Jane Birkin: Gainsbourg'un Nefesini Uzaklara Taşıyan Rüzgar

Jane Birkin 18 - 19 Ocak'ta Babylon sahnesinde yeniden esecek ve konserin geliri Japonya'daki nükleer felalette zarar görenlere bağışlanacak.

Ane Brun:'Hayatın Anlamı, Hayatınızda Herşeyin Yolunda Olduğunu Düşündüğünüz Saniyelerde Gizli'

25 Kasım 2011 hayat takvimimizin en özel günlerinden biriydi. Konserden önce adına söyleşi demeye dilimizin varmadığı, bizde yaşamımız boyunca hatırı kalacak kahve sohbetimizde Ane Brun'u çok iyi müzisyenliğinin yanında, varoluş meselelerine kafa yoran, ölüm kadar, yaşamdan da korkan, uzun yollarla ve yolculuklarla barışık, müziğiyle kendi yaşam yolunu çizmeye çalışan bir kadın olarak tanıdık.

Destek Ol, Ekümenopolis Sinemalarda Gösterilsin

Şehirde yapılanların sorgulanması ve dönüşümde halkın söz sahibi olması gerektiğine inanan ve politikacıların tartışmaktan özenle kaçındıkları konuların kamuoyuna yansıtılması gerektiğini düşünen Ekümenopolis ekibi, belgeselin sinemalarda daha çok kişiye ulaşmasını sağlamak amacıyla Projemefon.com adresinde bir kampanya başlattı.

Erik Truffaz Quartet'ın Büyüsü

Erik Truffaz'ın 16 Aralık 2011'de Tamirane'de verdiği konserde hüzün dolu notaların uzun soluklu trompet sololarıyla birleşip ayrıldığı, trip-hop, elektronik ve drum'n bass denizlerine yelken açtığı bir gemideydik.

30 Nisan 2007 Pazartesi

İstanbul'un Renkleri-2

İstanbul’un her köşesi ayrı tual… Bir boş duvar, bir sahil rıhtımı…Bu fotoğrafları çektiğim yer Suadiye… Benim her İstanbul’a gidişimde oturup denize dalıp gittiğim taş iskelem dolu olunca yoluma devam etmiş, burayı keşfetmiştim. Artık İstanbul’da kendime ait bir köşem daha var, bulabilene aşk olsun beni...

Canım Kibariye'ye gecemin sesi olduğu için sevgilerimle...

İstanbul'un Renkleri

Eminönü’deki Yenicami’nin hemen solundaki sokaktan girip yukarıya doğru çıkarsanız Tahtakale’nin mahşeri kalabalığı karşılar sizi… Tahtakale’de ise adım başı nişan alışverişine gelmiş genç çiftleri, kumaş seçen yaşlı teyzeleri ve yazmacı dükkanlarında çeyiz işleyenleri görürsünüz. Sesler bir süre sonra ayırt edilemez hale gelir, renkler gözü yormaya başlar ama pes etmeyip tırmandığınız dimdik yokuşun ucunda Kapalıçarşı bekler sizi bütün serinliğiyle. Kapalıçarşı çıkışında ise Boşnak böreği satan bir dükkandan peynirli böreğinizi alıp kendinizi aşağı doğru vurusanız Sultanahmet'i bulursunuz... Siz İstanbul’u maviden mi ibaret sanırsınız? İstanbul’un zamanında dünyanın en güzel mavisine boyanmış olduğu doğrudur doğru olmasına ama dünyanın en güzel mavisinin yalnız başına Yeditepe’yi anlatmaya yetmeyeceği görülmüş olsa gerek ki dünyanın en güzel güneşi de İstanbul’a bahşedilmiştir. Eğer İstanbul’da güneşli bir günse bütün renkler birbiriyle yarışır hangimiz daha güzeliz diye…

Kolaysa siz karar verin: Ben mi daha güzelim?
Yoksa ben mi?

Oburcuğun İstanbul Rehberi...

Şehr-i İstanbul’da çenesi hiç durmadan gezenlerden misiniz? Beşiktaş vapurunu simitsiz, okuldan kaçmaları mısırsız, Ada gezmelerini sakızlı dondurmasız, soğuk kış akşamlarını kestane kebapsız ya da akşam yemeğinizi pancar turşusuz düşünemeyenlerdenseniz eğer siz de benim gibi, İstanbul bütün yeme-içme adabıyla ve her köşe başındaki seyyarlarıyla sizi bekler… Bütün bu abur-cuburların sonunda akşam vakti çöktüğünde Balıkpazarı ya da Burgazada’da bir kadeh rakınız ve beyaz peyniriniz sizi bekliyorsa değmeyin keyfinize...

29 Nisan 2007 Pazar

Kurşunlu'da köylülerin direnişi sürüyor

[Sesonline] ANTALYA- Antalya Kurşunlu'da köylülerin verimli topraklarına, ağaçlarına yaşamlarına ve geleceklerine yapılan bir saldırı olarak niteledikleri "Taş Ocakları"na karşı direnişleri sürüyor. İşletme izni aldıkları taşocağı için çalışmalara başlamak isteyen şirketin iş araçlarına engel olmak isteyen 30 köylü Jandarma tarafından göz altına alındı. Ormanı talan edenTaş Ocağı'nın eski Orman Bakanı Hasan Ekinci'nin kardeşine ait olduğu anlaşıldı.

Ezgi'nin Notu: Düşünmekle kalmayın, birşeyler yapın. Reel destek veremeseniz de Alternatif-İstanbul'un yan menüsünde gördüğünüz gibi bir ibare yerleştirin websitelerinize/ bloglarınıza. Sivil İnsiyatif etiketine tıklarsanız eğer Sorgun Platformu'nun orman tahsisleriyle ilgili raporlarına ve dökümanlarına ulaşabilirsiniz. Uyanın!

Straw Dogs

Bir film düşünün, hem çekildiği yıllarda ortalığı hacamat etsin, hem “Clockwork Orange/ Otomatik Portakal” ile birlikte gelmiş geçmiş en iyi psikolojik gerilim/şiddet filmi janrını paylaşsın, hem de şiddeti görselleştiriyor/sanatsallaştırıyor diye eleştirilere sürekli maruz kalan Quentin Tarantino’nun Reservoir Dogs filmine ilham versin… Tarantino sadece Uzakdoğu sinemasının samuraylarından feyz alıyor sanıyorsanız fena halde yanılıyorsunuz, 1991 yapımı “Reservoir Dogs”un ağa babası 1971 yılında, Tarantino daha kısa pantolonla dolaşırken çekilen “Straw Dogs” tur.

Bir Sam Peckinpah filmi olan “Straw Dogs” aynı dönemde vizyona birlikte girdiği “Clockwork Orange” ile birlikte döneminin en cesur ve yırtıcı filmi olarak etiketlenir. Ulu Kubrick’in Antony Burgess’in aynı adlı romanından uyarladığı “Clockwork Orange” ile bir ortak noktası da insan doğasındaki şiddeti olanca açıklığıyla sunmasıdır. “Clockwork Orange” filminin baş karakteri Alex’in gizlemeye gerek duymadığı şiddet eğilimine karşın “Straw Dogs” ta melul ve kendi halinde bir adamın gelişen olaylar neticesinde nasıl dellenebileceği anlatılır.

