mesela yiyecek ve içecek kapları ile zahire ambarlarının kapakları açık bırakılır. Cüzdan veya para keselerinin ağızları kapatılmaz.
Akarsuya, dilekler bir kağıda yazılarak bırakılır. Mesela İzmir ve çevresinde dilek kağıtları Hıdrellez sabahı denize bırakılmaktadır. (Biz Eskişehirliler doğru Porsuk nehrine…)
Evde kalma tehlikesiyle karşı karşıya genç kızların başları üzerinde Hıdrellez günü yeni kullanılmamış kilit açılır.
Not: -Beirut bu yaz İstanbul'a da uğrayacak.
-Gripin’in bu şarkısını çok sevdim.
4 Mayıs 2007 Cuma
Mayıs Sohbeti- Akdeniz'in Kitabı
Ben baharı elimde harkulade bir kitapla, kulaklarımda sabahtan beri çalan iki şarkıyla karşıladım. Evin bütün camlarını açtım, Mayıs’ı içeriye buyur ettim. “Gel,” dedim, “çay sevmem ama senin hatırına ince bellide yeni demlenmiş bir çay içelim. Yanında Nagehan’ın geçen gelişinde yanına kattığı tarçın tarçın kokan kurabiyelerden yiyelim…”
“Anlat” dedi Mayıs.
“Akdeniz’in Kitabı’nı okuyorum. Akdeniz’i yalnızca kıyılardan ibaret görmeyenlerin, yanına deniz kızlarını, deniz fenerlerini, gemilerin batış öykülerini, deniz efsanelerini de katanlar için yazmış Predrag Matyejeviç Akdeniz’in Kitabı’nı. Deniz’in ortasındaki kayıtsız adalardan, kayıp deniz haritalarından dem vuruyor…”
“Devam et…”
“Claudio Magris’in önsözünü iki defa okudum. Zaten Matyejeviç de bu harkulade önsöz için şöyle demiş: “Kendi kitaplarım için önsöz yazdığım çok enderdir. Akdeniz’in Kitabı’na gelince, Tuna’nın yazarı Claudio Magris’in önsözü neredeyse kitapla birlikte doğmuş, onun ayrılmaz bir parçası olmuş ve sayısını bilmediğim pek çok dildeki çeviride bu yapıta eşlik etmiştir.”
“Hmmm.”
“Önsözün bir bölümü özellikle çok hoşuma gitti. Tam Türkiye’nin içinde bulunduğu durumu özetliyor. “… Öte yandan Stalinizm’e, tüm Stalinizm’lere yani totaliter tüm anlayış ve resmi söylemlere karşı müdahale eden Matvejeviç, bugün tüm kültürel birlikleri ve değer sistemlerini yok eden, abartılmış bir bölgecilik ve bölücülüğün de bu tehlikeye karşıt, ama bu tehlikeyi tamamlayan bir tehdit olduğu uyarısını ortaya koymakta ve bununla da mücadele etmektedir. Olağanüstü alacalı bulacalı ve merkezkaç özellikler gösteren ve karmakarışık bir mozaik olan Yugoslavya ve Orta Avrupa üzerine uzman olan yazar: “Özgüllük tek başına henüz bir değer sayılmaz.” Anlatımıyla kendi kimliğimizin ve varlığımızın saplantılı ve içel bir biçimde yüceltilmesine karşı bizi uyarır.” (Margis, Akdeniz’in Kitabı için kaleme aldığı “Deniz’in Dili” başlıklı önsözden, s:13-14)
Predrag Matvejevic 'Akdeniz'in Kitabı'’nda Akdenizlilik kavramının tanımını şöyle yapıyor: "...Akdenizli doğulmaz, Akdenizli olunur. Akdenizlilik bir miras değildir, çabayla elde edilir. Bir seçimdir, bir üstünlük değil. Gerçek Akdenizlilerin sayısı hızla azalmaktadır. Bu bir tarih ya da gelenek, coğrafya ya da köken, anı ya da inanç sorunu değildir; Akdeniz aynı zamanda bir yazgıdır." (s. 115)
“Yarın Hıdrellez. Geçen sene gül fidanının dibine dileğini gömmüştün bir kağıda yazıp. Gerçekleştiler mi peki?”
“Geçen yaz harkuladeydi. Çoğu gerçek oldu evet. Ama çok uğraştım gerçek olmaları için. Bu yaz hayatımın en önemli yazı olacak gibi gözüküyor. Hıdrellez'de kırmızı giymek adetmiş. Mayıs, seninle giyinip kuşanır, saçımıza papatyalar takar, güzel filmler izleriz. Sonra yine dilekler tutarız. Gül fidanı bulamasak da onları bir ağacın altına gömeriz. Sonra… Sen gidersin, yaz gelir.”
“Sezen’in Davet şarkısını bilir misin?”
“Bilmez miyim… “…Çıplağına sar beni/ Toprağına kar beni/ Kaynağından dökül gürül gürül çoğalt ki kendini/ Dağları seller alsın/ Selleri yangın sarsın/ Bozulsun bahçe bağ/ Dalda üzüm sarhoş ben tarumar…” diye gider. Bağbozumu mevsimine yakışır ama biz şimdiden söyleyelim, değil mi Mayıs?
“Bana da yakışır o şarkı. Sen söyle…”
“Ben küçük bir kızken sen olmuştum biliyor musun?”
“Nasıl?”
“Müsamerede. Yeşil karpuz kollu elbisem vardı. “4 Mevsim” den İlkbahar, aylardan “Mayıs” tım. Elbiseyi annemler zor bulmuşlardı. Paramız yoktu yenisini alacak. Öğretmenin istediği gibi değildi, beyaz çizgileri vardı. Çok ağlamıştım.”
“Ben sadece yeşil değilim ki…”
“Bunu yeni yeni öğreniyorum. Hiçbir şey tek renk değil. O zamanlar nereden bilebilirdim ki? Çok ağladım, çok.”
“Bu mu geliyor aklına beni görünce?”
“Artık değil. Artık güzel şeyler geliyor.”
“Ben sıkıntılı bir ayım ama…Arkam kavurucu sıcaklar. “
“Hayır Mayıs, senin peşin sıra Kiraz Mevsimi gelir.”
“Ezgi’nin Günlüğü…”
“Ben de şimdi o şarkıyı düşündüm.”
“Ben Sait Faik’i düşündüm.”
“Fark etmez ki…”
"İyi ki Akdenizliyiz, değil mi Mayıs?"
"Ben yalnızca Akdeniz'in Mayıs'ı değilim ki..."
"Biliyorum."
“çıplak heykeller yapmalıyım,/ çırılçıplak heykeller/ nefis rüyalarınız için/ ey önünden geçen ak sakallı kasketli,/ yırtık mintanından adaleleri gözüken dilenci/ sana önce şiirlerin tadını/ aşkların tadını/ kitaplardan tattırmalıyım /resimlerden duyurmalıyım, resimlerden.../ şu oğlan çocuğuna bak/ fırça sallıyor/ kokmuş manifaturacının ayağına/ dörtyüzbin tekliğinden/ on kuruş verecek/ seni satmam çocuğum / dörtyüzbin tekliğe, / ne güzel kaslarin var/ ne güzel bileklerin/ hele ne ellerin var, ne ellerin./ söylemeliyim,/ yok yok... meydanlarda bağırmalıyım./ bu küçük güllerin buram buram tüttüğü anadolu şehri kahvesinde/ kiraz mevsiminin sevişme vakti olduğunu…”
Ek:




