Dustin Hoffman karısıyla birlikte Amerika'nın şiddet dolu ortamından kaçıp İngiltere'nin kırsalına yerleşme kararı alan ve sakinliği sinir bozucu David Summer’ı başarıyla canlandırır, öyle ki filmin bitimine doğru işler çığrından çıktığında dahi garip bir sükunetle karışık saldırcaktır evine zorla girenlere. Ancak filmin son sahnesinde “Clockwork Orange” da Alex’in her yakıp yıkışından sonra yüzüne yerleşen ifadenin aynısı David’in yüzüne de yerleşir: şiddet ve güç gösterisi sonucunda sağlanan tatminin hoşnutluğudur bu ifade bir anlamda. “Fight Club” da benzer bir hoşnutluğu Edward Norton yüzüne yumrukları bir bir yerken ya da Michael Haneke’nin “Funny Games” filminde kurban aileye işkence çektiren iki gencin yüzünde de görürüz. Bütün bu filmler “Straw Dogs”tan ilham almışlardır dersek yanılıyor olmayız belki de. “Straw Dogs” her sahnesiyle sosyolojik/ psikolojik açıdan derin derin incelenen, Amy’nin (Susan George) tecavüze uğradığı sahneyle feministlerin oklarına hedef olan, Henry Niles karakteriyle Steinbeck’in “Fareler ve İnsanlar” ına gönderme yapan, Peckinpah’ın David ve Amy’nin evliliği üzerinden kadınlara karşı olanca kinini döküp saçtığı için en kişisel filmlerinden biri olarak lanse edilen, “herkes herkesi ısırabilir” temalı bir ustalık işidir. Filmin en çok tartışılan sahnesi Amy’nin tecavüze uğramasıdır, işbu sahnede Susan George zevk alıyormuş gibi oynamakla suçlanmıştır ama ben özellikle anal tecavüz sahnesinde tiksintiden başka bir şey göremedim oyuncunun yüzünde. Bu sahneyi iyi irdelemek için kırpılmamış/ sansürsüz bir kopyasını bulmanızı öneririm, piyasadaki DVD’si hem yorumlamak açısından, hem de içeriği açısından gayet başarılı. Demek istiyorum ki, bu filmi gösteren televizyon kanallarına güvenmeyin, RTÜK engeline takılırsınız. Sansür demişken filmin yukarıda sayılan ve daha pek çok nedenle gösterime girmesinin geciktiğini belirtmekte fayda var.

Şiddet, şiddet, şiddet… İD... Kadına yönelik şiddet direkt bedenine yönelik, bedenine sahip olmak yönünde ilerlerken erkekler arasında ise bir güç savaşına/ alanını savunma mekanizmasıma dönüşüyor filmde. David’in kutsal saydığı bütün değerleri bir bir elden geçiyor, önce karısına sahip olunuyor, sonra evine zorla giriliyor. David’in bütün bunlar olurken ki tavrı gayet açık: "This is my home, I can't let them in/ Burası benim evim, girmelerine izin vermem." Dedik ya film bütün insanlar dellenebilir, en nihayetinde içimizde var törpülenemeyen/ törpülenmemesi de gereken şiddet eğilimleri (törpülenmemesi gereken dedim ya bizim hoca duysa binmişti tepeme şiddeti iyi bir şeymiş gibi sunmayın diye. Burada nedensiz/ saçma sapan bir eğilimden söz etmiyoruz, David sınırlarını koruyor bütün evrim zincirindeki akrabaları gibi… Nedensiz şiddet üzerine ise “Funny Games” desem açıklayıcı olur sanırım, “Barda” yakın zaman Türk Sineması örneklerinden biri, iyi/ kötü tartışılır olmak kaydıyla….) her daim mevcut ve tatmin ettiğimizde yüzümüze hoşnut bir ifade de gelip konuyor. Hoffman yüzünden dinginlik akan zeki/ iyi/ aziz David karakterini öyle bir oynuyor ki ben filmin son yarım saatine kadar “ne uyuşuk/ hantal adamsın be kardeşim” diye oturduğum yerde duramamış, söylenmiş de söylenmiştim. Bu da benim içimdeki şeytan olsa gerek, neyse ki David kaynar sularla milleti haşlamaya, ayı kapanında yakalamaya, tüfekle ayaklarından vurmaya başladı da hantal yaftasından kurtuldu. Bir ayrıntı da Amy'nin uğradığı tecavüzden David'in haberinin olmayışı, karısına tecavüz eden adamı O'nu linç etmek isteyen kasabalılardan kurtarmak için can siperhane savaşmasıdır. (Henry, Janine adlı bir genç kızı boğarak öldürür. Kızın babası Tom ve diğer kasabalılar Henry'i linç etmek isterler. Bu kasabalı bilinci de Dogville'i mi andırıyor ne?) Filmin sonu ise ayrı bir ders/ izleyiniz görünüz… "Straw Dogs"u yeniden izlemek Mazhar’ın karısıyla internet kebabı/ yahnisi muhabbeti yaptığı o ilginç reklam filminin zırt pırt karşıma çıktığı dönemde iyi geldi ama içimizdeki canavarı zaptedelim. Gerçek hayattaki şiddet ne Kitano’nun filmlerindeki gibi şiirsel, ne Tarantino filmlerindeki gibi ironik zira…(mesaj kaygılı son bağlama, hellö örtmenim, sizin öğrencinizim!)

27 Nisan 2007 Cuma

Hayat Tecrübeleri

Alıştım artık izlediğim/okuduğum her şeyi analiz etmeye, elimde liste var, soruyor misal: “Sinema kültürüne katkısı nedir?” “Metnin içinde geçen sözcükleri sayıp asıl anlamlarını yorumlayın. vs. vs.” Bir gün lazım olur diye Yeşilçam TV’ye abone oldum, çekirdeğimi alıp geçiyorum TV’nin karşısına, bahane de hazır: analiz. Asıl amacım hayat tecrübesi edinmek aslında. Türk filmleri biz genç kızlar için bir nevi anne/anane/babanne/komşu teyze…

Bu akşam “Alev Gibi Bir Kız” filminden ne öğrendim:

- Erkeklerin hiç istisnasız hepsi sizi yatağa atmak ister.

- Bu amaçları uğruna masum duygularınızla oyuncak gibi oynarlar.

- Ve hatta sahte nikah seremonisi düzenleyip sizi ağlarına düşürürler.

- “Evladım, o çingene kızı bizim şanlı ailemize uygun mu?” diye soran annelerine “Ah anne, sen canını sıkma, biraz oynaşıp bırakacağım.” derler.

- Allah’ın sopası yok ve de ilahi adalet denen bir şey var ki filmin sonunda duygularınızla oynayan adam size gerçekten aşık olduğunu fark eder.

- Bütün kadınlar dünya döndükçe aynı masallara kanacaklardır.

- Müstakbel kaynananız sizi yıllar önce cami avlusuna terk eden anneniz çıkabilir.

- Dolayısıyla filmin başlarında sizi kötü emellerine alet etmek isteyen utanmaz birdenbire erkek kardeşiniz oluverir.

- Üvey erkek kardeşiniz de olabilir.

- Üvey erkek kardeşinizle sevgili/evli olabilirsiniz.

- Mutlu son.

Türk Sineması’nın en absürd filmlerindendir bu. Sinema kültürüne katkısı var mıdır yok mudur bilmem ama benim keyfimi yerine getirdiği kesin. Tekrarını da seyrederim ben.

Filmi izlerken aklıma geldi, geçtiğimiz günlerde trende Ülker ile yemek yerken o kadar konuşmuş o kadar konuşmuştuk ki en sonunda konu kişisel özgürlüğe geldi dayandı, polis emeklisi bir teyzeden bir güzel ayar aldık sonunda. "Olmaz" dedi, "Gençlere göre özgürlük ne demek merak ediyorum." diye başladı, 25 yıllık tecrübesinde ne kadar çocuk aldıran, onunla bununla yatıp kalkan, uyuşturucu batağına düşmüş hatun varsa hepsini sayıp döktü. Teyzeye her ne kadar hatun milletinin kendine saygısı olması gerektiğinden, akıl fikir sahibi olmak gerektiğinden, kimsenin korumayacağından önce kendi gardımızı almamız gerektiğinden dem vurduysak da "öyle olmuyor işte" deyip durdu. Resmen ayar yani... Özgürlük deyince teyzenin aklına sadece özgür seksin gelmesi ne acı... Bir kızcağız varmış, o kadar çocuk aldırıyor, o kadar çocuk aldırıyormuş ki en sonunda doktor kıza "kızım sen hiç gelme, tuvalette başının çaresine bak" demiş. Bu olayın hemen akabinde 70 yaşındaki ev sahibimizden cinsellik dersleri aldık: "kızım, hepiniz boylu poslu kızlarsınız, bu yaşta yapılan hataların geri dönüşü olmaz bakın. İleride evlenmek istersiniz, kimse almaz sizi..." gibisinden şeyler işte...

Bazen düşünüyorum da keşke hiç büyümek zorunda kalmasaydık... Heyhat, canım Seyyal'in de dediği üzere: "Gitgide hayat geçiyor/ Neden gelmez bu trenler /Gitgide hayat geçiyor/ Neden gülmez bu inenler..."

seyyal taner - seni cok ozledim.mp3

Baştaki videoyu Ozan bulmuş çıkarmış. Televizyondan satış reklamlarının bir parodisi: Kestane Parlatma Makinası. Bütün çekirdek çıtlayarak Türk filmi seyreden ve dışarıdaki dünyanın tehlikelerinden film izleyerek haberdar olup gardını alan masumlar için gelsin.

En büyük bayram bu bayram...

Artık sağır sultan bile duydu, müstakbel cumhurbaşkanımız kadim kanka/ gül yüzlü Abdullah Bey. Biz buna demokrasi diyoruz ey cemaat, halkın %30’u tuttu, bir partiyi meclise soktu, şimdi o meclis cumhur seçecek, bunu biliyoruz zaten/yakinen izliyoruz zaten. Demokrasi denen meret işte böyle meret bir şey, beyazın beyaz olduğunu göre göre siyah diyenler çoğunluksa eğer istediğiniz kadar münasip bir tarafınızı yırtın, nicelik galip gelir/ nitelik çöpe atılır. Hani zaten demokrasi=Amerika olduğundan beri bu kavramı sorgulamaya başlamıştık, o nedenle meydanlara akanlar ikide bir “demokrasi de demokrasi…” diye slogan atmasalar pek memnun olacağız. AKP demokrasiye aykırı bir yolla gidip mecliste 360 sandalye kapmadı, (sandalye mi dedim, ceylan derisi olacaktı) seçimle geldi. (usül tartışılır ama geçmişe mazi, geleceğe niyazi derler. Biz geleceğe bakalım.)

Gelecek şu: İktidar partisinin güçlü adayı Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın verdiği yetkiye dayanarak Allahın emri, peygamberin kavliyle Çankaya’ya çıkacak. (son dakika süprizi olmazsa ki olmaz.) Şimdiden TUSİAD olsun, İstanbul Sanayi Odası olsun Gül’ün görevinin hayırlara(!) vesile olması için duaya başladılar. Ko-medya ne şiş yansın, ne kebap mantığında iktidarda kimse onunla arayı hoş tutma çabasında: Sayın Gül güleçmiş de, ılımlıymış da, Tayyip Bey gibi Kasımpaşalı/eli maşalı değilmiş de, kibarmış da, da da da… Dinci basın cephesindeki durum ise şöyle: Sabah sabah gelen bir e-postanın başlığına göre: VAKİT GAZETESİ, 16 MAYIS’TA DEVE KURBAN EDECEK !

“Vakit gazetesi, Sezer’in gideceği 16 Mayıs’ta deve kurban edecek ! 7 yıllık görev süresinde Cumhurbaşkanı SEZER’in icraatlerini yerden yere vuran VAKİT GAZETESİ’NİN kurban edeceği deveyi dahi hazırladığını ve yöneticilerin gazete çalışanlarıyla süsledikleri iddia edildi. Vakit Gazetesi Haber Müdürü Muharrem COŞKUN, OKUYUCULARDAN GELEN YOĞUN TALEPLER KARŞISINDA deve kurban etmeyi planladıklarını ancak kararın henüz kesinleşmediğini belirtti. Coşkun, “Neden deve kurban edeceksiniz ?” sorusuna ise şöyle yanıt verdi.

“Sevgili Sezer, halkın inançlarıyla barışık bir portre çizmedi. Halk onu kendinden görmedi. Böyle bir yöneticinin görevinin dolması ancak bir kurban kesilerek kutlanabilir, ayrıca belli bir ferahlama olarak da yorumlanabilir. Daha güzel günlerin geleceği umuduyla kurban kesmeyi planlıyoruz. Eğer kararımız kesinleşirse SEZER’in, görev süresinin dolacağı 16 Mayıs’ta bir deveyi kurban edeceğiz. “

26 NİSAN 2007 TARİHLİ VATAN GAZETESİNDEN ALINMIŞTIR. “

Hani geçtiğimiz yıl THY personeli bir uçaktaki arıza giderilince mi ne apronda deve kurban etmişti. Beraberinde “memleketin her kurumuna yerleştiler, kadroyu kurdular, iş güç hak getire/ uzun eşek oynuyorlar…” eleştirileri yağmaya başladı, yabancı basında “haftanın aptalı” yıldızlı brövyesine bile hak kazandık. Ben de o zaman hafta az gelir, yüzyılın seçselermiş dediydim. Tabi zavallı develerin çekeceği çile biter mi, yine demokrasinin kendilerine verdiği/ama bağımsız–sol yayınlara esirgediği özgürlükle yayın yapan Vakit Gazetesi çalışanlarınca bir devenin daha boğazlanmak suretiyle canı alınacakmış. Okuyucular da nasıl okuyucularsa artık, yemeyip içmeyip deve kesme taleplerini ailelerinin gazetesine iletmişler. “Sevgili Sezer” asortikmiş, halktan kopukmuş, halk kendisini kendinden biri gibi görmemiş, halbuki Tayyip öylemiymiş, halkın bizzat içindenmiş, Kasımpaşa’danmış, milletin anasına takıkmış, ne iyi lidermiş. 40 gün 40 gece bayram edileymiş, kazanlar kaynayaymış, deve kanları alınlara sürülüp “Beraber yürüdük biz bu yollarda” türküsü çığırılaymış. Ekonomi büyüyormuş, sanayimiz yüzde bilmemkaç büyümüşmüş, her şey güllük ve de lalelikmiş. (İSO’nun yalancısıyım ben.)

İstanbul’un Gaziosmanpaşa ilçesinin Sultançiftliği denen varoş ilçesinde babam görevi nedeniyle 15 yıl, biz de babam dolayısıyla 5 yıl bulunduk. Orada bir arkadaşım vardı benimle aynı yaşta, bir anası vardı 39 kilo zayıf bedeniyle 3 çocuğuna mukayet olan. Arkadaşım Selda konfeksiyonlarda 3 kuruşa saatlerce çalıştı durdu, ortanca kardeş meslek lisesini bitirdi, tesisatçı oldu. Küçük Selo en son lisedeydi, Ayfer teyze en son hastaydı, Selda en son çalıştığı yerden patronların muamelesi nedeniyle ayrılmış, iş arıyordu, ortanca kardeş Tarık mesleğini ele almış, anasının umudu olmuştu. Sanayimiz büyüyor, büyüyor, büyüyor, gidip Selda gibilerinin sırtına biniyordu, Tarık’ın ellerini daha 20 yaşında nasırlaştırıyordu, Ayfer Teyze’ye doktor bulunsa ilaç bulunamıyor, ilaç bulunsa para bulunamıyordu. Tatlı masallar anlatmaya devam ediyordu birileri, ekonomi öyle iyi, öyle iyiydi ki bu kadar olurdu, aşkolsundu.

Her şey daha iyi olacaktı…Öyle iyi, öyle iyi, öyle iyi olacaktı ki yeni dönem deve kanı akıtılarak 40 gün 40 gece davulla zurnayla kutlanmalıydı...

26 Nisan 2007 Perşembe

Anadolu'dan Balkanlar'a...

fotoğraf: Kultur Shock Websitesi'nden...

Bir süreliğine de olsa derdinizi tasanızı bir kenara bırakın ve sizinle önce Anadolu’nun güneydoğusuna, sonra da Balkanlar’a bir uzanalım. “Biletimiz İstanbul’a Kesildi” ile tanıştığımız Mıgırdiç Margosyan’ı keşfe devam edelim, akabinde Balkanların davulunu, klarnetini, buzukisini alıp punk ile birleştiren ve yüreğimize neşe salan Kultur Shock ile tanışalım.

Mıgırdiç Margosyan, “Biletimiz İstanbul’a Kesildi” adlı kitabında bir çilingir sofrasında iki lafın belini kırıyormuşuzcasına bir Türkçe ile sizi sarıp sarmalar. Aynı tadı yeri ve zamanı geldiğinde veya gelmese bile laf arasında hep anacağım Panait Istrati de vermektedir insana. Ne de olsa bu iki yazar da kendi yaşadıkları mahalleleri, kendi insanlarını, kendi dillerini ve kültürlerini anlatırlar iyisiyle/ kötüsüyle, eğrisiyle/doğrusyla, eksiğiyle/ tamıyla. Istrati Tuna ve Sereth boylarından türküler çığırır, efsaneleriyle de yüreğimizi dağlarken Margosyan Diyarbakır’ın sokaklarında kedi Mestan’ın kuyruğunda dolaştırır bizi. Kah anası Hanım Baco’nun odun ateşinde pişirdiği tandır ekmeğinin kokusu burnumuza gelir , kah nenesi Senem’in avludaki çamaşır ipine asılı uzun iç donunun gölgesinde uyuklarız Diyarbekir'in öğlen sıcağında , kah Der Arsen adlı çalgıcıdan bozma papazın Pazar ayininde yanık sesiyle söylediği ilahileri dinler, İsa’nın kanı yerine millete sunduğu Güzel Marmara şarabına bakar bakar içleniriz. Ayağımıza bir kutu Nuri Leflef ayakkabı boyası yuvarlanıp çarpar. Biliriz ki Margosyan’ın kaleminden dökülen isimlerin çoğu birbir terk-i diyar eylemiş, bize yalnızca anıları kalmıştır. Ama olsun, bu kitaplar da olmasa, bu türküler/şarkılar, efsaneler, sözlü anlatımlar olmasa biz şehir mahlukatları oradan oraya sürüklenip durduğumuz yaşamlarımızda nasıl tanıyabiliriz ki bu kadar değişik insanı/hayatı? “Söyle Margos Nerelisen?” kitabının Aras Yayıncılık’ın websitesindeki tanıtımında şöyle deniyor: Öykülerinde, doğduğu yöreleri, Diyarbakır'ı, özellikle de 1940'lı, 1950'li yıllarda Diyarbakır'daki sıradan insanların günlük yaşamlarını sunan Margosyan, bu kitabında da bir Anadolu çeşnisiyle damaklarda çok değişik, hoş ve buruk bir tad bırakıyor. Ermeni, Süryani, Keldani, Pırot, Kürt, Türk, Yezidi gibi farklı kimlik ve kültürlerin Anadolu'su en yalın haliyle, renkli kişiliklerle gözlerimizin önüne seriliyor. Tarihin biraz öykü, öykülerin de biraz tarih olduğu, keşfedilmeyi bekleyen bir dünya kapı aralığından el sallıyor hepimize. Bu kitabı okuyunca, insan ister istemez, babasının her defasında inatla, ısrarla Margosyan'a sorduğu soruyu kendine yöneltme ihtiyacı duyuyor: "Sahi, ben nereliyim?" Bu soru hepimizin beyninde çınlıyor, biri sorduğunda baba memleketimizi bir çırpıda söyleyiveriyoruz, hatta yeni moda: “Babam şuralı ama ben İstanbul’da doğdum.” demek. Şu ara Anadolu’nun bir şehrinden olmak ayıp ya da klasa aykırı mıdır nedir, herkes İstanbullu olma telaşında. Aklıma Kuzguncuk’ta karşılaştığım Gümüşhaneli yaşlı adam geliyor: “Kızım ben 30 yıl önce geldim buraya ama sorma bir şey bilmem tarihi marihi hakkında.” “Dönmek istiyor musun?” diye sormuştum, “Toprak çağırır elbet…” diye cevap vermişti. İşte Istrati’nin de, Margosyan’ın da damağımızda şekerle karışık buruk bir tat bırakmasının sebebi bu bence: “Toprak çağırmış ve onlar bu çağrıya uyup yazmışlar…“

Birileri zamanında “Doğu-batı sentezinden kimseye zarar gelmez…” diye bir şeyler söylerdi, sahi kimdi o? Şarkı dilimin ucunda, söyleyen kimdi/ hangi gruptu onu düşünüp duruyorum da bulamıyorum bir türlü. Doğu/batı sentezi, füzyon falan hepsi bir yere kadar diye düşünenlerdenim doğrusu, has be has Rumeli havasının/ Ege Zeybeğinin/ İstanbul türküsünün/ Doğu uzunhavasının tadı tuzu başkadır ama öyleleri de var ki bir yandan çılgın punkrockindieobuşu ruhunuza hitap ediyor, öte yandan fıkır fıkır oynuyorsunuz. Gogol Bordello çıktı, mertlik bozuldu, Kultur Shock geldi, aklımızı uçurdu. Seviyoruz anasını satayım Fanfare’leri, Orkestar’ları, Tayfaları, Şoparları vs. Ondandır ki konu komşu dinlemeden açıyoruz sesini müziğin, evde çoluk çocuk toplaşıp kurtlarımızı döküyoruz. Gerek Kultur Shock olsun, gerek Koçani Orkestar ya da Fanfare Ciocarlia veyahut bizim buralardan Ciguli olsun alıp başımıza taç ediyoruz. Öğrendik ki 4 Mayıs’ta Balans Performıns Hol’ de Kultur Shock müziğini icra edecekmiş, gidebilecek şanslıları kıskanarak orta yerimizden çatlamadan susuyoruz. Canınız mı sıkkın? Aşk acısı mı çekiyorsunuz? Benim gibi “komşum bir katil” konulu seri cinayetler mi planlıyorsunuz, ya da bütün bunları geçtim, “havam yerinde alaturka oldum/oynamadan duramam…” mı diyorsunuz? Size iki doz “God is Busy, May I Help You? “ ile “Mastika” yazıyorum Kültür Şoku’ndan, aç karınla da tok karınla da alabilirsiniz. (bu arada havam yerinde/alaturka oldum… diye giden şarkıyı kim söylüyordu onu da hatırlayamadım ya hadi neyse…)

Kultur Shock Websitesi

Kultur Shock Myspace

Son olarak bir de komsiye uğrayalım, "Hayde bree Margoo..." diyip rakı kadehini fondipleyelim. Siz de ben gibi taverna müziklerinin tutkunuysanız bu albümü de arşive katın. Sonra siz deyin sirtaki, ben diyeyim zeybek, Ege'nin iki yakası da sizin olsun, öte yakaya bir Kalimera/ Selam çakın, gale! "Çiftetelli Turkiko"da yerinizde duramayın, "Kaçe Ton Kanepe Mu" da hafif yollu hüzünlenin. Kali Diaskedasi/ İyi eğlenceler!

25 Nisan 2007 Çarşamba

Dert

fotoğraf: Google İmages'tan apartılmıştır.

Zaman zaman yabancı bir şehirde okumaktan bahsederim. Genellikle şakayla karışık laf dokundurma şeklinde olan bu yazılardan birini geçtiğimiz yıllarda Birgün Gazetesi yayınlamıştı. Eskişehir’deki esnafın öğrencilere tutumunu anlatmıştım, yazıyı okuyan insanlar bana attıkları e-maillerle destek olmuşlar, bir çamaşır makinası tamircisi ise aynı yolla ulaşarak yazıma konu olan bozuk makinamı kontrol etmeye seve seve gelebileceğini bildirmişti. Şehirde 2. senemdi ve sevinmiştim: Bu şehir hala duygusunu yitirmemiş. Yazıyı bulsam da buraya da eklesem keşke, ama sanırım annem bir yerlere kaldırdı anıdır diye… Ama bu sefer keyifli şeylerden bahsedemeyeceğim.

Bu sefer bir alelade merhabayı bile esirgeyen karşı komşunun yılan dilini arkamızdan nasıl savurduğuyla ilgili olacak sözlerim. Bizim kızlardan birini alıkoyan evsahibi bu karşı komşunun bizim eve girip çıkanlardan rahatsız olduğunu söylediğini bildirmiş dün. Eve girip çıkan parantez içinde erkeklerden kasıt kızlardan birinin nişanlısı, diğerinin sevgilisi ve benim 5 senelik can ciğer arkadaşımdır ki yıllar boyunca belki birkaç kere gelip gitmiş, yatıya kalmışlardır. Bense prensip olarak erkek arkadaşlarımı ya da yeni tanıştıklarımı eve atmıyorum.(!) Diğer ev arkadaşım sevgilisiyle çıkmak üzereyken kapıda bu insanlarla bir kere karşılaştıklarını ve adamın dik dik baktığını söyledi bu anlatılanlar üzerine. “Ben başımıza böyle bir şey geleceğini tahmin etmiştim.” dedi kırgınca. Biliyorduk elbette böyle adice dedikodulara subje olacağımızı, uzaydan gelmedik ya, bu ülkede gençliğimizi yaşıyoruz.

Kimseye hesap verme zorunluluğumuz yok, evde ne istersek yaparız diye saçma sapan savunma mekanizmalarına girişmek niyetinde değiliz, en nihayetinde yaşadığımız bu boktan ülkenin sosyal yapısının farkında olan, aklı başında hatunlarız. Ama hiçbirimizi tanımadan ve iki-üç görmeyle adımızı fütursuzca or.spuya çıkarıveren bu ahlak bekçilerine karşı da nasıl bir tutum sergileyebileceğimizi bu ülkedeki binlerce öğrenci, dul veya yalnız yaşayan kadın gibi bilmiyoruz. Görmezden gel? Olmuyor. Şakaya vur? Onu yapıyoruz zaten. Ciddiye al, kafanı dağlara taşlara vur? Bunu da hep yapıyoruz zaten. Ve ne yazık ki biliyoruz: Birilerinin elinde etiket üzerine yapıştırmak için gözü gözetleme deliğine yapışık, kulağı da kapı eşiğinde beklemekte…

Olayın siniri geçtikten sonra gittim okuldaki kızlarla komşuyu çekiştirdim. Hani kendi yaşadıklarınla benzer şeyler yaşamış insanlarla konuşur, konuşur, konuşur açılırsın ya, öyle bir duygu. Onlar anlattı ben dinledim, güldük filan feşmekan ama hatırladıkça geliyor gelenlerim tabi. Bu adı komşu kendileri ne olduğu belli olmayan şahıslar bir süre telefon faturalarının postalanmadığını düşünecekler. Bizim de kendimize göre bir adalet anlayışımız var en nihayetinde, hem saçtıkları mikropların karşılığında 3-5 kuruş fazla faiz ödemişler, az bile. Canımızı daha fazla sıkarlarsa elektrik sayaçlarıyla oynamak, Amelié filmindeki gibi diş macunu yerine basur kremi koymak ve su damacanalarını çalmak gibi B planlarımız mevcut. Şaka mı? Hayır.

Not: Dün boyunca siteye ulaşamayan arkadaşlarım merak etmesin. Alternatif-İstanbul, yeni sunucusuna geçti. Bu demek oluyor ki yeniliklerle yoluna devam edecek. Arşiv şimdilik çalışmıyor, düzeltene kadar İstanbul'a Dair bölümünden eski yazılara ulaşabilirsiniz.

23 Nisan 2007 Pazartesi

Artık kısa cümleler kuruyorum...

Eskişehir’den merhaba! Kah oraya, kah buraya savruluyorum gün be gün, savruluyorum da gidip gelişlerim neyse ki yalnızca iki şehir arasında… Gayet hiperaktif bir günümdeyim bugün, gün akşam oldu ama enerjim bitmedi nedense, bir havailik, bir yerinde duramama, bir “onu da yapacağım, bunu da bitireceğim” deme…Aklım bir karış havada, sen tut, perşembeye yetişmesi gereken analiz ödevini “taslak” bölümüne kaydetme gmail’in, dizüstü Huriye'de bırak. (Huriye benim dizüstü Toshiba'nın adı.) Neyse ki ne yazdıysam hala aklımda ve neyse ki sevdiğim bir dersin ödevi: Sinema Sosyolojisi. Bu yüksek doz “Beautiful Ones” halim geçmeden yeniden analizimi klavyelemem lazım. Neyse ki tezi unutmamışım, İstanbul'da 4-5 sayfanın hakkından gelmiştim zira...

Trende öyle 5,5 saat nasıl oturdum yerimde bilmiyorum doğrusu. Aslında kah yemekli vagonda soğuk bira içtim, kah trenin muhtelif camlarından akıp giden kasabalara, şehirlere baktım. Sonra oturdum, yarım kalan Bizansiyya’yı ve Mıgırdiç Magrosyan’ın “Biletimiz İstanbul’a Kesildi” adlı kitabını bitirdim. Mütemadiyen bileti iki şehir arasına kesilip duran bir göçebe olarak yazarın anlatım dilini, hergeleliğini, ince mizahını çok sevdim diyebilirim. Bir Diyarbakır Ermenisi olan yazar kendi yaşam öyküsünden kesitleri paylaşıyor kitabında. Diyarbakır’da Ermeni, Kürt, Türk, Zaza, Süryani ve pek çok mezhepten insanlarla büyüyen yazar yaşadıklarını samimi bir dille paylaşıyor. Kitabın her öyküsü çok keyifli olsa da beni asıl kıs kıs güldüren öykü “Elmalı Balayı” oldu. Adem ve Havva’nın yaradılışına değişik bir yorum getiren yazarın kaleminden benim gibi akıllı(!) kızlar çeşitli dersler de çıkarabilirler. Şimdi bu ibret verici paragrafı hep birlikte okuyalım ve akabinde ne ders alabilirmişiz görelim:

“Ademciğim! Bakıyorum da günlerden beri sanki kafanı kurcalayan bir şey var. Dalıp dalıp gidiyor, sorularıma hep kısa cevaplar veriyorsun: “Hı…Evet! Yo! Hayır! Belki… Galiba…Zannetmiyorum…Olabilir… Mümkündür…” Böylesi kaçamak cevaplarına, geçiştirmelerine bir anlam veremiyorum. Nedense fazlasıyla sinirli ve gerginsin. O kadar ki seninle hiç dost değilmişiz, iki ayrı dünyanın insanıymışız sanki…Hayır! Yoksa benden gizlediğin ve söylemeye çekindiğin, benim bilmemem, benim duymamam ve de sadece kendine ait, yalnızca ve yalnızca seni ilgilendirdiğine inandığın, bu ölümsüz alemde içini kemiren bir şey mi var?Ancak, anlatıp boşalmak, deşarj olmak, stres atıp rahatlayarak derin bir “oh” çekmek için zaman ve zemin müsait olduğunda, şunu kesinlikle bilmeni isterim ki seni can-ı gönülden dinleyeceğimi ve tabi ki elimden gelirse, kafanı meşgul eden sorunlarını çözmek için elimden geldiğince, karınca kararınca yardımcı olacağımı tüm samimiyetimle belirtmeyi görev addediyorum. Bütün bu içtenliğimle yeniden soruyorum: Tanrı aşkına söyler misin, neyin var?”

“Hiçbir şeyim yok, sana öyle gelmiş…”

Buyrun buradan yakın… Konuş, konuş, konuş, bütün iyi niyetini sözcüklere, cümlelere dök, karşılığında aldığın cevap iki sözcükten ibaret olsun. İbret al ey kadın! Erkek denilen türün dikkati 15 saniyedir, daha sonrasını bir filmdeki hızlanmış çekim gibi bıızzzıbızızzzzzvıdıdıdıdıdırdırdır… şeklinde duyarlar. O nedenle “Neyin var kardeşim? Anlatacaksan anlat, anlatmayacaksan sen bilirsin!” deyip kısa kesmek gerekir. Bunu zamanında yukarıdaki gibi cümleler kurmuş ve empati yaptığını, iyi bir dinleyici olduğunu sanmış biri olarak ben söylüyorum. Artık bıraktım, geçmiş olsun, artık kısa cümleler kuruyorum…(şebnem buraaaya, şebneeem buraayaaa!)

Son olarak; kitabı edinip okuyun derim naçizane... Zaten ben de kitap ile ilgili yeni birşeyler karalayacağım. Bu yazıda beni gülümseten bir bölümünden bahsetmek istedim yalnızca. "Biletimiz İstanbul'a Kesildi" her ne kadar İstanbul'daki azınlıklardan ziyade Anadolu'da yaşayanları anlatsa da içinden İstanbul geçen kitaplara meraklı okuyucular için de atlanmaması gereken bir eser.

Son bir öneri: Patrick Wolf: The Railway House. Bütün tren yolculuğu boyunca bunu başa alıp alıp dinledim. Dinleyin derim. Patrick Wolf. O da ayrı bir vaka... The Railway House 2005 tarihli Wind In The Wires albümünden. Diğer bir güzel şarkısı The Gypsy King'in videosunu için de buraya tıklayabilirsiniz. Bu videoda beni benden alan şarkı kadar şu arkadaki Wolkswagen Bus oldu, Patrick'i sevmek için bir neden daha buldum. Eliniz değmişken diğer videoları da izleyin, neden vaka dediğimi anlayacaksınız. :) Bakın bakalım bu videodaki hippy Patrick ne gibi hallere bürünmüş başka?

22 Nisan 2007 Pazar

Geç...tikkk...

Haberler…Bingöl. 1 şehit. Eskişehir. Ağlayan anne. “Derdi hep, anne ben şehit olacağım.” 21 yaş. Death of All Romance. Geçtik.

Maganda kurşunu… Kırıkkale. Kız çocuğu. 1 Ölü. 12 Yaş. Çocuklar öldürülmesin/ Şeker de yiyebilsinler…Rastgele kurşun. Geçtik.

Fox Tv. Muhammet. “Büyüyünce insan olacağım.” Seray Sever… Muhammet’in babası…Seray adamı azarlıyor. Neden anlamadım. Muhammet büyüyünce insan olmak istiyor. Ağlıyor. Ana, baba, Muhammet. Biz. İzliyoruz. Fox reyting kazanıyor. İnsan olmak. Seray bağırma adama. Çekemiyorum seni. Muhammet’in gözleri yemyeşil. İnsan olacakmış. Büyüyünce. Reklamlar…Geçtik.

Cumhurbaşkanı Nimet Çubukçu. Erdoğan ile aile dostuymuşlar. Ayrıca iş ilişkileri varmış. Türban meselesi Çankaya’ya çıkarsa bitecekmiş. Tayyör giyiyor ya. Chanel No:5. Bu alakasız. Puppet Show. Bu alakalı. Geçtik.

Şırnak. 1 ölü. 9 yaş. Oyuncak patlamış. Arazide buldukları cismi kurcalayan çocuklar…Booom. Bir parti başkanının arabası zarar görmüş. Vah ki ne vah… Geçtik.

Fırının biri. Adam un çuvallarının üstünde uyumuş. Hamamböcekleri. Tuvalet kapısı açık. Gıda terörü. Ekmeğinizi elletmeyenlerden misiniz? Ben evet. Beyhude, elleyen elliyor. Geçtik.

Nokta dergisi yeni sermayederini arıyor. Geçtik.

Malatya. İsa Mesih uğruna ölen ilk şehit. Geçtik.

Konya. Allah yazılı otobüs biletleri. İlahiyatçılar tepkili: Saygısızlık. İnançsızlar yürüsün. Geçtik.

Sinema. Visconti. Ah sinema olmasa çıldırabilirim. Benim filmlerim olmasa düşerim. Çok fena tökezlerim. Sinema benim yumuşak karnım. Oradan kolayca yara alabilirim.

Nino Rota. Film müzikleri. “Rocco ve Kardeşleri”, “La Dolce Vita”, “Godfather”, “Connie’s Wedding.” Sinema neyse o benim için. Müzik yani.

Ekler:

cabiria e il divo (mambo di cabir.mp3

soundtrack- romeo y julieta clasica.mp3

04 via veneto - il divo(2).mp3

nino rota - fellini - la dolce vita - valzer.mp3

İeri, Oggi, Domani (Dün, Bugün, Yarın)

Yukarıdaki video mükemmel Sophia Loren’in 63 tarihli filmi İeri, Oggi, Domani’ den bir sahne. Filmin sinema tarihine altın harflerle işlenmiş oluşunun nedeni yalnızca Sophia’nın striptiz’i değil elbette. İeri, Oggi, Domani içinde üç bağımsız ve leziz film barındırıyor. İlkinde Sophia hapse girmemek için sürekli hamile dolaşan bir kaçakçıyı, ikinci filmde “paramdan pulumdan çok sıkıldım, ben de alelade insanlar gibi yaşamak istiyorum” deyip duran ama baştan çıkarmaya çalıştığı fakir ve de gururlu adam zor durumda kalınca ortada bırakıp giden Anna adlı zengin kadını -Anna’ya Pulp’ın Common People adlı güzide eserini armağan ediyoruz- ve son film dindar Fahişe Mara’yı anlatıyor ki zannımca filmin en iyi bölümü burası. -ki striptiz sahnesine sinema tarihi derslerinde mutlaka şöyle bir değiniliyor, düşünün artık eğitim yuvalarımızın durumunu.- Videonun sonunda göreceğiniz üzere zavallı Marcello Mastroianni, yani filmdeki adıyla Rusconi'nin eli böğründe kalacak ve lanet kaderine “iki gündür evet, hayır, evet, hayır, bunun insanın sağlığını nasıl bozabileceğini hiç düşünmüyor musun Mara!” diye isyan ederek insanı gülme krizine sokacaktır. Sophia bu bölümde tam Sophia’dır hani, adamcağıza hak vermemek elde değil.

Sapıklığı kesiyor ve cumartesi gecenizi renklendirecek ikinci videoya geçiyorum-ya da pazar sabahı mı demeliydim- Ajda’dan Erkekleri Tanıyın. Keyifli seyirler. Sevgili hanımlar, kulağınıza küpe yapın bu şarkıyı… İmza: Güzin Ablanız…(İçsel söylenme: Çok sıkıcısın.) Handan Kara dinliyorum iki gündür. Handan Kara'nın İsyan şarkısını arıyorum aylardır. Arşivde mevcut olan müracat masasına lütfen. Lütfen ama lütfen! Yaz gelse de adaya gidip denize girsem...

Bağlanmayacaksın bir şeye, öyle körü körüne./"O olmazsa yaşayamam" demeyeceksin./ Demeyeceksin işte./ Yaşarsın çünkü./ Öyle beylik laflar etmeye gerek yok ki./Çok sevmeyeceksin mesela./ O daha az severse kırılırsın./ Ve zaten genellikle o daha az sever seni, senin o'nu sevdiğinden./ Çok sevmezsen, çok acımazsın./ Çok sahiplenmeyince, çok ait de olmazsın hem./ Çalıştığın binayı, masanı, telefonunu, kartvizitini... / Hatta elini ayağını bile çok sahiplenmeyeceksin./ Senin değillermiş gibi davranacaksın./ Hem hiçbir şeyin olmazsa, kaybetmekten de korkmazsın./ Onlarsız da yaşayabilirmişsin gibi davranacaksın./ Çok eşyan olmayacak mesela evinde./ Paldır küldür yürüyebileceksin./ İlle de bir şeyleri sahipleneceksen,/ Çatıların gökyüzüyle birleştiği yerleri sahipleneceksin./ Gökyüzünü sahipleneceksin,/ Güneşi, ayı, yıldızları.../ Mesela kuzey yıldızı, senin yıldızın olacak./"O benim" diyeceksin./ Mutlaka sana ait olmasını istiyorsan bir şeylerin.../ Mesela gökkuşağı senin olacak./ İlle de bir şeye ait olacaksan, renklere ait olacaksın./ Mesela turuncuya, ya da pembeye./ Ya da cennete ait olacaksın./ Çok sahiplenmeden,/ Çok ait olmadan yaşayacaksın./ Hem her an avuçlarından kayıp gidecekmiş gibi/ hem de hep senin kalacakmış gibi hayat./ İlişik yaşayacaksın./ Ucundan tutarak... (Can Yücel, Körü Körüne Yaşamak)

21 Nisan 2007 Cumartesi

Gemlik

Notlar-2

“...Zaten bizde küçük kız çocuklarını para makinesi gibi yetiştirirler. Yani feminen, dişil unsurların kızlara öğretildiğini görmedim makyaj dışında. Makyaj da zaten erkek avının bir parçasıdır, kadın duyarlılığının gelişmesine bir katkı değil. Kendilerine özgü bir evren yaratamazlar çoğu zaman. Erkeklere düşman gibidirler (her şeylerini, tüm hayatlarını tek evlilik üzerine oynadıkları için), bu “arzulanan hapishane”, “arzulanan zorunluluk”a düşman olmalarından doğal ne olabilir? Suçluluk duygularıyla (belki cinsel) çocukların dünyasına inmekten çok, değişik yemekler öğrenmekten çok, yerleri, halıları yıkamaya gelirler.Tamam, temizlik imandan gelir ama çocuk ruhu da koca ruhu da ondan önce geliyor. Temiz, çok temiz evlerde yetiştirilen kadından korkan, kadına yabancı küçük canavarlar ne işe yarar, özel ve genel hayatta neyi çözümleyebilirler ki?”

Lale Müldür, Bizansiyya, s:89

Notlar’a devam. Doğru demiş Müldür, yok mu etrafınızda böyle kadınlar? Mutsuz evliliklerini bir inat uğruna 20-25 yıl sürdürüp hayatı kendine de, etrafına da zehir eden orta yaşlı anneler, sırf egosunu tatmin edebilmek için ilişkisi olan bir adamı aklınca “ayartıp” akabinde kız arkadaşı hakkında dedikodu yapan, hiçbir temele oturmamış bu becerme bittiğinde ağlayıp sızlayan kız arkadaşlar falan hep aynı şeyi söylerler: “O’nu sürüm sürüm süründüreceğim!”

Neyin savaşıdır bu anlayan beri gelsin. Bu Kings of The Convenience her derde deva şu ara, bu seferde “Winning A Battle, Losing A Warçınlıyor kulaklarımda. Umarım bu kavgaların ortasında kalıp da the sun sets on the war/ the day breaks and everything is new diyebilenlerdensinizdir. Yoksa katlanması da, dayanması da çok zor...

"Asiye" türküsünün Kazım Koyuncu yorumu ne güzeldir, olsa da dinlesem... Ne içlidir o türkü, ne hoştur...Memleketimle tek bağımdır...

20 Nisan 2007 Cuma

Not

Fotoğraf: Hürriyet Gazetesi

“New Age ortalığı yıkıp geçiriyor. Medicine-douce, kocakarı otları, iyileştiriciler, uzakdoğu tekniklerine yarıdan çok Avrupalı inanıyor. Yeni spiritüel bir çağa girildiği, insanların tek başına yaşamaya başladığı, insanların tek başına aydınlandığı, yeni tür global etnik müziğin yaygınlaştığı, horoskopların ortalığı kapladığı, radyodan televizyondan fal bakıldığı bir dönem geçiriyor Avrupa.”

Lale Müldür, Bizansiyya, s:40

Avrupa’nın her yanından milliyetçi ayak sesleri yükseliyor. Fransa’da, Almanya’da, İtalya’da sağ ve tutucu partilerin iktidarda olmasını bırakın, Anadolu’da yaşananlar gösteriyor zaten ırk takıntısının ne boyutta olduğunu. Birileri gidip gündüz gözüyle gazeteci vuruyor,16 yaşındaki küçük adamlar ellerinde bıçak adam boğazlıyor. Bir kısmı böyleyken dünyanın, bir kısmı da Lale Müldür’ün tanımına uyuyor. Zen öğretileri, Budizm, meditasyon teknikleri hep o “nirvana”ya ulaşmak için. Vatan için kurşun atanlar da hak huzurunda yüksek mertebeye ulaşmakla fişfiklenmiyorlar mı?

Dün gece trende yaş almış bir teyze “Kızım ortalık kötü, dikkat et kendine…” dedi. O esnada “I Don’t Know What I Can Save You From” çınladı kulaklarımda. “Teyzecim,” diyesim geldi, “iyi de kendimi neden/kimden korumam gerektiğini artık bilemiyorum…”

18 Nisan 2007 Çarşamba

Milli(yet)

Birileri dünyanın bir köşesinde masalsı aşklardan ve oyunlardan söz ededursun, benim at-avrat-silah memleketimde birileri mezarlıkta sahipsiz eşeklerle milli olmakta.(!) Fotoğraf Diyarbakır’dan, 15-16 yaşındaki zırtapozların elinde mezarlığın bir köşesine götürülürken kurtarılan bir eşeğin kurtarıldıktan sonraki görüntüsü. Hayvan yara-bere içinde bulunmuş ve kontrolünü yapan veteriner hekim eşeğin daha önce defalarca tecavüze uğradığını belirtmiş. Bunu anlamak için uzman olmaya da lüzum yok gerçi, göz göreceğini zaten görüyor… Ey anlı şanlı Türk milletinin evladı! Damarlarındaki asil kan beyninden başka yerlerine pompalanmakta! :( Şimdilik gözetim altında ve güvende olan bu eşeğin durumunun devlet kurumlarına aktarılması için bir online dilekçe hazırlandı. Yalnızca 2 dakikanızı ayırırsanız siz de dilekçenizi yollayabilirsiniz. Hiçbir şeyin değişmeyeceğini denemeden bilenlerden olmayın, onlara "pasif" ya da "sindirilmiş" denir çünkü.

*Cap ou pas cap?

Sinema deyince aklına öncelikle Avrupa Sineması gelenlerdenim. “Akdenizli olmak” payesi filme yedirilmişse, öykü alıp başını gidiyorsa değmeyin keyfime. Şu iki filmi ise aklıma her gelişlerinde minnetle anıyorum, defalarca seyretmiş olsam da bir yerlerde rastgelirsem kaçırmıyorum.

İkisinin de ortak yönü Fransız filmi olmaları, birincisyle ilk defa Eskişehir’de, okulun en, en, en sevdiğim mekanlarından biri olan Sinema Anadolu’da tanışmıştım: La Fille Sur Le Pont (Köprüdeki Kız). Siyah-beyaz filmde görülen gökkuşağı, köprüler, Sein Nehri, intiharlar, kafasında bıçakla piyano çalan adamlar, Marianne Faithful, Brenda Lee, sevgisini bıçak atarak anlatan bir adam ve bütün aşkına rağmen kaçıp gitmeyi, terk etmeyi tercih eden avanak bir kadın (avanak diyorsam birine, sevgimdendir.), telepati, hicaz oyun havası, nargile, İstanbul, Galata Köprüsü, hayret kavuştular! şaşkınlığı. Fin.

İkinci film ise Jeux D'enfants (Cesaretin Var mı Aşka?) Büyüyünce zorba olmak isteyen bir erkek çocuğu, büyüyünce kayısılı turta olmak isteyen bir kız çocuğu, var mısın/ yok musun? oyunu, La Vie En Rose, "asla oynamamak gereken bir oyun var ki, yani asla oynamamak gerekiyor, en iyi arkadaşınız teklif etse bile... çimentodan bir bloğun içine gömülmece..." repliği, telepati, hayalgücü, aşk, meşk, tren rayları, yine bütün aşkına rağmen gidip başkasıyla evlenen avanak bir kadın ve çocukluk hayali olan zorbalığı büyüyünce iki çocuk, sevmediği bir eş ve pahalı bir arabayla birlikte edinen avanak bir adam, çimento içine gömülmece. Fin.

Sinema Günleri’nin websitesindeki flashta şöyle bir mizansen yaratmışlar: Arka planda Odunpazarı evleri, önde mavi sularıyla Porsuk Nehri ve içinde rengarenk balıklar zıplıyor. Ama o balıklar siz dokunmadıkça gözükmüyorlar. Demek istiyorum ki bazı şeyler onları sizden bir parça yapmadıkça anlam kazanmıyor. La Fille Sur Le Pont’un gökkuşağı sahnesi siz bahçedeki fıskiyelerden yansıyan güneş ışınlarının oluşturduğu minik gökkuşağını farkedemedikçe yalnızca romantik bir Fransız filmindeki bir sahne olarak kalıyor. Eğer gökkuşağının yalnızca gökyüzünde olduğuna inananlardansanız zaten bu filmler için yapıştıracağınız yafta hazırdır: sürreal.

*Var mısın, yok musun?

-Ek: Bir zamanlar "Rebeka" diye bir şarkı vardı ya, hani küçüktük... Neden bahsettiğini anlamadan fıkırdardık televizyonda çıkınca. Onu buldum ben, hatırlamak isteyenler tıklayabilir bu linki.

17 Nisan 2007 Salı

Bayan Yanı Sorunsalı

Hani şehirlerarası otobüslerde bir “bayan yanı olsun” mevzusu vardır, ne hoş gelenektir o: bayan yanına bayan, bay yanına bay eşlemesi itinayla yapılır ki ne bileyim namus timsali kadınlarımızın eli kolu namahreme değmesin, rahat etsinler… Hiç öyle takıntılarım olmadı, es kaza otobüse bilet alıyorsam ve “bayan yanı veriyoruz hanfendi” diye sormuşlarsa sesimi de çıkarmam. Eskiden romantiktim, hani yolda fıstık gibi bir delikanlıya rastgelirim de aramızda bir yol elektriklenmesi başlar-ıyy elektrik dedim- diye füzuli hayaller kurardım on beş yaş havailiğiyle ama Tarık Akan benzeri birinin otobüs penceresinden sarkıp yanınıza oturması olasılığı benim kalkıp bir düğünde göbek atmam kadar gerçek dışı. (evet Linda, kendi düğünümde oynayacağım, sözüm söz.) Hem “bayan yanı” nda oturmaktan hazetmiyorum, hele koridor kenarındaysam-olmaz ya-. Gece yolculuklarında pıt pıt mesaj çeken mi ararsınız, çan çan konuşan teyzeler mi ararsız, her molada makyaj tazeleyip sinir bozanlar mı ararsınız…

Neyse ki trenlerde “bayan yanı” sorunsalı yok. Çoğunlukla biletimi gayetle bireysel bir şahıs olarak tek koltuktan yana kullanıyorum. Tren yolculuklarında mayalı hamur özelliği gösteriyorum zira: müziğim bir yandan çalacak, öte yandan kitabım okumasam da açık olacak, suyum elimin altında, çantam ayağımın dibinde, ne bileyim Nikon efendi ortalıkta olacak ki olağanüstü bir kare yakalarsam kaçırmayayım. İkili koltukta bu denli yayılırken utansam da arada sırada sosyalleşesim geliyor ve ikili koltuğa hayır demiyorum. Ama her daim pencere kenarı benim olacak, takıntılarımdan biri bu. Bu gece yine öyle gecelerimden biri, yani pek konuşkanım. 2. vagon 13 numaralı koltuk benim, peki güzel. Tren geldi, bindim. Yerimde yaşlıca bir adamcağız, kalkmaya niyeti yok.

-Afedersiniz, 13 numara benim yerim?

-Benimki de 14 numara. (14 numara deyince aklıma Emrah’ın annesi geliyor ama çaktırmıyorum. Gülcaaan, annemiz şey olmuş, Gülcan!)

-Ama siz 13 numarada oturuyorsunuz.

-Farkeder mi? (Hem de nasıl. Takıntı nedir bilmez misin ey adam!)

-Eh eder aslında. Hep pencere kenarı tercih ederim ben.

Adamda bir rahatsızlık. Hayda, yerimi istedim sadece alt tarafı. O huysuzlandıkça ben kıpırdanıyorum, sinir basıyor. Derken baklayı çıkarıyor ağzından:

-Neden size bayan yanı vermemişler ki.

- Bayan yanı diye belirtmedim zaten.

-Ama düşünmeleri lazım.

-Lütfen rahat olun. Benim için sakıncası yok. (Adam sanki şeymişim(!) gibi bakıyor.)

-Olur mu? Ben yer değiştiririm, siz rahat edersiniz. (Be adam! Sen böyle dedikçe bana geliyorlar asıl…)

-Peki, siz bilirsiniz.

Neyse bir hanım kişi buluyor adamcağız, yer değiştiriyorlar. Kadın sürekli atıştırıyor, torba sesi hışır hışır. “Siz de ekmek arası ister misiniz?” diye soruyor bana. “Efendim?” “Ekmek arası, kusura bakmayın hamileyim, dayanamıyorum açlığa.” Herkes de bugün bana özürlerini bildiriyor ne hikmetse. “Aşk olsun ne kusuru, afiyet olsun size.” falan diyorum ama kadın yemememden huzursuz oluyor. (Halbuki bilse bizler Nuri Alço'yla büyümüş bir kuşağız ve ayrıca yolculukta yabancıların sunduğu ikramlar kabul edilmez. TCDD bile bir zamanlar böyle uyarılar asmıştı vagonlara çarşaf çarşaf. Hem sonra şey işte Nuri Alço sendromu...) Offf, bitsin bu gece! Bir daha mı ikili koltuk, tövbe…

Neyse ki iniyor kadın Arifiye’de. İki koltuk da benim artık, ceketten yastık, paltomdan yorgan yapıyorum ve trende sabahlamaya alışmışların kayıtsızlığıyla rahat bir uykuya dalıyorum. İkili koltuk güzel, yanınızda ikinci kişi yoksa…